Belirsizliğe Yürüyüş

Belirsizliğe Yürüyüş

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Giriş

Yeryüzünde her geçen gün artan gerilim, (müebbet muhacir) insanoğlunun hayatına farklı biçimlerde yansımaktadır. İşgallerin, sömürünün, şiddetin akabinde göçler, sürgünler, ölümler artmakta; beraberinde eşitsizlik, yoksulluk, belirsizlik yükselmektedir. Kayıtlara göre bugün dünya üzerinde yaşayan her yüz kişiden biri yerinden edilmiş durumdadır.

Genel bir kavram olan göçün birçok görüntüsü/modeli vardır: Kaçmak zorunda olanlar (iltica eden/mülteci), mağdur edilenler (ihraç/muhacir), mazlum olanlar (göçmen/sığınmacı), ekonomik arayış için yapılan işçi göçü, yaşam biçimi tercihi için emekli göçü; bunların yanı sıra düzensiz göçmen, kaçak göçmen, vatansız göçmen gibi varyantlar öne çıkmaktadır. Dahası vatanından, memleketinden, bölgesinden, toprağından, mekânından, evinden bir şekilde koparılan/kopan insanlar belirsizliğe yürümektedir.

Birçok yönden insanın hayatına etkisi olan göç, sadece bir yer değişikliği değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik alışkanlıklarda, dinî ve coğrafi pratiklerde de süreç içerisinde birtakım değişimler-dönüşümler meydana getiren bir olgudur.

Göçle birlikte homojen bir ulus yaratma baskıları, ucuz iş gücü kaynağı (kölelik) oluşturma refleksleri, çatışma/iç karışıklık, kuraklık, hastalık, ötekileştirme, ayrımcılık, insan tacirliği gibi sorunlar/krizler de bulunmaktadır.

***

Bütün bu sorunların işlenme/izlenme zemini olarak medya, basın, gazete, internet ve türevleri süreci nasıl ele almaktadır? Bu soru, saha analizleriyle cevap bulunacak bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Genel kanaat, medya bir konuyu ele almışsa ‘Böyle gör.’ Demiştir; bir konuyu görmemişse ‘ona kör’ kesilmiştir. Medyanın “görme biçimleri”nin arkasındaki temel saik “iktidar” veya “muhalefet” motivasyonu olmaktadır. Medyada yaşanan bu “yabancılaşma” bir çeşit “otorite üzerinden” ötekileştirme algısı oluşturmaktır. Evet, medya “araç”tır ama bu aracın bir sahiplik yapısı, bir ideolojik duruşu, bir “egemenlik söylemi” söz konusudur. En nihayetinde medya bir “odak” adına yazan, konuşan, gösteren bir araçtır. Egemenlik, gerilim, kriz odakları çözüldüğünde “medyanın dili” de çözülmüş olacaktır.

Göç Öncesi

Dünyada yaşanan vahim gidişat, göç ve mülteciler/göçmenler olgusunu medyanın baş gündemlerinden biri hâline getirmiştir. Ama sorunun kaynağı her ne olursa olsun medyanın tutumu ile devletlerin mülteci veya göçmen politikalarının paralellik gösterdiği gözlenmektedir.

Hem göçü tetikleyen sebepleri hem göçe yönelik tedbirleri hem de göç sonrası ortaya çıkan sorunları medya nasıl görmektedir? Yerinden edilme ile başlayan, yeniden yerleştirme ile dahi son bulmayan bu sürecin parçalarını medya tarafsız, adil ve dürüst olarak birleştirebilmekte midir?

Mesela 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni imzalayan taraflardan biri olan Türkiye’nin, sonraki süreçte sözleşmeye “coğrafi çekince” şartını eklemesi; çekince şartının ardından Türkiye’nin sadece Batı ülkelerinden gelen göçmenlere mülteci statüsü tanıması, Doğu ülkelerinden gelenleri 

bu kapsamın dışında bırakması günümüzde yaşananlar çerçevesinde medya tarafından nasıl/ne kadar ele alınmıştır?

Dünyanın bütün noktalarında göçmenler zor ve tehlikeli şartlarda sınırları (duvarları, tel örgüleri, ırmakları, dağları, denizleri, mayınlı arazileri, kolluk kuvvetlerini…) geçmek, meşakkatli yolculuklar yapmak zorunda kalmaktadır.

Yer değiştirmek zorunda bırakılan bu insanlar hem göç yolları boyunca hem de sığındıkları ülkelerde (sınır kapılarında, kamplarda, barakalarda, gecekondularda, gettolarda…) en korunmasız, en savunmasız insanlar durumuna düşmektedirler.

Medyanın temel fonksiyonu, bu insanların hem yaşayamadıkları ülkelerde (kaynak ülke) hem göç yolunda hem de ulaşmak istedikleri ülkelerde (hedef ülke) meydana gelen sorun ve krizlere dikkat çekmek değil midir?  Göçün nedenlerine ve yarattığı trajik sonuçlara odaklanmadan, göçmen kitlesinin yarattığı sorunlara ağırlık verilmesi bir kısır döngüdür.

Küresel krizleri analiz etmek, göçmen politikalarından kaynaklanan sorunlara dikkat çekmek, göçmenlerle temas ederek sahada haber yapmak, iletişimsizlik bariyerlerini aşarak sağlıklı tercüme yapmak, toplumsal ön yargılardan bağımsız hareket edebilmek, haberlerde nötr bir dil kullanmak medyanın üzerinde titremesi gereken noktalar olmalıdır.

Göç Anı

2000 yılı sonrası çeşitli savaşlar/işgaller nedeniyle göç yolu üzerinde bulunan ve Türkiye’ye yönelen milyonlarca göçmen, aradan geçen yıllara rağmen mülteci statüsüne kavuşamamıştır.

Özellikle uluslararası güç dengelerinin hamaseti altında ezilen güney komşumuz Suriyeli göçmenlerin büyük bölümü hâlâ “geçici koruma” kapsamında tutulmaktadır. Bu durum evrensel bir hak olan mülteci statüsünün ilgası anlamına gelmektedir. Yine Türkiye’de diğer ülkelerden sığınmak üzere değil ama geçici olarak veya çalışmak üzere gelen insanlar için “göçmen” ya da “göçmen işçi” nitelemesi kullanılmaktadır.

Yolculuklarının ardından başta kamplar olmak üzere barınma ortamlarında sağlık ve gıda imkanları, güvenlik ve çalışma şartları herkes için aynı olmamaktadır. Şüphesiz bu etmenler göçmenlerin sosyal uyum ve kendini ifade biçimlerine yansımaktadır.

Vatandaş olanla olmayan, yerli olanla “yabancı” diye damgalananlar arasındaki keskin ayrımda korunma hakkının temel bir ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır. Bu hakka uymak, mülteciyi korumak, saldırılara açık hâle gelmesine yol açmamak medyanın da görevidir.  Medya, “geçici koruma” altında bulunan ya da herhangi bir kaydı olmayan diğer göçmenler için de aynı dikkati göstermelidir. Mesela habere konu olan ya da röportaj yapılan göçmenlerin rızası olmadan haberi yapmak/basmak, doğru olmadığı gibi etik de değildir. Bu yayınlar, söz konusu kişilerin yaşadıkları/çalıştıkları ortamlar düzleminde hayatlarını farklı etkileyebilmektedir.

Özellikle pandemi koşullarında hiçbir zaman göçmenler gerçek ve sağlıklı manada medyada görünür olamamışlardır. Bu zor koşullarda izolasyondan nasıl etkilendikleri bilinmemektedir, “koronadan ölmekle açlıktan ölmek” arasında bir tercihe zorlanmışlardır.

Bazen de medyada iktidarın söylemindeki değişime paralel bir dönüşüm dahi gözlenmekte; mağdur ve misafir olan kardeşler sığınmacı, aciz, korkak, kaçak, vatan haini ve ehli keyf bir topluluğa dönüştürülebilmektedir.

Göç Sonrası

Elbette böyle süreçlerde medyada mültecilere dair haberlerin ve program sayısının arttığı görülmekte, içerik ve sunum biçimlerinin “egemen söylem” çerçevesinde şekil aldığı izlenmektedir.

Süreç içinde çoğu zaman göçmenlerin sorumlu olmadıkları meselelerde dahi topun ağzına sürülen yine onlar olabilmektedir. Sorun yumağı büyüdükçe baskıların en çok ezdiği kesim de göçmenler olmaktadır; medyanın jargonuyla oluşan gerilimde mülteciler daha çok ötekileştirilmekte, şiddete maruz kalmakta, istismara uğramakta, hatta kriminalize edilmektedir.

Sömürü mekanizması içinde göçmenler “kullan at işçileri” görüldükleri için hem kayıt dışı çalıştırılmakta hem de herhangi bir iş kazasında cesetleri dahi habere konu edilmemektedir.

Hiçbir altyapısı olmayan propagandif göç politikaları, göç sürecini ve göçmenleri medya üzerinden hep araçsallaştırmaktadır. Yakın zamandaki, “Sınır kapılarını açtık” pazarlığı da bu durumun örneklerinden biridir. Diğer taraftan pazarlığa hiç değin(e)meyen gazetecilik; “Kapıları açtık” sözü üzerine binlerce göçmenin işlerini bırakmasının, eşyalarını satarak sınıra hareket etmesinin, göçmen tacirlerinin kıskacına düşmesinin haberini yapmak yerine, tampon bölgede umutları çalınmış mültecilere x ülkenin kolluk kuvvetlerinin uyguladığı şiddete yer vermektedir; haberciliğinde buna benzer ‘aldatma’ları atlamıştır.

Medyanın, devletin(!) göçmenlere yönelik muhtemel harcamalarını odaklayarak ve bazı imkanları (maaş, sağlık, fatura, eğitim/sınav…) abartarak sunması sorumsuz yayıncılığın örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Göçmenler, bir yandan ağır koşullarda (yoksulluk, işsizlik, kayıt dışılık) yaşamaya çalışırken bir yandan da üretilen nefret söylemlerinin beslediği linç/şiddet girişimlerinden korunmak zorunda kalmaktadır. Hem kültürel farklılığın şokunu yaşamakta hem de sosyal hayattan tecrite zorlanmakta, “illegal” bir yaşama mahkûm edilmektedirler.

Bütün bu sorunların yanı sıra hakikatten yalıtılmış, üzeri örtük, çok satan “dram” haberleri de gerçeği zaten yakalayamamaktadır. Göçmenlerin karıştığı negatif haberler medyada çok kolay yer almakta iken, göçmenlere yönelik olan negatif haberlere ise daha temkinli yaklaşılmaktadır. Böylece ısrarlı bir dezenformasyonla göçmenler suç ile ilişkilendirilmektedir.

Sonuç

Bu sancılı süreçte görüyoruz ki medya, iktidarın ve egemen kültürün kanadı olmaktan öteye geçememiştir. Özellikle siyasal iktidar tarafından ortaya konulan politikalara ilişkin rıza üretilmesi sürecinde medya hep başat bir rol oynamıştır.

Güç odakları arasında hep bir “pazarlık enstrümanı” yapılan, istatistik malzemesine indirgenen mülteciler (hukuki hakkı olanlar), sığınmacılar (aciz gösterilenler), göçmenler (geçici görülenler) hakkındaki görülmeyen, haberleştirilmeyen her eylemle/söylemle birlikte insanlık ve gazetecilik de batmış, boğulmuş, ölmüştür.

Oysa gazetecilikte aslolan hakikat, olayların ve olguların nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte bir bütün olarak ele alınması olmalı değil midir? Böyle dönemlerde medyanın işlevi sadece sorunları ortaya koymak değil, aynı zamanda mültecilerin, göçmenlerin taleplerini görünür kılmak olmalıdır. İnsanlık namına, giderek keskinleşen (iyi) biz ve (kötü) öteki ayrımının ve göçmenleri kimliksizleştiren politikaların (asimilasyon, entegrasyon, hafızanın silinmesi) önüne geçilmelidir. Kardeşlik, paylaşmak, emin belde olmak, çok kültürlülük üzerinde ehemmiyetle durulmalıdır.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar