Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat Yeni Sayı Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 1 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Yeniden İnşa''nın Nöro-Biyolojik Temeli - Ömer Hakan YAVAŞOĞLU

Ekim 30, 2011 yazan khd

“YENİDEN İNŞA”NIN NÖRO-BİYOLOJİK TEMELİ
(Yeniden İnşa=Nöroplastisite=Esneyebilme Kabiliyeti)
Ömer Hakan YAVAŞOĞLU
Nöroloji Uzmanı Dr.

Bu kavram aslında hiçbirimize yabancı değil. Hayatımızdaki her yeni bir şeyin başlangıcında farkında veya farkında olmaksızın, her birimiz bu kavrama hayat veriyor, hayatın içine dâhil ediyoruz. Yani eskimiş, rutinleşmiş, yanlış olan her düşünce, davranış ve eylem kalıplarımızı (yamuk tasavvurlarımızı)yeni bakış açılarıyla değiştirdiğimizde aslında her an bir “yeniden inşa” yapıyoruz.

“Yeniden inşa” hareketine cidden niyetlendiğimizde; kavram kelimenin hem lafzi açıdan manasıyla, hem de iç dünyamızda biyolojik gerçeğimizde, beynimizde, sinir hücrelerimizde (nöronal boyutta) yeniden bir hücresel network (ağ) sistemi inşa ediyoruz.
Bu “yeniden inşa” aslında Allah Rasulü’nün; bedevilerden yeni bir “altın nesil” inşa ederken benimsediği ve bizzat pratik olarak hayata geçirdiği nöro-biyolojik bir hakikat…
Hepimizin zaman zaman, rutinden, aynılıktan, aynı şeylerle meşgul olmaktan aynı mekânda bulunmaktan ve aynı kişilerle muhatap olmaktan sıkıldığımız anlar vardır. Aslında bu rutin davranış ve düşünce kalıplarımızda da vardır.
“Rutin fıtrata aykırıdır” gerçeğinden hareketle bu rutini hissetmeye başladığımızda her açıdan gerilediğimizi ve artık hiçbir şeyden zevk alamadığımızı hissederiz. İşte tam da bu duygu-durumu hisseden bazılarımız (egosunun tehdidine rağmen) yardım ister ve çözüm arayışına girer, bazılarımız ise egomuzun keyfine ve tehdidine boyun eğerek, rahatsızlığı olduğu gibi bırakır ve sonunda kaçınılmaz sonuç gelir: Anomi yani anlamsızlık hastalığı, depresyon habercisi… Bilimsel adıyla “Burn-out sendromu” (Tükenmişlik sendromu).
“İki günü bir olan aldanmıştır” hikmeti sebebiyle insanın bugünü dünden daha iyi olmalı, yarını da bugünden daha iyi ve farklı olmalıdır… Yani insan, verimli, mutlu, sevecen, yardımsever ve daha yüksek bir imanî hazla (ihlâsla) bilgece yaşamak istiyorsa dinamik bir değişim içinde olmalı, bir nevi “yatan iyi” den “aktif iyi”ye terfi etmeli gün-be gün…
Lakin bu o kadar kolay olmadığı gibi, altyapı-donanım, aile, çevre, meslek, genetik eğilimlerimiz ve nöro-biyolojik hakikatle bire bir ilişkilidir.
İnsanın değişime açık olabilmesi; öncelikle istikrarlı ve tutarlı bir şahsiyete sahip olması ve sadık dostları tarafından eleştiriye, gelişmeye açık olması, en önemlisi de herkese, her şeye karşı önyargısız olmasına bağlıdır. Burada uzun soluklu ve kökten bir değişimle, bir ömre yayılan olumlu davranış, düşünce, söz, bilgi, algılama ve eylem değişikliğinden bahsediyoruz. Tabi biz bu değişimin, ”yeniden inşa”nın, biz sosyo-kültürel boyutundan daha çok biyolojik yapımızdaki karşılıklarını anlamaya çalışacağız. Bu değişim neden bazılarımızda çok zor, bazılarımızda kısmen daha kolay oluştuğunu nöro-bilimdeki yeni gelişmelerin ışığında tartışacağız. Bu sırada beynimizin sistemlerinde ne olup bitiyor? Neden geri kayıyoruz ve neden ilerleyemiyoruz ve neden bu değişim bazen bir ömür boyu sürebiliyor? Aslında akleden kalbimizle, birikimlerimizle dengeli, ayakları yerde, gönlü vahiyde bir beyin fırtınası yapmaya çalışacağız…
“Kognitif nörobilim” beyni bütünsel olarak anlamaya çalışan bilge-bilimadamlarının ortak alanı ve bugün parçayla meşgul olan ve neden-sonuca göre tedavi ed(emey)en klasik nörolojinin ultra-üst multi-branşı… çok daha kuşatıcı bir bakışı var ve bir nevi “şemsiye-nörobilim” yapısıyla içine bir çok disiplini alıyor…
Nöro-kuantoloji (kuantum fizikçilerinin beyni anlamaya çalışan dalı)… Nöro-psiko-immünoloji (insan beyninin, davranışlarımız ve bağışıklık sistemi ile olan ilişkisini inceliyor)… Nöro-teoloji(ön-yargısız ve ilmiyle amil ilahiyatçıların, beyni anlamaya çalışması çok takdire şayan bir yeni ilim dalı)… Davranış nörolojisi (davranış-düşünce ve eylemlerimizin nörobiyolojik temelini inceliyor). İşte sadece birkaçını sayabildiğimiz bu disiplinlerin elde ettikleri her bir bakışı, vahyin ve sünnetin rehberliğinde “yeniden inşa”yı anlamaya hasrettiğinizde hakikaten çok ilginç, şaşırtıcı, etkileyici ve haşyetimizi artıran şükran hislerine ulaşıyoruz.
Klasik yaklaşımla, doğumda beynimizdeki mevcut 150 milyar nöron (sinir hücresi) doruk noktasındayken, bebek büyüdükçe bu nöronların azaldığı bilinir. 20-25 yaşından itibaren ise bu nöron ölümü hızlanmaya başlar. Erişkinlerde bu günlük kayıp yaklaşık 80-100.000 nöron arasında olduğu tahmin ediliyor. Normalde her iki nöron arasındaki bağlantı sayısı(sinaps)da 100-10.000 arasındadır.
İşte “yeniden inşa” olmaya başladığımızda her iki nöron arasındaki bu bağlantı sayısı 1.000.000’a kadar artabiliyor. Bu bağlantı sayısının evrenimizdeki yıldızlardan çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor (yaklaşık 20 trilyon civarında). Şimdi 100 milyar nöronun arasındaki işlem gücünü varın siz hesap edin edebilirseniz… Dolayısıyla beyin kapasitesi üst sınırı olmaksızın artabiliyor ve zihin daha berrak ve üretken, daha hızlı, daha mutlu ve huzurlu hale gelebiliyor tabi ki egonun otomat hükümranlığından kurtulabilirse…
Saniyede yaklaşık 400 milyar bit (en küçük işlem birimi) bilgi giriyor beyne, ancak biz bunun ortalama 2000 kadarını farkedip işleyebiliyoruz. Aslında varlığın hakikat bilgisi her an beyne akmakta, lakin bizim egoya bağımlı beynimiz, otomat çalışan Limbik sistemimizin (bilinçaltı-otonom-iradedışı çalışan sistem) hükümranlığından halas olamadığı için kapasitesinin çok çok altında bilinçaltına teslim (ego boyunduruğunda) yaşıyor…
Beynimiz aslında network sistemiyle çalışıyor. Yani kaba bir sınıflandırmayla; hareket, duyu, konuşma, görme, anlama gibi belli bölgelerle birlikte, planlama, muhakeme, organize etme, karar verme görevi olan ön-beyin ve duygularımızın merkezi olan (Limbik sistem) bölgeler arasında ışık hızıyla network (ağ) tarzında istişareler olmakta ve son karar çıktısı ön-beyinde (frontal-alınlobu) oluşmaktadır. Aslında network içinde network sistemleri vardır ve bunlar sabit (stabil) olmakla birlikte “yeniden inşa” gerçekleşmeye başladığında bu network sistemleri değişmeye başlar, dinamik tarza sürekli gelişir yani nöronlar arasındaki bağlantı sayıları artar ve tabii ki kişi ve çevresi kapasitesinin arttığını farketmeye başlar.
Beynimizde her bir düşünce, davranış ve eylem sırasında ilgili network yapıları aktifleşerek (nöronal ateşleme) ışık hızıyla aralarında istişareler yapar ve giren bilgiye verilecek duygusal veya motor cevabı oluşturacak nörokimyasal (haberci hormon) üretilir.
Beynin çalışma sistemi hakkındaki yukarıda vermeye çalıştığımız temel bilgilerden sonra daha derine odaklanıp, sabit zannettiğimiz “zihinsel şablonumuz” olan tasavvurlarımızın (düşüncenin ana rahmi) nasıl olup da, ”yeniden inşa” ile değişebileceğini hücresel düzeyde, ego ve akleden kalb kavramlarının mihmandarlığında anlamaya çalışalım…
Egomuzu oluşturan benimizin şekillenmesi, anne karnında zigot henüz 39. gündeyken başlamaktadır. Beyinde; hakkında pek fazla bir şey bilinmeyen ve derin yapılardan olan insula bölgesine, zigotun gelişmekte olan tüm vücut organlarından ve göbek-kordonundan annenin duygu-durum ve fiziksel değişikliklerle ilgili kimyasal ve hormonal bilgi akışı girer mütemadiyen. Zigotun kendi organlarından ve anneden sağanak şeklinde gelen bu kimyasal bilgi akışı sonucunda bir data-bank(bir nevi ego-hafızası) oluşur. Zigot büyüdükçe meydana gelen fetüsün bu data-bankında biriken bilgiye göre artık beyin yavaş yavaş kendisine gelen uyarılara ne tür bir cevap vereceğini otomatik olarak öğrenmeye başlar.
Doğum sonrasında bebek büyüdükçe, nasıl besleneceğini, acıktığında etrafıyla nasıl haberleşeceğini, doyunca ne yapacağını, sevgi dokunuşlarına ve sözlerine nasıl tepki vereceğini otomatik olarak bilir. Ve büyüdükçe data-bank, yakın aile çevresi ve akrabalarından modellediği davranış-tepki kalıplarını almaya devam eder. TV-bilgisayar kanalıyla öğrendikleri, yaşadığı olaylar, okul ve sosyal çevresi, öğretmen ve arkadaşlarından modelledikleri de eklendikçe artık ego iyice şekillenir ve beyin sadece bu topladığı bilgilere göre otomatik davranış-düşünce-eylem kalıpları oluşturur. Ve tabi ki yalnızca bunları tek-doğru olarak kabul eder.
İşte atomun parçalanmasından daha zor olan bu yapı ön-yargılarımızın anlaşılmasını hücresel düzeyde izah eder. Kaskatı /esneyemeyen bakış açısının, bu şekillenmiş data-bank bilgisinin (ego-hafızası) değiştirilmesi, bu nöro-kimyasal gerçek yüzden dolayı o kadar kolay değildir.
Önyargılarımızın günlük hayatta bizi nasıl da zora soktuğunu hep pişman olacak davranış-düşünce ve eylem kalıplarına farkında olmadan, otomatik olarak sürüklediğini hepimiz biliyoruz. Ancak çok azımız bunun acı sonuçlarını sorgulayıp değişmeye karar veririz. Bu değişimin zorluğu hücresel düzeydeki daha çok erken başlayan kimyasal kayıtlarımızdan kaynaklanmaktadır, yukarıda bahsedildiği üzere.
İşte “yeniden inşa” olmaya karar verildiği andan itibaren zorluklar başlar. Öncelikle ben/ego bu değişimi zaten çoğumuzda reddettiği için aşırı düzeyde rahatsız olur. Kendini tehdit altında hisseder ve akıl (frontal –alın lobu)dan olumsuz destek alır, yani kendine değişmenin zararları hakkında sürekli telkinatta bulunur. Ve kişiyi tuzağına düşürür (şaki olanlara bed-amelin kolaylaştırılması hikmeti-celal tecellileri).
Oysa değişime karar verenler de ise yine aynı reddediş yine vardır ama aklın muhakemesi ve ikna gücüyle ego/ben/nefs ikna edilir. Yanlış davranış-düşünce-eylemin acı sonuçları vb. gerekçelerin ciddiyeti nefse uzun uzun anlatılır ve kesin-doğru karar, alın lobumuzun(aklın/ irademizin) baskın gelmesiyle “yeniden inşa” değişimine start verilmiş olur.
Muhakeme sırasında (ego ve aklın cedeli sırasında) akıldan kasdedilen aslında her iki durumda da “akleden kalp”dir. Bu latif cevher, beyinde alın lobunu kullanarak biriktirdiği doğru bilgi ve hikmetle egoyu kolayca ikna eder (said olanlara salih amelin kolaylaştırılması hikmeti-cemal tecellileri). İkna edemez onun otomat hükümranlığına girerse “yeniden inşa” başlayamaz ve koza içinde tırtıl olarak yaşamaya mahkûm eder kendini bir ömür boyu (“… Lakin onlar nefslerine zulmederler” hakikati tahakkuk eder).
Daha müşahhas örnekler vermeye çalışalım konunun zihinlerde pekişmesi için: Mesela belli bir kültürde belli damak lezzetleriyle yetişmiş bir insan farklı bir damak zevki olan bir toplumda yaşamaya başladığında veya hastalıkları sebebiyle kendi damak zevklerini terketmesi gerektiğinde nörobiyolojimizde neler olup biter?
Öncelikle ego otomat davranışı gereği hemen reddeder yeni yemek alışkanlıklarını, yeni diyet menülerini… Değişime ayak diremek için akleden kalbi, alın lobundan gerekli çok güçlü sebepleri (kılıfları) alır ve kendi bildiğini yapmaya devam eder. Ancak diyelim bu kişiye hipertansiyon, şeker veya kalp hastalığından herhangi birinin teşhisi konulmuş olsun. Bu kişi uymadığı yemek rejiminden dolayı yükselen kolesterol vb. vesilelerle bir inme (felç) geçirdiğinde zihinsel anlamda ciddi bir darbe alır. Şayet yeni gelen hastalık; onun akli melekelerini bozmayacak kadar hafif ve kendini sorgulayacak kadar beynini sağlam bırakırsa kişi yaptığı yanlışı hemen farkeder ve binbir pişmanlıkla nefsini levmetmeye başlar. Tabi iş işten geçmiştir lakin bundan sonra yapması gerekenleri öğrenmiştir artık. Alın lobunda yaşadığı bu acı deneyimin sonuçları yerini alır ve artık kişi doğru beslenme rejimine geçebilmek için daha sonraki yaşamında nefsini çok daha kolayca ikna eder. Hele rahatsızlık düzelir ve eski haline kavuşursa artık demeyin keyfine, imanındaki artış (databank bilgisi olumlu yönde değişmeye başlar) ihlâsına yansır (akleden kalbi güçlenir) ve Rabbine karşı olan şükran hisleri, giderek artar (mutluluk hormonları artar). Ego biraz daha otomat gücünü yitirir.
Tabi kişinin artık eski yeme alışkanlık ve damak zevklerini bıraktığını farzettiğimizde yani egoya muhalif yaşadığımızda nörobiyolojik yapımızda mutluluk hormonları artıyor (serotonin, endorfin, melotonin) ve stres hormonları azalıyor (tersi de doğrudur yani egoya bağlı yaşam stres hormonlarını yükseltir). Ve dahi bu akleden kalbimizi çok daha güçlü hale getiriyor. Yani frontal (alın) lobumuzun nefsi ikna edebilecek gücü/ikna kabiliyeti artıyor. İşte bu yüzden “hastalık rahmettir” gerçeği hücresel düzeyde tahakkuk eder. Hz.Peygamber’in “mü’minin şu haline şaşarım ki, o her halükârda, kârdadır” anlamına gelen müjdesini hatırlatıyor bizlere… O, “mü’min, bela ve musibete sabreder mükâfatını sonunda alır, güzellikler/nimetler karşısında şükreder ve nimetleri armaya devam eder” gerçeği ile bize en derinimizden muştu veriyor aslında…
Buradan her türlü davranış-düşünce ve eylem değişikliği gerektiğinde neden bu kadar zorlandığımızı hatta çoğumuzun buna niyet bile etmediğini, edemediğini anlayabiliriz… Veya niyet etmekten bile korktuğumuzu…
Aslında “yeniden inşa” eyleminin gerçekte çok kolay olmadığını ama zor da olmadığını anlatmaya çalışıyoruz sadece… Yalnız sistemin işleyişini öğrenirsek egoyu ikna etmek ve doğruya yönelmek elbette çok daha kolay olacaktır. İşte bu yüzden egomuzun (nefs) beyinde hangi bölgeyi, nasıl kullandığına geçmek istiyoruz.
Limbik sistem; beynin yaklaşık %70’ini denetim altında bulunduran, iradedışı otomat davranış-duygu ve düşüncelerimizin ana kaynağı olan çok güçlü bir network ağlarından meydana gelir. Bilinçdışımızı temsil eden bu yapı buzdağının görünmeyen kısmı gibidir. Yazımızın başında izah edilmeye çalışılan data-bank veri bankasının beyinde yerleştiği mekandır. Hafızamızın büyük kısmı bu sistem sayesinde doğru veya yanlış, güçlü veya zayıf çalışır. Kalp-dolaşım, solunum, hormonal denetim, uyku-uyanıklık, rüyalar, hallüsinasyonlar, olumlu-olumsuz her tür duygularımızın dışa vurumu hep Limbik sistemin kontrolündedir.
Ego, kendi varlığının devamını sürdürmek ve yaşatmak için görevlendirilen bir cevher olduğu için son derece güçlü yaratılmış ve ordusu güçlü olan bu Limbik sistemi kullanır. Yetişkinlerdeki 100 milyar nöronun yaklaşık 70 milyarını kendi gücüne kattığı için onun öncelikle nöro-biyolojik olarak bloke edilmesi gerekir. İşte bu görev “akleden kalb”in doğru yönelişine aittir. Yani geri kalan yaklaşık 30 milyar nöronun network ağı ile bu blokaj yapılabilir pekala… Burada kemiyete takılırsanız bu işi çözemeyebilirsiniz. Yani 30 milyar nöron ağı nasıl olup ta 70 milyar nöron ağını altedecek? İşte burada ilimler arası sınırların kalktığını hissediyoruz yine… Yani keyfiyetin, kemiyete galip gelebileceğini biyolojik olarak anlayalım:
Şimdi yine yazının başında verdiğimiz “iki nöron arasındaki bağlantı 10.000’den 1.000.000’a çıkabilir” sözünü hatırlayın. O zaman siz frontal (alın) lobunuzu kullanan “akleden kalb”in; 30 milyar nöron arasındaki bağlantı sayılarını artırabilirseniz, 70 milyarı kullanan limbik sistemi kontrol altına alabilirsiniz (tefekkür, tezekkür, tedebbür, taakkul eylemlerinin hepsi de işte bu nöronal bağlantı sayısını artırarak alın lobunun keyfiyetini-işlem gücünü artırırlar). Ama “akleden kalb”iniz limbik sistemi kullanıyorsa vay halinize… İşte vahiyle zemmedilen “ekseru’n-nas”dan olursunuz. Oysa azınlık olan ve müjdelen bahtiyarlar olan “Ulu’l-elbab”dansanız zaten “akleden kalb”iniz alın lobunuzu kullanıyor ve limbik sistemin otomat hükümranlığından kurtulmuşunuz demektir.
İşte esneyebilme kabiliyeti=Nöroplastisite dediğimiz şey “yeniden inşa”nın ta kendisidir. Sadece Limbik sisteme bağlı yaşayan ve kendi bilinç kozasında kendini hapsetmiş tırtıl-meşrep insanlar asla kelebek olamazlar. Ve dahi işte bu hal üzere yaşayış zaten “başlarına gelenler, kendi elleriyle işledikleri yüzündendir…” hakikatinin zuhuratıdır.
PET (Pozitron Emisyon Tomografi) ve fonksiyonel MRG (Manyetik Rezonans Görüntüleme) çalışmaları; bu otomat –bilinçaltı sistemin, kendi iradeleri kararlarımızdan 6 sn. evvel zaten kişi için karar verdiğini gösteriyor. Yani biz kendimiz irademizle bir şeye karar verdiğimizi zannettiğimizde bile, Limbik sistem kendi data-bank bilgisine göre, alın lobu devreye girmeden 6 sn. evvel kendi kararını veriyor. Aslında bu otomat sistemin günlük yaşamın idamesinde bize çok büyük katkıları var tabi ki. Mesela araba, bisiklet kullanırken, hızlı hızlı alıştığımız günlük ev veya işyerindeki görevlerimizi yaparken, sevdiğimiz bir şiir veya musiki dinlediğimizde oluşan duygularımız, sevinçli veya üzüntülü hallerdeki kalp-solunum-barsak çalışmasının değişimleri… Tüm bu değişimler o kadar hızlı oluşur ki (milisaniye ve daha altında)çoğunun farkında olmayız bile. Üstelik otomat birçok davranış veya düşüncemiz sırasında birçok başka işler de yaparız.
Farkındalık (bilinci devreye sokmak=teyakkuzda olmak) sırasında ise alın lobumuz, limbik sisteme baskın halde çalışır. Asıl marifet zaten, ”yeniden inşa” ile nöroplastisitemizi artırıp gafletten (nefsin boyunduruğundan kurtulup) uyanık hale geçebilmektir (Allah Rasulü’nün tevbe istiğfarının sebep-hikmetlerini hatırlayalım).
Bu Limbik-sistem çok büyük bir nimettir, lakin biz bu sistemin bizi sürüklediği girdapta boğulmadan ancak ve ancak “akleden kalb”imizi güçlendiren frontal lobumuzun baskınlığıyla/aktif faaliyetiyle (istişare, tezekkür, tedebbür, taakkul, tefekkür) selamet sahillerine erişebiliriz.
İfrat düzeyde olan bir çok alışkanlıklarımız (futbol fanatizmi, alışveriş çılgınlığı, obsesif-takıntı hastalığı, internet bağımlılığı, alkol-sigara-uyuşturucu bağımlılığı) hep bu çok güçlü olan Limbik sistemi kullanarak kişiyi helake sürüklerler.
Zaten İslam medeniyet aklını batı-yunan aklından ayıran en temel farklardan biri olan “hedonizm” (hazcılık=zevkperestlik) ile bahsedilen sistemi kullanarak kişiyi her türlü hazza bağımlı kılar. Bu envai çeşit haz sırasında hep aynı nörokimyasal madde tüketilir (yani aynı dar yolda sürekli aynı arabayı kullanmak gibi) ve kişi egosunun her zorlandığı davranış-düşünce ve eylemde gerçekle yüzleşmekten kaçarak bu haz-bağımlı şeylere yönelir ve Limbik sistemin gücüne güç katar (“akleden kalb” artık bu sistem sayesinde egonun boyunduruğuna girer).
Ancak “yeniden inşa” olmaya niyet edip karar vermiş ve gereğini yerine getirmeye çalışanlarda bu zorunlu tek yol zamanla terkedilir ve alternatif yolaklar kullanan farklı nörotransmitterler (haberci hormonlar) devreye girer ve kişi bu sayede sürekli nöronlar arası bağlantı sayısını artırır ve nöro-plastisite (esneyebilme kabiliyeti)ni artırır. İşte yaş ilerledikçe bilgeleşen insanların beyinlerinde olup biten budur.
O bahtiyar kullar, sistemi öldürmeye kalkış(a)mazlar (nefs/ego öldürülemez, ancak ikna edilerek hükümranlığı askıya alınır). İşte bu yüzden “muhakkak ki insanlar hüsrandadır ancak…” âyeti tahakkuk edecek bir hakikattir ve el’an tahakkuk etmektedir?
Şimdi Şems Sûresi’nin 7 ilâ 10. âyetleri ile üzerine yemin edilen nefs cevherinin hikmetine ve onun takva ve fücura meyil ile bize nasıl cennet ve cehennem tohumları sunduğuna daha iyi odaklanabiliriz galiba…
Ve dahi “yeniden inşa”nın hakikat çocuğuna gebe varoluş sancısı çeken mü’min için neden farz olduğu hikmetini kavrayabiliriz…
Yukarıda uzun uzadıya izah etmeye çalıştığımız nöro-biyolojik gerçeği “sözün gücüne” inanan bir önder, birkaç cümle ile bakın nasıl özetliyor… Hintlilerin Mehmet Akif’i sayılan Mahatma Ghandi’nin İsra Sûresi’nin 13. âyetini tefsir eden şu sözlerine “akleden kalp”lerimizi açalım:
“Söylediklerinize dikkat edin, DÜŞÜNCELERİNİZE dönüşür…
Düşüncelerinize dikkat edin, DUYGULARINIZA dönüşür…
Duygularınıza dikkat edin, DAVRANIŞLARINIZA dönüşür…
Davranışlarınıza dikkat edin, ALIŞKANLIKLARINIZA dönüşür…
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, DEĞERLERİNİZE dönüşür…
Değerlerinize dikkat edin, KARAKTERİNİZE dönüşür…
Karakterinize dikkat edin, KADERİNİZE dönüşür…”
Ve berceste…
“VE BİZ HER BİR İNSANIN KADERİNİ KENDİ ÇABASINA BAĞLI KILDIK…” (İSRA, 17/13).

Faydalanılan Kaynaklar
1- Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı KUR’AN, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, Ağustos 2008.
2 - Sultan Tarlacı, Nöroloji Uzm.Dr., BİLİNÇ, Antikçağdan Bilincin Yeniden Keşfine, 1. baskı, İzmir, Haziran 2009.
3- Sultan Tarlacı, Kuantum Beyin: Bilinç Beyin Sorununa Yeni Bilimsel Yaklaşım, 1. baskı, İzmir, Haziran 2009.
4- Deepak Chopra, Prof.Dr., Endokrinoloji: Sırlar Kitabı, (The Book of Secrets (Unlocking the Hidden Dimensions of Your Life), çev: Osman Çeviktay, Omega Yayınları, 2. baskı, İstanbul 2010.
5- Mustafa İslâmoğlu, Hayatın Yeniden İnşası, c.1, Denge Yayınları, İstanbul 2003.

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya