![]() |
| ![]() |
ULUSLARARASI HUKUKSUZLUĞA NAKLEN SUÇÜSTÜ
Yücel OĞURLU
Prof.Dr., Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Gazze Şeridi, dünyadan tecrid edilmiş küçük bir kıyı şeridinde sıkıştırılmış “bir mülteci hapishanesi”. Ağır insani maliyetleriyle devam etmekte olan bu tecrit, Haziran ayı içerisinde “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması”’nı imzalamayan İsrail tarafından yıllardır en ağır şekliyle yürütülüyor.
İsrail Gazze’nin ambargo ile ilaçsız ve aç bırakılması ve savaş uçaklarıyla sivil alanların bombardımanı gibi milletlerarası hukukun yasakladığı her tür yasak yöntemi rahatlıkla uzun süredir uygulamakta. 2008 yılını son günlerinde Gazze'ye yapılan hava saldırılarda çoğu sivil 1400 kişinin öldürülmesi, uluslararası kamuoyunun büyük bir tepki çekmişti ve BM İnsan Hakları Komisyonu, Gazze'de meydana gelen olayları araştırmak üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştu. Kendisi de aslen Yahudi olan Uluslar arası Ceza mahkemesi hâkimi ve hukuk adamı “Goldstone”’nun adıyla bilinen raporla da insan hakları ihlalleri ve hukuksuzluk uluslararası seviyede tescil edilmişti. Fakat anlaşılan o ki, adı geçen ülke kendisini her türlü hukuki bağdan azade ve hukukun üstünde görmeye devam etmektedir ve bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan son olay bu gerçeği teyid etmiştir.
Bir kısmı yabancı ülkelerden, çoğu da Türkiye’den olmak üzere toplam otuzüç ülkeden katılan 600 kişilik yardım konvoyundaki parlamenterler, çocuklar, kadınlar, gazeteciler, insani yardım kuruluşu üyesi STK görevlileri, doktorlar, mühendisler bu yolculukta merhamet ve insanlığın vicdanı adına beraberdiler. Bu, heterojen yapıdaki “gemi yolcuları” insanlık haysiyeti hesabına ve hukuksuzluğu “elleriyle ve dilleriyle” durdurma adına gemilere doldular ve tarihi bir anlam ve misyon taşıyan yolculuklarına başladılar. Bu yolculukta, İHH İnsani Yardım Vakfı'nın Filistin'e gıda ve ilaç yardımı taşıyan gemilerinden Mavi Marmara Gemisi’ne İsrail komandoları tarafından düzenlenen pervasız ve ahlaksız saldırı, zaten son yıllarda tartışmalı olan milletlerarası hukukun varlığı üzerindeki tartışmayı daha da derinleştirmiştir. Bu noktada konuyla ilgili iki hukuki kavram üzerinde yeniden kafa yorma gereği ortaya çıkıyor. Milletlerarası hukuk ve insani yardım (insancıl yardım).
Milletlerarası Hukuk mu, Güçlünün Hukuku mu?
Devletler Hukuku kitaplarında, milletlerarası hukuk (uluslararası hukuk), kısaca “devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen ku¬rallar bütünü” şeklinde tanımlanır. İyimserler tarafından böyle bir düzenleyici hukukun var olduğu ileri sürülse de böyle bir hukukun varlığı; eğer varsa ne derecede bağlayıcı olduğu konularındaki şüpheler her zaman varlığını sürdürmüştür. Yaşadığımız şu dönem ve özellikle son gelişmeler, uluslararası arenada “milletlerarası hukukun” değil, “güçlünün hukukunun” hâkim olduğunu artık hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde yeniden ortaya koymuştur.
Irak, Vietnam, Bolivya, Çeçenistan, Karabağ veya Filistin ayrımı olmadan, Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun haksızlığa karşı “duruş”, insani bir görev ve sorumluluktur. Vicdan ile İnsanlık onuru ve haysiyeti yanında adalet, hakkaniyet ve eşitlik gibi hukukun genel ilkeleri, Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun yaşanan trajedilerle ilgilenmeyi insani duyarlılık gereği zorunlu kılmaktadır. Aslında sayılan bu ilkeler, aynı zamanda insan aklı ve vicdanının da genel ilkeleridir.
Küreselleşen Dünyada güçlü haber ağları, hızlı ve anında haberleşme ve iletişim kanallarının açık olması, uluslararası arenadaki hukuksuzluğun gizlenmesine artık daha fazla fırsat vermemektedir. Bağdat’ın bombalanması, Filistin’de taş atan çocuk veya Ebu Gureyb’teki bir mazlumun sesi; Peru’da Chipas eyaletindeki köylülerin çığlığı, Bamut’lu Çeçen’in; Kunduz’daki sivil Afgan köylüsünün uğradığı bir saldırı; Doğu Türkistan veya Tibet’te yaşanan insan hakları ihlalleri; Şili veya Bolivya’da benzerleri yaşanan olaylar karşısında konuşan “vicdan”, artık “kınama”dan öteye bir işe yaramayan uluslararası hukukun var olmadığını feryat edercesine bağırmaktadır. İsrail, insani yardım gemilerine saldırırken “naklen suçüstü” durumuna düşmüş ve yakalanmıştır. Silahsız insanlara karşı plastik değil gerçek mermilerle, onları etkisiz hale getirmek değil, öldürme amaçlı olarak yakın mesafeden başlarına ateş ederek infaz etmiştir. Çünkü, önyargı çok büyüktür: onlara göre gemidekiler teröristtir ve mutlaka saldıracaklardır. Bu yargısız infazın temelinde, suçluluk kompleks ve paranoyası görülüyor. Bir sivil toplum kuruluşuna terörist veya “politik” anlamda hareket ettikleri suçlamasıyla yapılan eleştiriler, global düzeyde kışkırtılan “İslamafobia”nın bir baskı aracı olarak görevini yerine getirdiğini ispatlıyor. Umulmadık kişilerden, yaşananlar karşısında sessiz kalma, hatta neredeyse onaylamayı barındıran açıklamalar; Basında yaygın bir dezenformasyon ve tevil çabası ilgi çekici.
Bir Birleşmiş Milletler kararına bile gerek duymadan Amerika’nın Irak’a girebilmesi, İsrail hakkında alınan BM kararlarının uygulanmaması; sivillerin içlerindeyken evlerinin buldozerlerle başlarına yıkılması; Ortadoğu’da fosfor ve misket bombalarının kullanılması; Afganistan, Filistin ve Irak’ta sivil köylülerin sürekli “yanlışlıkla” öldürüldüğü iddiası; Filistin’den gelen emzikli, ana kucağındaki öldürülmüş bebek cesetlerinin görüntüleri maalesef uluslararası hukukun olmadığını tekrar tekrar gözümüze sokarcasına haykırıyor. Bir kimsenin kendi mesleği hakkında “yok” ifadesini kullanması çok zordur ve acıdır; fakat bir hukukçu olarak tekrar itiraf edeyim ki böyle bir hukuk artık yoktur; var olduğunu iddia edenler, Dünyanın Güney yarımküresinde bu hukukun geçerli olduğuna dair tek bir örnek göstermekte bile zorlanacaklardır.
Karabağ işgalinin görmezden gelinmesi, bir milyon göçmenin yok sayılması; konu Kıbrıs olduğunda ise Türkiye’nin derhal işgalci sayılması; uluslararası medya ve kamuoyuna servis edilen konularda ise hiçbir hukuki delil yokken Irak’ın ve Afganistan’ın işgalini meşrulaştıracak hukuki dayanaklar türetilmesi, dünyanın neresinde olursa olsun insaf sahibi hiç kimseyi ikna etmeye yetmemiştir ve yetmeyecektir.
“İnsani Yardım” ve “Sivil” Kavramları
Olayın tam olarak anlaşılabilmesi için kavram olarak “insani yardım”ın ne olduğu hatırlanmalıdır. Kavram, insani amaçlarla; insani krizlerin yaşandığı bölgelerdeki insanlara; onların sadece insan olmaları temel paydasından hareketle maddi veya lojistik yardım sağlanması olarak tanımlanabilir. Maddi destek, öncelikle ilaç ve gıdayı kapsar. Lojistik destek ise, insanların insani kriz yaşamasına sebep olan engeller hakkında onları bilgilendirmek ve krizi ortadan kaldıracak sebepler aramak olarak ifade edilebilir.
Bu tanım çerçevesinde, içinde ilaç ve gıdadan başka bir şey olmayan ve tamamı sivil vatandaşlardan oluşan silahsız bir sivil yük gemisinin uluslararası hukuk bakımından ve insani yardım kavramı çerçevesindeki konumu nasıl yorumlanmalıdır. “İnsani yardım” taşıyıcısı konumu tartışmasız olan bir geminin sivil yolcularına yapılan saldırı açık bir milletlerarası hukuk ihlalidir ve İsrail’in bir insani yardım konvoyuna saldırısının mutlaka milletlerarası hukuk, uluslararası ilişkiler ve insani açıdan farklı sonuçları olacaktır.
Savaş hukukuna ilişkin, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, savaş zamanında sivillerin korunmasına ilişkin Sözleşme sivilleri korumaya yönelik bir anlaşmadır. Fakat yine tekrar etmek gerekirse ortada bir savaş değil, tam aksine olayın bir tarafında barış ve insani yardım amacı; diğer tarafında ise, söz konusu silahsız kişilere gerçek mermiler kullanarak onları öldürüp yaralayan eğitimli komando taburlarının saldırısı durmaktadır. Ortada bir savaş değil, tek taraflı bir saldırı olsa da, yine de, Lahey yönetmeliklerinde ve Cenevre Sözleşmeleri’nin I nolu Protokolünde ve uluslararası örf ve adet hukukunda savaş halinde bile sivillere karşı yapılmaması gereken ihlallere bakmak faydalı olacaktır. Buna göre:
“- Sivil nüfusa, onların sivil eşyalarına, insani yardıma ya da barış koruyucu misyonlara doğrudan veya… aşırı bir şekilde sivil hedeflere zarar vereceği ya da sivilleri yaralayacağı ya da tesadüfi olarak can kaybına yol açacağı bilinen saldırılar da dahil olmak üzere sivillere yönelik yasaklanmış her türlü saldırılar… “
Tazminat Yükümlülüğü
Türkiye olağanüstü bir gayretle, Birleşmiş Milletlerden İsrail aleyhine bir “kınama” kararı çıkarmayı başardı. İsrail kendi karasuları dışındaki bir sahaya, uluslar arası sular kapsamında kalan karadan 70 mil uzaklıktaki bir noktaya müdahale etmiş ve dokuz Türk vatandaşını katletmiştir. Saha uluslararası hukuk bakımından bütün dünya ülkelerinin ortak malı olan uluslararası sulardandır. Sivillere karşı silah kullanılması bilinen bütün “savaş hukuku” düzenlemelerine aykırıdır. Fakat bu da ortada bir savaş olmadığından, saldırı savaş hukuku kavramlarıyla da açıklanamayacak kadar saçmadır. “Aşırı güç kullanımı” gibi hukuki terimler de anlamını kaybetmektedir. Çünkü ortada savaşan taraflar ve güç dengesi gibi bir konu da olmadığından güçler arası bir kıyaslama da yapılamaz.
İsrail yukarıda özetlenenler dâhilinde hukuki açıdan; “Uluslararası Haksız Bir Fiilden Ötürü Devletin Sorumluluğu” için gereken isnat, ihlâl, ortaya çıkan can ve mal kaybı ile yaralıların durumu dolayısıyla ispatlanabilir bir zarar ve kusura sahip olarak sorumludur. Bunun için sivil kayıplarına sebep olan İsrail’in tazmin yükümlülüğünün açıkça doğduğunu kabul edilmelidir. Hukukta zararı doğuranın, sebep olduğu zararların maddi ve manevi karşılığını er ya da geç ödeyeceği kabul edilir. Bir hukukçu olarak ya yeni milletlerarası hukukun doğacağını veya hiç istenmeyen şekilde “ihkak-ı hak” kurumunun meşrulaştırılacağını ifade etmek gerekir ki bu da kaos anlamına gelir.
Söz konusu devlet, milletlerarası ilişkiler bakımından da bedel ödeyecektir. Hukuk ve insanlık tanımayan saldırgan ve pervasız eylemleriyle yalnızlaşmasını hızlandırmış; kendi vatandaşlarını daha çaresiz hale sokmuş; psikolojik bunalımını devlet olarak daha da derinleştirerek savunma paranoyasını had safhaya çıkarmıştır. Söz konusu devlet, insani açıdan; dünyanın her köşesinden Müslüman, Hıristiyan ve hatta Musevilerin beddualarına kendisini hedef olarak konumlandırmayı seçmiş; kendi aleyhine yapılan mal boykotlarını meşrulaştırmış; uzlaşmaz ve irrasyonel konumunu pekiştirdiğini dünyaya ilan etmiş; milletlerarası hukuk ve “insani yardım” gibi insancıl kavramlara ne kadar uzak olduğunu perçinlemiştir. Eğer İsrail sürücü ise, onun bineği, sırtındaki sürücüyü insanlık adına atmak; yok sürücü değil binekse, sürücü, bu huysuz binekten kurtulmak zorundadır. Son olay, insancıl bütün sınırları aşarak insanlığın vicdanını ve onurunu çiğnemiştir.
Yeryüzünde insan var oldukça insanlığın ortak aklı ve vicdanı haksızlığa karşı sesini yükseltecektir ve bu sesin mermilerle susturulabileceği zannedilmesin. Bu ses, Filistin’den, Venezuella’dan, Irak’tan, Bolivya’dan, Karabağ’dan, Doğu Türkistan’dan ve dünyanın her köşesinden çıkmaya devam edecektir. Zekâ, tıynet ve psikolojileri gereği etraflarındaki olayları anlayamayanlar olduğu kadar, anlayıp da uluslararası güç ve politikaları ürkek bir şekilde izleyerek bundan nasiplenmeye çalışanlar her zaman olacaktır. Bütün denge politikalarını bir kenara bırakmayı başararak her şeye rağmen karınca misali “maksat tarafımız belli olsun” demeyi seçenler de vardır ve onlar da her zaman insanlığın gerçek “temiz nâsiyeleri” olacaktır. Onlar, insanlığın ortak aklını ve vicdanını reklamla değil, dualarıyla, sözleriyle, elleriyle ve eylemleriyle ortaya koyarlar. İşte “gemi kahramanları”, şehit ve gazileri bu misyonun öncüleridir. Dünya, kendi düşmanı için bile hukuk, adâlet, insanlık ve ahlâk talebi olan ve bu temel ilkeler üzerine kurulu bir medeniyet paradigması değişimine gebedir ve Dünyanın hiçbir köşesinde, insanlığın vicdanının haykırışlarını silah sesleriyle bastırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Ve inşallah bu süreç bütün coğrafyamızın ve insanlığın “ezilenleri” için yepyeni bir başlangıç olacaktır.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.