Kayıtsızlık Çağının Tutunamayanları: Mülteciler

Kayıtsızlık Çağının Tutunamayanları: Mülteciler

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

İnsan bazen yürümek istiyor, baharı selamlayan, güneşin ülkesine uzanan yollarda, nereye gittiğini bilmeden. Bazen koşmak, bir şeylerden kaçar gibi, aradığı hakikati bulmuş gibi. Tutunmak istiyor teselli bulduğu ilk kelimeye, ruhunu prangalardan kurtaracak o zarif kelâma. Sarılmak istiyor aynı derdin yolcusu olan kardeşine. İnsan bazen acılarla sınanıyor. Gökyüzünden bombalar yağınca, şehirler hayallerle vedalaşınca vatan bildiği topraklardan göç etmek zorunda kalıyor. Yutkunamıyor evlat yetimi olan bir anne. Kırmızı bayraklı tabutların başında dik duruyor babalar. Ve asker selamı veriyor kardeşlerine son kez, geride kalanlar.

Zor zamanlarda yazmak, kelime sancısını da beraberinde getiriyor. Evladını kaybeden anneyi teselli edecek hiçbir kelime bulamıyorsunuz mesela. Edebiyat böyle zamanlarda boşluğa bırakır kendini. Üç noktalar eşlik eder acının rengine. Bize aidiyet ve adanmışlık duygusu veren her şey, içimizdeki nehirlerin tükenmemesi içindir. Fakat modern insan ağlayamıyor değil mi? Vicdanı ile baş başa kaldığında onu görmezden geliyor, konuşmasına izin vermiyor, yolda karşılaşsa yolunu değiştiriyor. Masadan kalkıp gitmek istiyor vicdanlı olmanın değer görmediği bir başka meçhule.

Doğumlar dursa, bir asır sonra insansız kalacak dünyada hâlâ diğer etnik kökenlerden üstün olduğunu, seçildiğini, ne de olsa bir şekilde kurtulacağını zannediyor. Ölümü başka ırklara, başka dinlere, başka renklere revâ görüyor. Kendilerine adaletsizlik yapıldığı zaman arıyor ancak adaleti. Kendi görüşü dışında başka fikirlerin de olabileceğini; her şeye sahip olmayı, her şeyi yönetmeyi arzu edenlerin, hep daha fazlasını isteyenlerin de öldüğünü unutarak yaşıyor. Oysa mükemmel değil hiç kimse, üstelik bir virüsün dünyayı nasıl ters düz ettiğine şahit oluyor şimdilerde.

Psikiyatride “aleksitimi” diye bir kişilik özelliği var. En yakın anlamıyla duygusal sağırlık. Duyguları işlemekle görevli sinirsel devrelerin kısa devre yapması. Beynin singulat korteksi, duyguların beyindeki tezahürünü bloke ederek işlevsiz hâle getiriyor bu kişilerde. Psikoterapi süreciyle tedavi edilebilen bu hastalık, insanların ve hayvanların sebepsizce katledildiği, çocukların serçe kuşlar gibi öldürüldüğü bir dünyada hiçbir şey yapmamayı kendisine ilke edinen, acılar karşısında kayıtsız kalanları da ilgilendiriyor. Peki ya kalp yerine taş taşıyanlar, benliğini tanrı bilenler, konforundan asla taviz vermeyenler için de uygun mudur? Öteki için merhamette bulunmanın, özgeciliğin insanı onaran yönünü henüz keşfetmemiş olmak ne büyük talihsizliktir. İnsanın bir anlam ve amaç uğruna yaşadığını unutması ne hazin bir kaybediştir.

Kendi iç dünyasında ilan ettiği ego cumhuriyetinden, kuşatılmış kalelerinden dışarısı ile ilgilenmeyen, yarınlara dair bir mefkûresi olmayan, oynadığı oyunlarda hep öldürmeyi, insanı yok etmeyi hedefleyen, acıma, keder, hüzün gibi duygulardan uzaklaşmış nice insanla birlikte yaşıyoruz. Ortak bir iletişim bağlamı kurmakta zorlanıyoruz. Ruhları bağımlı hâle gelmiş teknolojiye, paraya ve maddeye. Duygularını yönetemiyorlar. Başkasının acısına duyarsızlar, ötekileştirdikleri insan için yaşam hakkı tanımıyorlar, öfkeleri var hep, kalp kırmayı meslek edinmişler. Böyle bir insan tipolojisini artık uzaklarda aramıyoruz. Trafikte, sokakta, komşular arasında, okullarda, her yerde var. Peki insan bunun için mi yaratılmıştır? Yeryüzü biz kan dökelim, bozgunluk çıkaralım, farklı olanı öldürelim diye değil hayat verelim, umut olalım, akledelim, dünyayı güzelleştirelim, vicdanları diri tutalım diye hazırlanmıştır insan için. Yarattığı her şeye imza atan Allah, insanı da yaratılış kodlarıyla, bir amaç uğruna dünyaya getirmiş ve o koda “fıtrat” adını vermiştir. Sonradan edinilmeyen ve herkes için bir atiye-i ilahiye olan vicdan da tıpkı fıtrat gibi yaratılış kodlarımızda vardır. Ancak onun aktif ya da pasif olması akıl-irade etkileşimine kalmıştır. Vicdanların kayıtsız kalması, insanın beğenilme, görünme uğruna yaşaması, meveddetin, muhabbetin giderek azalması kolektif bir bilinçsizliğe, savaşların artmasına ve dolayısıyla savaş mağdurlarının acılarına sebep olmaktadır.

Duygusal sağırlığı oluşturan propaganda araçlarından biri de medya.  Neyi  nasıl düşünmesi gerektiğine karar verilen, üzüntüleri ve sevinçleri istismar edilen bir toplumun gündemi çok hızlı değiştiği, eğlence programları, diziler ve futbol maçlarıyla izleyenler daha duyarsız hale getirildiği için sonuçlardan çok sebepleri konuşacak, nerede yanlış yapıldığını tartışacak bir ortam da oluşamaz. Zira toplumun bir kısmı kendini “vatansever” ötekini “hain” görmektedir. “Ne yapılabilir?” sorusu üzerine düşünmek gerekiyor biraz. Sosyal medyada sürekli duyguları artıran paylaşımlar yapmak, klavye başında hamaseti mutedil duruşun önüne koymak yerine her ne işle ilgileniyorsak onu daha iyi yapmak, farklı düşünceden, ırktan insanlarla ortak duygularda, ortak iyiliklerde bir araya gelmek zorundayız.

İnançlar da toplumları duygusal sağırlığa götürebiliyor. Günümüzde iman ettiğini iddia edenlerin büyük bir kısmı İslam’ı ibadetlere indirgeyip, gösterişçi, sahte dindarlığı iktidar ve güçle bir araya getirerek yaşamaktadır. Kur’ansız 

Müslümanlığın bedelini ödeyen toplumlar için dinin, kamusal, politik ya da ekonomik alanda bir geçerliliği yoktur. Sloganlara, ritüellere, zikirmatiklere, kandil gecelerine hapsedilmiş ve söylemler bir propaganda aracı hâline gelmiştir. Bu teopolitik yaşam, insanlık ortak paydasında buluşmak yerine kendi doğrusunu mutlak görüp hakikati tekeline almayı, hiziplere ayrılmayı beraberinde getirmektedir. Kaderci bakış çaba göstermeyi, harekete geçmeyi engellediği için yoksullarla dayanışma, sorumluluk alma rolü de Allah’a kalmıştır.

Yıllar yılı vahyedilen Orta Doğu’da hâlâ kavganın devam etmesi, insanlık ailesinin bir arada barış ve huzurla yaşamayı tarih boyunca başaramaması “Din nedir?” sorusunu tekrar sormamızı gerektirmez mi? Oysaki dinin amacı insanda aktif bir vicdan inşa etmek, fıtratından uzaklaşmış insanı “daha iyi insan” hâline getirmektir. Duygusal sağırlık yaşayanlara bir kalbi olduğunu hatırlatmak, yalnızca dua etmek değil, eyleme geçmek, yetimin elinden tutmak, mazluma sahip çıkmak için vardır din. Amin Maalouf’un Doğu’nun Limanları’nda bahsettiği Birinci Dünya Savaşı’nda Orta Doğu’nun durumuyla bugünün acılar coğrafyası arasında hiçbir fark yok: “...herkes ötekilerin duasını sustursun diye kendi tanrısına yakarıyordu.”

