Diriliş Bunun Neresinde

Diriliş Bunun Neresinde

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Yazımıza düşünce egzersizleri yaparak başlayalım:

İnsanoğlu yapmaktan keyif aldığı davranışları tekrar edip onlara bağımlı hâle gelerek yaşamayı neden seçer? Peki hayatının merkezine hazzı alması onu sonsuza kadar mutlu yapabilir mi? Hayatının her anını, hatta ulaşabileceği diğer hayatları da yönetmeye tutkulu insan, bilinmez bir sonla ve bilinmez diğer başlangıçlarla yüzleşmeye kolayca yanaşabilir mi? Aslında bu sorulara muhatap kişi için iki seçenekle yüzleşmek elzemdir:

Bunlardan ilki; hayata gelişinden gidişine kadar olan sürecin anlamlı olmak zorunlu olduğunu görüp hayatın anlamına uygun yaşayıp ölen profili seçmektir. Böylelikle anlamlı, amaçlı ve sorumluluk bilinci ile dolu bir hayatı yaşayan kişinin kendisiyle barışık, anlamlı bir akıbet beklemesi makuldur. Sonuç bakımından sonsuz mutluluğu yakalayabileceği bir hayat ile karşılaşmış olacaktır. Tabii ki sonsuz mutluluğu yakalamak için hazcı bir anlayışa dayalı bir hayat geçirmek mümkün olamaz. Aksine sorumluluk bilinci ile örtüşen eylemlerle dolu bir hayat geçirmek gerekir.

İkincisi; kaçınılmaz sonla (ölümle) yüzleşmemek, yaşamında elinde olanları (ömür, sağlık, haz elde ettiği duyular, maddi imkanlar vb.) kaybetmemek için sürekli yaşama formülleri aramak zorunda kalmaktır. Bu profil yaşamını kendi kurallarıyla geçirmek ister, yaşı ilerledikçe ya da amansız bir hastalığa yakalanınca kaçınılmaz sona yaklaştığını fark eder. Ya bunalıma düşüp kendini uyuşturma yolunu seçer ya da başka hobileri için hayatını vakfeder.

Kriyojeni Akımı       

“Cryonics” (Yunanca “soğuk” anlamına gelen κρύος ‘kryos-’), gelecekte çağdaş tıp teknolojisinin gelişmesi umuduyla insan ya da hayvan bedeninin dondurulması ve düşük sıcaklıkta korunmasıdır. Türkçede “kriyojeni” terimi çok düşük sıcaklıklarda yapılan işlemler anlamında kullanılmaktadır.

Kriyojeni işlemi ile ölümcül hastalığa yakalanmış, yaşı ilerlemiş ya da mevcut yaşamından memnun olmayıp gelecekte yaşamak isteyen her kesimden insanın çeşitli yöntemlerle dondurulup ileri bir tarihte uyandırılması hedeflenir. Projenin temel mantığı günümüz için tedavisi mümkün olmayan hastalıkların, geleceğin medikal yöntemleri ile tedavi edilebilmesidir. Böylelikle kriyojeni akımının içerisinde olmak isteyen insanlar bir nevi ölümle yüzleşmemek için “kısa molanın” ardından bildikleri bir hayata dondurulmadan önceki tecrübeleri ile tekrardan merhaba demek ister.

Bilim insanlarından ve entelektüel kişilerden bir kısmının da bu akıma kapıldığı haber verilse de projenin ne kadar gerçekçi ve ne kadar “duygusal” şekilde geliştiği tartışma konusudur. Bu konuda taraf tutmak yerine (bilime katkı verebilecek gelişme olduğu düşünülebilir) bu akıma kapılan (kendini dondurup ileri tarihte uyandırılmak üzere vasiyet eden) kişilerin beyninde nasıl güdüler olabilirin empatisini yapmak istiyorum.

“İngiltere’de kanserden hayatını kaybeden 14 yaşındaki kız Amerika’da donduruldu. Babasının dondurma işlemini engellemek için açtığı davayı kazanan genç kız, kanser tedavisinin bulunacağı bir dünyada uyanmak istediğini söyledi. Özel hayatın korunmasına yönelik yasalar gereği basında sadece adının baş harfleriyle JS olarak tanınan kız neden dondurulmak istediğini şöyle anlattı: “Neden bu alışılmadık şeyi yapmayı istediğimi soruyorlar. Ben sadece 14 yaşındayım ve ölmek istemiyorum ama öleceğimi biliyorum. Dondurulmanın ise zamanımızdan yüzlerce yıl sonra bile olsa tedavi edilerek uyanmak için bana bir şans vereceğini düşünüyorum. Toprağın altına gömülmek istemiyorum. Yaşamak ve daha uzun yaşamak istiyorum. Gelecekte yakalandığım kanser hastalığının tedavisini bulacaklarını ve beni uyandıracaklarını düşünüyorum. Bu şansa sahip olmak istiyorum. Vasiyetim bu.”

Kriyojeni (Soğuk Bilim) nasıl uygulanıyor, biraz da ona bakalım:

Kişinin bedeni yasal olarak öldüğünün kabul edilmesinden sonra en kısa sürede buz banyosuna daldırarak soğutuluyor. Bunun amacı beyin hücreleri ve diğer dokuların çürümesini önlemek.

Kişiler buzlu suyla dondurulmuyor. Bunun nedeni donunca buza dönüşen suyun hacminin artması ve genişleyen buzun hücre duvarını yırtması (soğuktan donan insanlar bu yüzden hayatını kaybediyor). Hücrelerin hasar görmesini önlemek için vücuda zehirli olmayan bir antifriz çözeltisi veriliyor. Bu işleme camlaştırma deniyor. Ardından kişinin bedeni kuru buza (karbondioksit buzu) yatırılıyor ve derin dondurma işleminin yapılacağı yere götürülüyor.

Derin dondurma işleminde vücut sıvı nitrojen ile -200 dereceye kadar soğutuluyor. Vücudun tümüyle soğutulması en az 24 saat alıyor ve bu aşamada dokuların çürümesi tümüyle duruyor (Bununla birlikte doktorlar DNA hasarının tümüyle önlenemeyeceğini söylüyor).

Peki insanı hasarsız biçimde ileri tarihte hayata döndürmek mümkün mü?

Soğuk Bilim uzmanları -200 derecede vücudun yüzlerce yıl zarar görmeden korunacağını düşünüyor ama bu konuda bilimsel kanıt yok. Bu açıdan bakarsak doktorlar vücudu hücrelere zarar vermeden ısıtmanın mümkün olmayacağını 

söylüyor. Ayrıca kanserden ölen bir kişinin vücut ısıtıldıktan sonra tedavi edilemeyeceğini ve bu işlemin hep başarısız olacağını söyleyenler de var. Aslında balıklarla kurbağaların kanında bulunan şeker, bu hayvanların donmasını önlüyor ama bunun için gereken şeker oranı insanı şeker komasını sokup öldürecek düzeyde. Dolayısıyla doğadaki hayvanları basitçe taklit ederek insan donduramıyoruz.

Her ne kadar dünyada bu işlemi gerçekleştiren şirketler kendini donduran hastaları vefat etmiş olarak kabul etmeseler de Londra Üniversitesi Akademisi’nden Cerrahi ve Düşük Sıcaklık Tıp Profesörü Barry Fuller aksi yönde görüş bildiriyor:

“Elbette ki ilaçların, kimyasal maddelerin, DNA, sperm, kan nakil poşetleri, embriyo ve hatta sebze-meyvenin derin dondurucuda saklanması sağlık sektörü için son derece yararlı bir uygulama. Hassas organik maddelerin bozulmasını önlemenin yanı sıra, bu teknoloji organ nakline izin veriyor ve besinlerin taze kalmasını sağlıyor. Ancak söz konusu derin dondurma teknolojisi, organ nakli bekleyen insan böbreği gibi büyük ve kompleks dokulara başarıyla uygulanamadı. Çünkü insan vücudunu hiç zarar görmeden bir bütün halinde donduracak teknolojiye sahip değiliz.”

Londra Kraliyet Fakültesi’nden Dr. Channa Jayasena ise insan dondurmayı açıkça bilim kurgu olarak nitelendiriyor: “Soğuk Bilim hastalar için riskli bir işlem. Toplumda ahlaki sorunlara yol açıyor, çok pahalı bir hizmet ve kanıtlanmış hiçbir yararı yok. İlaç olsaydı asla devletten onay alamazdı” diyor. 1

Soğuk Bilim ile ya da insan zihnini bilgisayara yükleyerek ileri bir tarihte tekrardan dünya yaşamını sürdürmek isteyen insanlar yukarıdaki örnekte olduğu gibi bazen küçük yaştaki bir kızın çaresizliğini kullanır, bazı taraflarıyla da bilime hizmet edebilir. Her insanın hikayesi kendine özeldir ama ileri bir tarihte teknoloji günümüzden ileriye gittiğinde, Soğuk Bilim amacına ulaştığında, insanlar kendilerini yıllar sonrasına attığında hayata ve dünyaya yönelik neler yapmayı planlayacak? İnsanların hangi dertlerine çözüm arayacak? Tabiatı, kendilerine emanet verilmiş havayı, suyu, toprağı, dağları, ağaçları nasıl koruyup kullanacak? İnsanlar arasında hakkı, adaleti, liyakati, merhameti ve meşvereti çalıştırmayı hedef alıp öncülük edebilecekler mi? Soğuk Bilimi kullanarak sağladıkları ‘’yeniden dirilme’’ zihnen bir dirilişe sebebiyet verebilecek mi?

Yoksa aynı şekilde haz odaklı, tekasür krizleriyle dolu, menfaati ilke edinen, adaleti hep kendine arayan, doğayı hizmetine verilmiş gibi görüp har vurup harman savuran bir anlayışla mı yaşamaya devam edecekler? Peki böyle bir anlayışın kime, neye bir faydası olabilir?

Deniz Salyası (Müsilaj)

Müsilaj, biyolojik ve kimyasal birçok koşulun bir araya gelmesiyle oluşan, “fitoplankton” olarak adlandırılan bitkisel canlıların aşırı çoğalması, deniz sıcaklığının yükselmesi ve buna bağlı olarak bakteriyel aktivitelerin artmasıyla oluşan sümüksü, yapışkan bir yapı olarak adlandırılıyor.

Marmara Denizi’nde müsilajın ana sebepleri arasında; bir süredir sıcaklığın normalde olması gerekenden 2-3 derece yüksek olması, azot-fosfor gibi organizmaları besleyen maddelere ihtiyaç olduğundan ve bunlar da denize verilen atıklardan yoğun şekilde sağlandığından Marmara’da büyük bir azot-fosfor yükünün olması, iklim değişikliğine de bağlık olarak denizde durgunluk yaşanması gösteriliyor.

Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Çorlu Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer:

“Deniz salyasının deniz canlılarına verdiği en büyük problem, sudaki oksijeni tüketmesi ve atmosferden de oksijen kazanımını engellemesidir. Derin denizler ve yüzeydeki canlılığın oksijen noksanlığı nedeniyle bitme noktasına gelmesine neden oluyor. Soğuk atmosferik plazmayla ürettiğimiz reaktif oksijenin deniz suyuna enjekte edilmesiyle çözüm olacak bir aşamaya geldik. Litre başına 0,8 miligram çözülmüş oksijene sahip deniz salyası örneğini içeren suyu çok kısa bir sürede reaktif oksijen uygulamasıyla yaklaşık 13-14 miligram seviyesine getirdik. Bu ancak tatlı sularda görülebilen bir seviyedir. Deniz salyasının organik kısmını parçalayarak elimine ettik ve dibe çökelmesini sağladık.”

Sonuç olarak yetkili uzmanlar belirledikleri metodlarla günümüzdeki sorunu tekrardan makul seviyelere çekmek için çalışıyorlar ve bu konuda destek bekliyorlar. Fakat bu durum bildiğimiz üzere aslında günü kurtarma çabası anlamına gelir.

Yani küresel ısınma yüzünden gerçekleşen sıcaklık artışını ele alırsak doğru kentleşme anlayışını hâkim kılmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız, her türden elektrikli araçları doğaya uygun hâlde tasarlayıp tutumlu kullanmalıyız, belki de en önemlisi deniz kenarında yer alan sanayi tesislerinin ve de gemilerin katı, sıvı ve gaz atıklarını çok ciddi ve de şeffaf biçimde denetleyip, atıklarını filtrelemelerini sağlamalıyız. Bu konuda kurallara uyulmaması halinde kimseye iltimas geçmeden gerekli cezai işlemleri uygulamalıyız.     

Meselenin özüne inmek istiyorsak sorunu oluşturan faktörleri göz önüne alıp bunların oluşmaması için yaşam standartları geliştirmek zorundayız. Yani bir ‘’diriliş’’ gereklidir. Bu diriliş Soğuk Bilimin belki de ileride aracı olacağı ikinci hayata gelip aynı zihniyetle yaşamak değildir. Diriliş zihinlerde başlamalı ve bu dirilişe rehber olabilecek bir kitabın söylediklerine sarılarak, onları yaşama geçirerek devam ettirilmelidir.

Yazımızı zihinlere hitap edeceğimiz bazı sorularla ve hidayet rehberimizden konuyla alakalı ayetlerle bitirelim:

Kendini donduran insanlar ahiret beklentisi yerine dirildikleri tarihte kendi şekillendirmek istedikleri dünya hayatı beklentisine mi mahkumlar? Bu beklentinin altında dünyada sonsuz özgürlüğü, hazzı, mutluluğu arama anlayışı mı yatar? “Günahı hayat tarzı hâline getirenleri Rablerinin huzurunda başları eğik vaziyette (şöyle derken) bir görmeliydin: “Rabbimiz, (İşte artık) gördük ve işittik! Şu hâlde bizi (dünyaya) geri döndür de iyi bir şeyler yapalım! Çünkü (yeniden dirilişe) ikna olmuş bulunuyoruz.” (Secde 32:12) Ayette de gördüğümüz gibi ahiret pişmanlığı işe yaramıyor, dilerim dünyadaki bazı uyarılar işe yarar.

İnsanoğlu neden havasını, suyunu kirletiyor, illa karada ve denizde fesat çıkardıktan sonra bazı hatırlatmalar (müsilaj vb.) mı olması gerekiyor? Fesat çıkarıldığında oluşan durum bizim için gerçek dirilişi getirir mi, yoksa yine günü kurtarma yolu mu seçilir? “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede (Allah), yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler.’’ (Rum 30:41)

Peki biz ne zamana kadar dirilmeyi bekleyeceğiz, Kur’an’ı anlamak dirilmek için tek başına yeterli mi, yoksa anladığımızı yaşamaya başlayıp hayatlara dokunmamız mı lazım?

1   https://khosann.com/14-yasinda-kendini-donduran-kiz/

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar