ANALİZ

Hümeyra İSLAMOĞLU

 

Entelektüelin evi: Fildişi Kule Değil, Ateş Hattı

 

Bu suçlamaları yöneltirken, kendimi hakaret suçlarını cezalandıran 29 Temmuz 1881 tarihli basın yasasının 30 ve 31’inci maddelerinin kapsamına soktuğumu biliyorum. Bu tehlikeye isteyerek atılıyorum. Suçladığım insanlara gelince: onları tanımıyorum, hiçbir zaman görmedim, kendilerine ne hıncım var ne de kinim. Benim için önemsiz varlıklar, toplumsal kötülük ruhlarından başka bir şey değiller. Burada yerine getirdiğim edimse, gerçeğin ve adaletin patlamasını çabuklaştırmak için başvurduğum devrimsel bir yol yalnızca. Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın. Bekliyorum.[1]

 

Emile Zola’nın Dreyfus Olayı’nda dönemin cumhurbaşkanı Felix Faure’ye yazdığı Suçluyorum isimli mektup bu sözlerle sona ermektedir. XIX. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşen Dreyfus Olayı tepki ve karara yani bir tavır alışa ilişkin tarihteki en keskin kırılma/kriz anlarından birisidir. Yahudi kökenli yüzbaşı Alfred Dreyfus’un haksız yere casuslukla suçlanarak yargılanması, kendisine ait bütün rütbelerin elinden alınması, dahası bu olay üzerinden bütün Yahudilere yönelik antisemitik önyargıların artışı XIX. yüzyılda hem toplumsal, hem de politik bir kriz anıydı. Bu kırılma/kriz anı, toplumun göz önündeki kamusal denebilecek bütün sanatçı ve düşünürleri için bir seçim momenti ortaya çıkarttı: ya ordudaki antisemitik bilinçten devşirilen adaletsizliğe ve harlanan milliyetçiliğe karşı çıkmayı seçecekler; ya da Alfred Dreyfus’u haksız yere suçlayanların safında şovenist savaş sloganları atacaklardı. Emile Zola’nın 13 Ocak 1898’de L’Aurore gazetesinde yayımlanan Suçluyorum mektubu bu seçimin son derece keskin bir tavırla ifade edildiği entelektüel başkaldırının somut ve görkemli bir örneği olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim Zola mektubunda suçladığı yetkilileri ima etmiyor; isimlerini veriyordu. Müstear isim kullanmıyordu. Yasanın hangi maddesine karşın suç işlediğini biliyor; bizatihi bunu mektubunun sonunda yetkililere hatırlatarak hakikati söylemenin bedeli her ne ise ondan çekinmeyeceğini söylüyordu. Bir edebiyatçı olarak Zola’nın bu tavrı, entelektüel bir meydan okumanın ve bir aydın için cephede olmanın nasıl olması gerektiğine dair bir kılavuz niteliğindeydi.

 

Bu metnin ana fikrini oluşturan “entelektüelin toplumdaki gerçekliğe ve hayata karşı sorumluluğu nedir?” sorusu ve izlenecek yolun/seçimin ne olacağının belirlenmesi her şeyden önce bir takım tanım ve kabullerle başlayabilirdi. Fakat Emile Zola’nın Suçluyorum mektubu, entelektüele dair verilebilecek başlangıç tanımlarının işlevini görüyor ve bizi kitabın ortasından başlayabileceğimiz bir konuma getiriyor.

 

Bir kimlik ve konum olarak özellikle kendisine XVIII. Yüzyılda yer bulan ‘entelektüel’ en genel anlamda hakikatin sözcüsü, ‘hakikati’ bilmeyen kitlelerin bilinci ve vicdanı olarak tanımlanıyordu. Yani entelektüele ilişkin en temel varsayım hakikati önbildiği varsayımıdır. Entelektüel, toplumu o büyük kırılmaya yani devrime götüren değil; devrimden sonra gerçekleşecek dönüşümün lokomotifidir. Nitekim entelektüelin politik işlevi özellikle XIX. yüzyıl sonrasında, kimliği ve temsili kendisini proletaryanın daha da ötesi solun temsili olarak da gösterir. Yani entelektüel için söylenebilecek iki temel özellikten birisi hakikati bildiği varsayımı; diğeri ise politik tutumudur.

 

Her şeyin giderek muğlak ve müphem bir zemine sürüklendiği post-truth dönemde aydın, entelektüel, filozof gibi kamuoyu nezdinde sözüne değer atfedilen öznenin işlevselliği de çok daha belirsiz ve genişlemiştir. Bugün bir köşe yazarı, koleksiyoner yahut akademisyen yaptığı iş dolayımı ile doğrudan entelektüel olarak sayılabilmektedir. Oysa entelektüel, Foucault ve Bourdieu’nun bıraktığı yerden ele alındığında spesifik bir konu üzerinde belirli bir ihtisas sahibi olmuş; bu uzmanlığını halkın vicdanı ve bilinci olarak kullanan kimsedir. Zira sosyal bilimler, sanat ve edebiyat alanlarının pek çoğunda etkin fikirlere sahip son isim Sartre’dır. Bourdieu’ye göre Sartre’dan sonra -sözkonusu bu mevkiye layık gösterilen Foucault da dahil olmak üzere- birden fazla alanda etkin bir filozof artık mümkün değildi. Yeni entelektüel, belli bir alan üzerinde ihtisaslaşmış; spesifikleşmiş; bilgisini tek bir düzlemde derinleştiren profesyoneldir. Nitekim bu alan daraltma zamanla seçilen alanda profesyonelleşme sahasını, bu profesyonelleşmenin zemini olarak da entelektüel öznenin akademik çerçeve içerisinde kendisine yer bulduğu bir dönemi getirmiştir. Bourdieu, entelektüellerin akademik çerçeve içerisinde ‘homo academicus’ olarak giderek kendilerine yeni bir tabakalaşma yarattıkları eleştirisinde bulunmuş ve üniversitenin giderek yoğunlaşan skolastisizmi ile Akademik Aklın Eleştirisi metninde hesaplaşmıştır. Buna göre, akademi içerisinde karşılıklılık üzerinden şekillenen ikili bir hiyerarşi ortaya çıkmıştır. Birincisi, failin – yani akademiklerin – geçmiş birikimlerinin devamı olan, ekonomik ve siyasi sermayelerine bağlı olarak toplum içerisinde sahip oldukları toplumsal hiyerarşidir. İkincisi, bilimsel otorite ve entelektüel ünden kaynaklanan kültürel hiyerarşidir.[2] Bu ikili hiyerarşik yapı disiplinlerin sınıflanmasından, entelektüel üretim alanına kadar pek çok husus üzerinde etkili olmuş; dönemin aydını için bu hiyerarşik kalıplardan bağımsız üretim yapmak giderek daha hesap kitap gerektirir bir hale dönüşmüştür.

 

Entelektüel topluma ilişkin bir misyonu a priori olarak üstlenendir. Yazdığı her satırda tutkuyla mücadele eden, risk alan, kendini ortaya koyan, belli ilkelere bağlanan, tartışmada yara almaktan korkmayan, dünyevi davaların peşinde ömrünü ve konforunu heba eden bir öznedir. Edward Said de amentüsü özgürlük ve özgünlük olan bu özneyi ön plana çıkarırken profesyonel ve amatör entelektüeli de birbirinden ayırır. Profesyonel, bütün okumasını nesnellik kılıfına sığdırarak mesleği yüzünden bütün bunlardan uzak durmak gerektiğini savunur. Amatörü heyecanlandıran şey ise tam da dünyalık kavgasının peşinden kendi çizdiği rotayla gitmesidir. Onun kaygısı alacağı ödül yahut kariyerindeki terfi değil; kamusal alanda belli fikir ve değerleri kendini adayarak savunma ödevidir.[3] Bu anlamda bakıldığında bir filozof, ilahiyatçı yahut bilim adamı da entelektüel olarak ifade edilebilir. Çünkü entelektüel, bugün 19. Yüzyıl Fransa’sından farklı olarak tek başına bir mesleğin bütünü yahut biricik temsil değil; toplumun temsilinde rol oynama risk ve cesaretini, madunu savunma gerekliliğini üstlenmiş bütün özneler için bir sıfat ve nitelik haline gelmiştir. Bu sıfatın halkla ilişkisinde ve temsil yetisinde vicdan ve adalet ön varsayımlar olarak kabul edilir; yani kamuoyunun entelektüel olarak kabul ettiği bir kimse zaten adil ve vicdanlı oluşu ile alakalı güveni kazanmıştır. Bu onun evrensel niteliğidir. Bu sebeple meselemiz onun bu adil ve vicdanlı yargılama ve değerlendirme yetisinin varlığı değil; onunla ne yaptığıdır.

 

Entelektüelin bugün karşı karşıya kaldığı tehlike aslında bütün insanlığın maruz kaldığı tehlike ile aynıdır: edebi hümanizm ve neo-liberal depolitizasyon. Bu iki unsur evrensel dünya insanına göz kırparken, onun kendi problemlerine kendi yöntemleri ile çözümler üretmesinin de önüne geçer. Çünkü düşünmenin biçim ve yöntemi de belli bir yönde esmektedir. Kendi çakısını başkasının bıçağı ile bileyenler için sonucun başarısı sürecin de başarısıdır. Kendi mağaralarını inşa edemeyenler başkalarının mağaralarında, başkalarının seçimlerinde yaşamaya mahkumdur. Entelektüelin görevi kalabalıkları kendilerine ait başka bir mağaranın da var olabileceğine ikna etmektir.

 

Bugün entelektüel, iktidarların güç biriktirme politikaları karşısında cephesini o iktidarın görmezden geldiği azınlıklardan yana inşa eden; varlığını konfora veya güvenlik hesaplarına hasretmeyerek doğru söyleme riskini almayı sürdüren; toplumun sözleşilmiş yaraları ve sırlarının hesaplaşmalarını yapmak için adım atan ve öznelliğini evrenselliğe feda etmeyendir. Tutkulu bir entelektüel hayatı biçimsizleştirebilecek, soğurabilecek ve nihayetinde öldürebilecek bir şey varsa o da en büyüğünden en küçüğüne iktidardan bir paye alabilme beklentisidir. Gücün bir parçası olmaya tamah eden, o güce kendi yahut çevresi adına bir umut bağlayan bir bilinç artık özgür düşüncenin öznesi olamaz. Bu yüzden entelektüel, tüm bunlardan bağımsız olan ve daha da önemlisi bu bağımsızlığı dönemi ve zemini ne olursa olsun, sürdürendir. İflah olmaz bir bağımsızlık arzusu, onu kendi içine döndüren bir soyluluk değildir. Onun soyluluğu referansını halktan alır. Halkla ilişkisindeki temsil ve kabul ilişkisi; gerçeğe bakışındaki sorumluluk hissi onun kişiselliğini politikleştirir. Ne gerçek onu görmezden gelebilir; ne o bir çalışma masasının yalnızlığında gerçeği görmezden gelebilir. Camlardan sesler, televizyondan görüntüler geçecektir.

 

Bu sebeplerle, bugün entelektüel verilmiş kararların yedeğinde ortaya çıkmamaktadır. İnsanlığın içinde bulunduğu her türlü tahakküme karşı bir reçete sunamayan bir entelektüel tavır, ne entelektüeli ne de toplumu tatmin etmemektedir. O bilgisini hayata önerendir. Teklif sunmanın gerekliliğini görendir. Verili durumun çürümüşlüğünü, buhranını ve krizini sinik bir şekilde sineye çeken, bilgiyle ilişkisini yalnızca pathosa has kılmayan, ethos yönelimli bir düzen kurmaya talip olmak mecburiyetini duyandır. Bu düzenin kurulabilmesi için ise öncelikle şimdi ve burada yanıbaşında duran gerçeğin bir parçası olarak skolastik zihin yapısından çıkması gerekir. Döneminin insanını, bilgi anlayışını, yaşam formunu, sorunlarını ve kavgalarını görerek bunların çözümlerinde nasıl bir bilinç geliştirilebileceği üzerinde düşünmelidir. Gelenek ve bağlamdan koparak epistemik bir idea üretmenin imkanının kalmadığı yerde entelektüel hakikati uzaklarda değil, yanıbaşında gerçekleşenden çıkarmalı ve ona müdahale edebilmenin yollarını aramalıdır.

 

Entelektüel her zaman yalnızlık ve saf tutma arasında bir yerde durur.[4] Zayıf olanların, madunların, temsil edilmeyenlerin arasında; onları tam da onların içinde kalarak temsil eden ve fakat bu temsiliyetinde yeri geldiğinde yalnız kalma cesaretini de alabilecek olandır. Yeri fildişi kule değil; ateş hattıdır. O kavgasını tam olarak gerçeğin ve hayatın göbeğinde sürdürme sorumluluğunu taşıyandır. Bilginin yolculuğu hayatın duraklarıyla kesişmeli; kavga ile kaim kılınmalıdır. Yanı başımızda duran ucuz gerçeklik orada, bütün hoyratlığı ile beklemektedir. O, Julien Benda’nın “benim krallığım bu dünyanın krallığı değil” diyen bir veli değildir. O kavgasını toplumla organik bağında sürdüren, onun aktif bir parçası olmaktan çekinmeyen, kendine daima onun bir parçası olduğunu hatırlatan entelektüeldir. Onun çabası ırkı ile övünmeden onun öznelliğini bir renk olarak üstünde taşıyan fakat yeri geldiğinde o renkle hesaplaşabilecek cesarete de sahip olandır. Zira bugün entelektüelin en asli görevi belki de toplumsal hesaplaşmaların kapılarını aralamak, yüzleşmek için ilk taşı atmaktır.

 

2012 yılında bir Türk kanalında yayınlanan Suskunlar dizisinin ilk bölümünde şöyle bir sahne izlemiştik: Hapishanede zorbalık ve tecavüze uğramış dört çocuk hapishaneden ayrıldıkları gün birbirlerine bir daha görüşmeme sözü vermişlerdi. Görüşürsek unutamayız; unutmak için bir daha birbirimizi görmeyeceğiz, kendimize yeni hayatlar kuracağız demişlerdi. Fakat unutamadılar. Çünkü her trajedi elbet bir gün kendini açık edecek bir kanal kollayacak, her sessiz mutabakat bir gün bir gürültü ile sarsılacak; hafıza ödevini yerine getirecekti.

 

Ulusların dehşetli tanıklıklar üstüne kurduğu sır birliği de buna benzer. Bir ailenin, topluluğun ve ulusun birlikte yaşadıkları dehşetli bir olaydan sonra yollarına birlikte devam edebilmesinin yolu o yükü kendisinden ağır dehşet anının unutulmasına dayalıdır; çünkü hatırlayarak hesaplaşmak, unutmaktan yahut yok saymaktan daha zordur. O birlikteliğin sürdürülmesini sağlayan sırra sadakatle mülhemdir. Küllerinden yeniden doğan bir ulusun sessiz mutabakatı, oradaki “yüz kızartıcı eksiklik”tir. Yüzleşemeyenler için kaçmaktan ya da sırra dönüşmekten başka bir çare yoktur. Yıkımı yaşayanların suskun kalma hakkı dokunulmazdır.[5] Nitekim bunu kolektif olarak sürdürme becerisi bazen bir halkın varlığını sürdürmesi için şarttır. ‘Yerli ve milli olmak’ kimi zaman nerede konuşulması, nerede susulması gerektiğini biliyor olmaktır. Fakat hiçbir sessiz tanıklık sonsuza dek sürmez; elbet bir an, gelecek ve geçmişin birbiri ile çarpıştığı tek bir an, sırra sadakati bozacaktır. Açığa çıkmak onun kaderidir. Bu gerekliliği bozacak; sessiz mutabakatta gedik açacak kimdir? Birbirimizin gözlerinin içine bakarak yüzleşmek, tarihimizle, geçmişimizle, geleneğimizle hesaplaşmak için ilk gürültüyü kim çıkaracaktır?

 

Her yüzleşme tekinsiz, isyankar ve risklidir. Çoğul olanın bir araya gelişinde o bitimsiz yürüyüşte yolun devamıdır yüzleşme. Çünkü her bir aradalık günü geldiğinde kendini bir sırla sınar. O sır hem beraberliğin kaporası hem kopuştur. “Çoğunluğu çoğunluk yapan sadece birlikte konuştukları değil, birlikte sustukları anlardır.”[6] Bazı konularda aynı anda ısrarla susabiliyor olmak bütünün parçası kılar. Sırra sadakat ortak yürüyüşümüzü, onunla yüzleşmek ortak hakikatimizi sağlar. Her sırrın bedeli sırrın kendisinden büyüktür. Çünkü dehşetli bir anın sürdürülmesi, hatırlanması, çoğu zaman o anın kendisinden daha dehşetlidir. XXI. yüzyılın bilmekten ve enformasyondan yorgun düşmüş ruhunda entelektüelin varlık değeri hatırlama ve hesaplaşma deneyiminin niteliğini belirlemekle ortaya çıkacaktır. Okumuş yazmışların hayal kırıklıklarında çağın ruhunun payı vardır. Bu hayal kırıklığını yaşamak istemeyen bir özne kendi çağının ruhunu sorgulamak durumundadır.

Unuttuğunda bile hatırlayan, yıkımdan ne umut ne de melodram çıkarmayan, dehşet anı ile hesaplaşan, yalnız kalmanın sınırında ama hayatın tam göbeğinde yaşayan, acıları tecrübeye dönüştüren, tarihin diktiği surda hatırlatarak gedikler açan, kolektif hafızayı partizanca dirilten, bir inanca angaje olmaktan çekinmeyen. Yani bütün konfor hesaplarının karşısında risk alan. Bugün entelektüel geçmişin ve şimdinin acı tecrübelerini hiçbir politik arzuya yem etmeden dile getirendir. Acılarını unutuşa hasrederek, görmezden gelerek yok edeceğini sanan bir ortak akıl/alışkanlık karşısında birinin hafızanın ödevini üstlenmesi gerekir. Hafızanın ödevi, hatıra vasıtası ile kendisinden başka birine adaleti sağlama ödevidir. Olaya ve tarihe sadakati birlikte düşünerek pratik bilgeliğin yolunu açmaktır. O ödev halının altına süpürülenleri kapatamayacak kadar dolduğu gün yüzünü halka dönerek “Hatırla!” buyruğunun dile getirilişidir.