Bugün dindar olduğunu iddia edenler de dâhil birçok kişi mülteciler konusunda nefret düzeyinde. “İltica eden, sığınan” anlamındaki “mülteci” kelimesini çok yakıştırmıyorum esasen muhacirlere. Suriye duvarlarındaki “Bir gün savaş bitecek ve ben şiirime geri döneceğim.” cümlesini duâ olarak görenlerdenim. Evet, yanlış politikalar zinciriyle kabul edilmişlerdir. Savaş mağduru bir kitle, toplumsal ve kültürel uyum, eğitim ve rehabilitasyon gibi alanlarda çalışma yapılmadan şehirlerin merkezine plansız bir şekilde konumlandırılmıştır. Kendi halkımıza tanınmayan bazı sağlık hizmetleri onlara bedelsiz tanınmıştır. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar alınıp toplumsal uyum sağlamak yerine herkes alınmıştır. Bütün bunların karşısındayım. Mülteci politikası, insâni değerler gözetilerek programlanmalıydı. Mazluma ırk, dil, renk sormayan bir medeniyetten geliyoruz biz. Kapımıza gelen misafiri boş göndermeyen, onunla aynı sofrayı paylaşan bir öğreti ile büyüdük. Nerede bir zulüm varsa orada biz olduk hep. Peki şimdi ne yapıyoruz? O misafirleri Avrupa’ya karşı politik malzeme/pazarlık kozu olarak görüyor, zaman zaman kapıları açmaktan bahsediyoruz. Bununla da kalmayıp geçtiğimiz yıl Avrupa ve Asya ırkçılığı arasında sıkışıp kalan, şiddet gören annelerin, çocukların sayılarını övünç kaynağı gibi açıklıyoruz! Sadece Suriyelilere ya da Filistinlilere karşı tavrımızda değil, Doğu Türkistanlılar için de politik kaygılar taşıyoruz. Hira Dağı kadar Müslüman, Tanrı Dağı kadar Türk olduğunu iddia edenler Doğu Türkistan’a zulmedenlerle ekonomik ilişkilere zarar gelmesin diye sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Kapalı kapılar ardında zulmeden Çin, mazlum bir toplumun özgürlüklerine tahakküm ederek barbarlığın, emperyalizmin kitabını yazıyor. Ne acı ki toplumları ekonomik açıdan konsolide ederek insânî reflekslerini, duygularını ellerinden alıyor.

Muhacirler konusunda tavrınız vicdanlarınızın aktif mi pasif mi olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıdır. Nefreti sûretine yansımış, her konuya kusur arayan gözle bakan, kendi ırkını üstün görüp başkasını tanımayan bir kitle var. Onların çocukları muhacirleri sırf “Suriyeli” diye top oynatmıyorlar. Okullarda o çok iyi yetiştirilen dindar neslin steril çocukları ırkçı gözlüklerden bakarak arkadaşlık kurmuyor. Otobüste yer verilmiyor, yanına oturulmuyor. Psikolojik şiddet kirlenmiş bakışlara yansıyor. Ev sahipleri yüksek kira istiyor, işveren çok çalıştırıp az para veriyor. Kolonyalist Avrupa, zihniyetini kendine yakıştığı gibi biber gazıyla ifade ediyor. Ne yapacak bu insanlar?!

Son yıllarda konforları uğruna tüketmediği değer kalmayan, davası yalnızca bir siyasi partiden ibaret olan, hegemonyaları devam etsin diye dini paravan gibi kullanan muhafazakâr kapitalistler de eşlik ediyor bu duruma. Daha dün ensar olduğunu iddia edenler ne çabuk misafir kovar hale geldi? Duâ etmekten çok duâ almaktı mühim olan. Çağın tutunamayanlarıyla birlikte yaşamak, şehirleri birlikte güzelleştirmek yerine neden dünyayı yaşanmaz hale getiriyoruz?

İşte bütün bu ırkçı tasavvurun psikolojik arka planında toplumsal aleksitimi hali var. Duygularının üzerini örten insanlar, hayatın anlamıyla tanışamazlar. Gözleri vardır görmez, kulakları vardır duymaz, dilleri hakikatten giderek uzaklaşmıştır. Aynalarda karşılaştıkları yüzlerle göz göze gelemezler. Afrika’da su kuyusu açılırken gülen çocukları, Afrin’de Türk askerini görünce heyecanlanan, Gazze’de her sabah suladığı çiçeğinde umutlar büyüten anneleri, Bosna’da “Yıllardır neredeydiniz?” diyen ihtiyar yürekleri anlayamazlar.

Halep’te yaşayan yetmiş yaşındaki Muhammed Muhiddin Anis’in bombalanmış evinde dinlediği plak ve insanın yenilgiler dünyasındaki dramatik yolculuğunu anlatan fotoğraflara bakıyorum ara sıra. Dünya basını bu kareyi “Piyanist Filminin Unutulmaz Sahnesi Değil Halep’te Gerçek Hayat” başlığıyla duyurdu. Ebu Ömer olarak tanınan doktor, aynı zamanda babasından miras kalan klasik otomobil koleksiyoncusuydu. Fakat hepsi beton bloklar altında kaldı. Uyumadan önce perdelere çizilen hayaller, yarınlar için pencere önü saksılarında büyütülen umutlar yerle bir olmuş. Odaya girdiğinizde anılar canlanıp karşılıyor sizi. Ve siyah beyaz bir gramofon sesi yükseliyor, Orta Doğu ezgileri kadar kalbe dokunan.

İnsanın dünya misafirhanesindeki hâline benziyor o an. Günahların, zulmün ve kötülüğün tükettiği kalp coğrafyasında merhameti, adaleti arıyoruz. Göç ederken kuşları da yanına alan suçsuz ve masum çocuklara zulmü revâ gören bütün kapitalist sistemlere, koalisyonlara, sözde barış getiren beyaz adamlara ve yeryüzünün zalim güçlerine “Allah bizimle” diyen imanın, gözlerinden öpüyoruz.
 

Başka topraklarda başka hayatlar bu kadar acıyla sınanırken dert diye bildiğimiz çoğu şeyin ne kadar değersiz olduğunu fark edebilmek bir erdemdir. Zira aynalarla yüzleşemeyen insan, kendi iç dünyasında yürürken çıkmaz sokakların başında çaresizce beklerken buluyor kendini. İdlib’in çocukları kimyasal silah saldırısıyla gözümüzün önünde şehadete yürürken, Somali’de yaşanan açlık ve kuraklık almış başını giderken, Halep’in yıkılmış sokaklarında bir kediye su içiren çocuk hayaller kurarken hiçbir şey yapamıyorsak  kalemle dertleşmenin, bitmeyen tartışmalarda kaybolmanın ve sözden eyleme geçmeyen ucuz kelimelerin de bir anlamı yoktur. Bütün bunların politik söylemlerden daha önemli olduğunu düşünmek insan onurundan hiçbir şey eksiltmez. Aksine birinci sıraya Allah’ı aldığımızı, başka hayatlara dokunabilmenin ego kalelerini nasıl yıkabileceğini gösterir. Baharın gelişini hissedemeyen, zerdali çiçeğinin içimizi açan kokusunu duyamayan ve kuşların her sabah söylediği şarkıya eşlik edemeyen insanın kaybedecek neyi kalmıştır ki başka?

Bir zamanlar bize aşktan, ölümden bahseden, kavuşmanın ve beklemenin insanı pişiren sancısını anlatan dostlar reel politikaları, ruhsuz bankaların kampanyalarını, yeni çıkan ürünlerin özelliklerini bırakıp gönül teline dokunan türküler söylemeli. Dünyadan kaçıp Halep’in sokaklarında nefes nefese yürümeli, Ebu Ömer amcanın yanı başına oturup dertli bir serzenişe eşlik etmeliyiz.

Bir Berat Demirci şiirinde ifade edildiği gibi yakacak bir geçmişi bile kalmayan, umut limanına doğru yol almışken kıyıya vuran çocuklara “Ülkenize dönün” diyebilmek ne derin bir yanılgıdır. Dağlarıyla, ormanlarıyla, kırlarıyla herkesin yüreği bir ülke değil midir?

Kalbimizi, vicdanımızı ve dahi imanımızı bir kenara koyamayız sevgili dost. Yaptıklarımızdan çok
 

 

 

“Mülteciyiz yani vatansız bile değiliz Kucağımızda yarım kulaçlık hayatlar vardır.

**

Suriyeliysen meselâ; yakacak bir geçmişin bile kalmamıştır Ufukta denenmemiş bir ölüm, arkada esedlikler… Bütün limanlar kalplerini karartmıştır.”

yapmamız gerektiği hâlde yapmadıklarımızdan hesap vereceğimiz o günde başka mutlulukların/tebessümlerin sebebi olmakla, daha iyi insan olma yolunda salih ameller, erdemli eylemler biriktirmekle kurtulacağız. Sınırları, duvarları kaldırıp gönül köprüleri inşa edeceğiz. Zulüm gördüğü için hicret edenler değil, kalp coğrafyasından, fıtratından, vicdanından kaçanlardır asıl mülteciler.

 

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar