Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 6 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Toplum Düzenini Sağlayan Altı Prensip - Mehmet SOYSALDI

Haziran 21, 2012 yazan khd

TOPLUM DÜZENİNİ SAĞLAYAN ALTI PRENSİP
Mehmet SOYSALDI
Prof.Dr., Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
msoysaldi@hotmail.com

Her Cuma imamlar, hutbenin sonunda yüksek sesle Nahl Sûresi’nin 90’ıncı âyetini okurlar. Hiç merak ettiniz mi niçin bu âyet her hutbenin sonunda okunur? Acaba halk bu âyetin ifade ettiği manayı anlıyor mu? Bu âyette hangi prensipler bildiriliyor? Bu soruların cevabını sizlere bu kısa yazımızda açıklamayı düşünüyoruz.

Rasulullah (s) Efendimiz bir gün Nahl Sûresi’nin 90’ıncı âyetini, Mekke ileri gelenlerinden ve İslam’ın baş düşmanlarından Velîd b. Muğîre’ye okur. Âyeti dikkatle dinleyen Velîd, “Ey kardeşimin oğlu! Onu bir daha okur musun?” der. Rasulullah Efendimiz âyeti tekrar okur. Bunun üzerine Velîd o kadar etkilenir ki, şu sözler gayri ihtiyari ağzından çıkıverir: “Val¬lahi bu sözlerin bir başka tatlılığı vardır. Doğrusu bunun üzerinde çekici bir gü¬zellik mevcuttur. Üst kısmı meyvelidir, alt kısmı çok bereketlidir. Bu, beşer sözü değildir.”
Kur’an’ın her âyetinin olmasa da bazı âyetlerinin nüzulünün öncesi bazı olaylar olmuştur. Bu olayların akabinde âyetler inmiştir ki biz buna nüzul sebebi diyoruz. İşte bu âyetle ilgili de şöyle bir olay anlatılır:
Allah Rasulü bir gün Mekke’deki evinin avlusunda otururken Osman b. Maz’un ona uğramıştı. Mütebessim bir tavırla yaklaşınca Efendimiz: “Oturmaz mısın?” demiş, o da: “Olur, oturayım” deyip tam karşısına geçmişti. Hz. Peygamber onunla konuşurken birden gözlerini göğe çevirmiş, bir süre göğe baktıktan sonra gözlerini yere doğru indirmiş ve sağ tarafındaki bir tümseğe kadar gözüyle takip etmiş, sonra da orada oturmakta olan Osman’ın yanından ayrılarak o gözünün takıldığı yere gitmiş. Orada kendisine söyleneni anlamaya çalışır gibi başını sallamış. Daha sonra ilk seferinde yaptığı gibi tekrar gözlerini göğe doğru çevirip gözüyle takip ettiği kaybolana kadar gözüyle takip etmiş ve Osman ile birlikte oturdukları yere tekrar dönmüş. Osman:
- “Ey Muhammed, daha önce de sana gelir gider, seninle otururdum, ama bugün yaptığın hareketi daha önce senden hiç görmemiştim” demiş.
Hz. Peygamber:
- “Benim ne yaptığımı gördün mü?” diye sormuş.
Osman:
- “Evet, önce gözlerini göğe diktin, sonra sağ tarafında bir yere indirdin, yanımdan ayrılıp o gözlerini indirdiğin yere gittin. Orada sanki sana söyleneni daha iyi duymak ve anlamak ister gibi başını hareket ettirmeye başladın” dedi.
Hz. Peygamber:
- “Biraz önce sen burada otururken Allah’ın elçisi Cibril bana geldi” dedi.
Osman:
- “Allah’ın elçisi mi?” diye sordu.
Hz. Peygamber:
- “Evet” buyurdu. “Sana ne dedi?” diye sordu.
Efendimiz:
- “Bana: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” âyetini indirdi buyurdular.
Osman der ki: “İşte o anda iman kalbimde yer etti ve Muhammed’i sevdim.”
Osman b. Maz’un anlatmaya şöyle devam eder:
- “Hemen Ebû Talib’e gittim ve gördüklerimi haber verdim. Ebû Talib de çevresindekilere: “Ey Kureyş topluluğu, kardeşimin oğluna tâbi olun, doğru yola ulaşmış olursunuz. Muhammed, söyledikleri sözlerle size ancak mekârim-i ahlakı (güzel ahlakı) emrediyor.” dedi. Allah’ın Rasulü, amcasından bu yumuşaklığı görünce iman edeceğini ümit ederek: “Ey amca, insanlara, bana uymalarını emrediyor da kendin bırakıyor musun? La ilahe illallah de ki, kıyamet günü senin lehine şahadette bulunayım. Ebû Talib ise, Kureyş kadınları beni kınarlar, korkudan bunu söyledi derler. Eğer böyle demeyecek olsalardı, Müslüman olup seni sevindirirdim” demiş, iman etmemekte diretmişti.
İşte Hz. Peygamber’in, çok sevdiği, önemli yardımlarını gördüğü amcasının hidayeti için böyle çırpınışı üzerine: “Elbette sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir” âyet-i kerimesi nazil olmuştur.
İman esaslarından sonra fert, aile ve toplumu fazilet temeli üzerinde yükselten altı prensip, bir bakıma İslam’ın getirdiği hayat düzeninin temelini oluşturur. Bu prensiplerin üçü emir, üçü de nehiydir. Böylece Cenab-ı Hak, günlük hayatımızı kendi rızası doğrultusunda geçirmemizin en kısa ve sağlam yolunu göstermektedir. Allah Teâlâ bu âyette güzel ahlaktan sayılan, dünya nizamını sağlayan üç esası emretmekte; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklamaktadır. Biz ön¬ce sözü edilen bu prensipleri sırasıyla zikredip kısaca açıklamak istiyoruz:
1. Allah Adaleti Emreder
Adalet, “doğru hareket etmek, hakka ve hakikate göre hüküm ver¬mek, eşit olmak, eşit kılmak, her şeyi tam yerine koymak, her hususta ölçülü hareket etmek, hakkı yerine getirmek” anlamlarına gelir ki, zulmün yani haksızlığın karşıtıdır. Muhakkak ki Allah, adaleti emreder. Her şeyi yerli yerinde tutmayı, yerli yerince kullanmayı emreder. Kendinizi Allah’ın yarattığı gaye istikametinde tutmayı ve eşyayı da aynı gaye istikametinde kullanmayı emreder. Şüphesiz adalet mülkün temeli, toplum hayatının güven ve huzuru, fert ve ailenin en sağlam dayanağıdır.
İbn Abbas bu âyetteki adaleti, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet etmek; ihsan ise farzları yerine getirmektir” şeklinde izah etmiştir.
İbni Atıyye diyor ki: “Adalet” emanetleri yerine getirmek hususundaki inançlar, hükümler şeklindeki bütün farzlar, zulmü terk etmek, insaflı olmak ve hakkı vermektir. “İhsan” ise mendup olan (tavsiye edilen, öğüt olarak verilen) her şeyin yapılmasıdır. Bazı şeyler vardır ki, tamamen menduptur. Bazı şeyler ise farzdır. Ancak bunlardan yeteri kadarını yapmak adalet mefhumu içine girer. Yeterli olandan fazlasını yapıp kemale erdirmek ihsan mefhumu içine girer.
İbn Arabî adaleti üç kısma ayırmıştır:
a) Allah’a karşı adil olmak,
b) Kendi nefsimize karşı adil olmak,
c) İnsanlara karşı adil olmak.
Kulun, Kendisiyle Rabbi Arasındaki Adalet: Mümin kişinin Allah Teâlâ’nın hakkını, kendi nasibine tercih etmesi, O’nun rızasını kendi arzusundan önce gözetmesi, yasak¬lardan kaçınması ve emirlerine sarılmasıdır.
Kulun, Kendisiyle Nefsi Arasındaki Adalet: Mümin kişinin, nefsini helake götürecek şeyler¬den alıkoyması; hırs ve tamahkârlığa uymaktan uzak kalması, her hâl ve manada kanaate sarılmasıdır.
Kulun, Kendisiyle Diğer İnsanlar Arasındaki Adalet: İnsanın fedakârlık yapması, hiçbir şekilde hıyanet yapmaması her şekilde insanlara insafla davranması, senden hiçbir kimseye söz ve davranışla, gizli açık hiçbir kötülük dokunmaması, insan¬lardan gelecek belalara karşı sabırlı olunması. Bunun en alt sınırı insaflı dav¬ranılması ve kimsenin rahatsız edilmemesidir.
Bir ülkenin ve toplumun düzeni adaletle mümkündür. İslam medeniyeti hakka ve adalete dayanır, yani haklı olan güçlüdür. Haksız olan kişi o ülkenin ve toplumun en soylu, zengin ve güçlüsü bile olsa mutlaka sorgulanır ve gerekiyorsa cezalandırılır.
Adaletin yerine getirildiği ve hakkaniyetle uygulandığı toplumlarda huzur ve mutluluk vardır. Adaletin hâkim olduğu toplumlar ve devletler varlıklarını çok uzun süre devam ettirirler. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde, kıyamet günü Allah’ın gölgesinde gölgelenmeyi hak eden yedi sınıf insanı anlatırken, ilk sırada “adil yönetici”yi zikretmiştir.
2. Allah İhsanı Emreder
İhsan; güzellik, iyilik anlamına gelen hüsn kötünden alınmıştır. Güzel iş yapmak ihsan olduğu gibi başkasına iyilikte bulunmak da ihsandır. Bu kelime iyi, cömert, hoşgörülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama vb anlamlarına da gelir.
Taberî diyor ki: “Bu âyette geçen ‘iyilikten maksat, Allah’ın emrettiklerini yapmakta, yasakladıklarından kaçınmakta sabırlı olmak, sıkıntılı zamanlarda da geniş zamanlarda da, sevilen hususlarda da sevilmeyen hususlarda da Allah’a itaat etmek ve buna gayret göstermektir. Bu sebepledir ki buradaki “iyilikte bulunmak” ifadesi “Allah’ın farzlarını eda etmek” şeklinde izah edilmiştir.
İhsan, Rasulullah’ın tabiriyle, Allah görür gibi ibadet etmek, kö¬tülük yapana iyilikle karşılık vermek, iyilik yapana daha çok iyilikte bulun¬maktır.
İhsan, gerçekten çok geniş anlamlı bir kavramdır. Her salih amel/güzel iş ihsandır. İhsanı emretmek her işi ve her davranışı kapsar. Böylece ihsanın hayat denizinin tümünü kapsadığı görülmektedir. İnsanın Rabbiyle olan ilişkilerini, ailesi ile olan ilişkilerini, toplumu ile olan ilişkilerini ve bütün bir insanlıkla olan ilişkilerini içine alır. İhsan, kişinin, davranışla¬rına gerçek imanı katarak Allah’ın kendisi ile beraber olduğunu hissedip Allah’ın rızasına uygun davranmasını sağlamaktadır.
İhsan ile adalet arasında şöyle bir ilişki kurabiliriz: Adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise, ihsan da onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumun haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu huzurlu, yaşamaya değer bir hâle sokar. Eğer bir toplumda birey kendi isteklerini yerine getirmekte inat ederse, o toplumun gelişemeyeceği açıktır, en iyi ihtimalle bu toplum çatışmadan uzak olabilir; fakat böyle bir toplumda, sevgi, şükran, cömertlik, fedakârlık, samimiyet, sempati gibi yaşama zevkini geliştiren ve yüce değerlerin oluşmasını sağlayan insanî nitelikler oluşamaz.
3. Allah, Akrabaya Yardım Etmeyi Emreder
Âyetteki “akraba” kavramının, genelde kan bağı ile birbirine bağlı, evlilik bağları ile teşekkül eden yakınlık, aynı ana-babadan gelmenin verdiği bağları ifade ettiği söylenmektedir. Âyette emredilen üçüncü nokta ihsan’ın özel bir uygulaması olan sıla-ı rahim(yakın akrabalara)’e iyilik etmektir. Bu, kişinin akrabalarına sadece iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar içinde yardım etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda kişi servetini de imkânları dâhilinde ve akrabalarının ihtiyaçlarına göre onlarla paylaşmalıdır. Burada, gerekli imkânlara sahip herkesin, kendi ailesinin haklarının yanı sıra akrabalarının payının da gerçek ve kanuni olduğunu kabul etmesi gerektiği emredilmektedir. İlâhî kanun ailede zengin olan her bireyi, fakir akrabaların ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu tutar. İslam, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak tanımlar. İslam, aileyi toplumun önemli unsurlarından biri olarak kabul ettiği için, fakir bireylerin hakkı ilk önce ailedeki zenginler, daha sonra da diğer zenginler üzerindedir. Hz. Peygamber bu noktayı birçok hadiste vurgulamıştır: Bir kimsenin, akrabalıkta yakınlık sırasına göre ebeveynine, karısına, çocuklarına, kız ve erkek kardeşlerine ve diğer akrabalarına karşı görevleri vardır. Bu ana ilkeye dayanan Hz. Ömer, hilafeti döneminde bir yetime birinci dereceden kuzeninin kefil olmasını emretmiştir. Bir başka yetim konusunda da birinci dereceden kuzeni olmadığı için uzak akrabalarını yetime bakmakla görevlendirmiştir. Her bölümün kendi içindeki fakir bireyleri desteklediği bir toplum düşünün! Elbette böyle bir toplum hem ekonomik hem sosyal hem de ahlakî yönden yüce ve saf bir toplum olacaktır.
“Akrabaya yardımda bulunmak ihsan”dandır. Burada özellikle akraba yardımının öne çıkarılışı, onun önemini ortaya çıkarmakta ve pekiştirmektedir. Zira akrabalarımız bizim huzur kaynağımız, teselli dayanaklarımızdır. Onları memnun etmek, şüphesiz rahmet kapılarını açar; onlardan ilgimizi kesme¬miz rahmetin bizden kesilmesine sebep olur. O bakımdan akrabalara iyilik hem ilâhî rahmeti arttırır, hem rızka bereket verir hem de ömrün uzun ol¬masına vesile olur. Bu yardımlaşma aile tutkusundan kaynaklanan bir yardımlaşma değildir. Bu İslami çerçevede, yakından uzağa doğru yayılan dayanışma ilkesinin bir gereğidir.
Yukarıda değinilen üç iyi özelliğe karşılık Allah, hem bireyi hem de toplumu bozan üç kötülüğü yasaklamaktadır. Bunlar:
4. Allah Her Türlü Hayâsızlığı Men Eder
Âyet-i kerimede geçen “fahşâ” kelimesi, aynı kökten gelen “fuhuş” kelimesiyle eş anlamlı olup her türlü çirkin söz ve fiiller için kullanılır. Daha genel bir ifadeyle fahşâ, başta zina olmak üzere edep, hayâ ve iffete aykırı her türlü söz ve davranışı ifade eder. Söz ve davranışlardan yüz kızartıcı ve çok kötü olanları için de bu kelime kullanılır. Fahşânın fuhuş anlamı da vardır ki, genellikle bu anlamda kullanılır ve ırza tecavüz anlamına gelir. Çünkü bu aşırı bir iştir. Saldırı ve aşırı gitmeyi bünyesinde barındırır. Böylece fahşâ kelimesini üzerinde yoğunlaştırır ve fahşâ denildiğinde, özellikle bu fuhuş anlamı kastedilir. Zina, zinaya yol açan, sebep olan bütün söz ve davranışlar; terbiye dı¬şı yaşantılar bu cümledendir. Toplumu kemiren, ülkeyi temelinden sarsan iki büyük felâket vardır: İlki icraat ve yargıda adaletsizlik; ikincisi fazilet duygusunu öldüren, edep ve terbiyeyi dumura uğratan hayâsızlık. Bu iki felâket bir ülkede yaygınlaşıp önü alınmaz bir hâl alınca, o ülkenin yıkılmanın eşiğine geldiğini söylemek bir keha¬net olmasa gerektir.
5. Dinin, Aklın ve Sağlam Örfün Hoş Karşılamadığı Her Türlü Fenalığı, Uygunsuz Davranışları Meneder
Âyette geçen “münker” kelimesi “aklın, dinin ve hukukun kabul etmediği şey” şeklinde tanımlanmaktadır. Münker, genelde insanlar arasında kötü kabul edilen ve tüm ilâhî şeriatlar tarafından yasaklanan her şey demektir. Zira İslam’ın şeriatı fıtratın şeriatıdır. Bazen fıtrat sapabilir, fakat İslam’ın şeriatı olduğu gibi kalır, değişmez. Fıtratın bozulmadan önceki asıl hâlini gösterir. O hâlde iyi karakterli, selim ruhlu, sağlam imanlı bir nesil yetiştirmek isteyen bir toplum, eğitiminin harcına dinî ahlak mayasını, doğruyu gören aklın ışığını, müspet yönlendirici özellikte olan örf ve âdetlerin solmayan rengini katmak zorundadır.
6. Haklara Tecavüzü, Haddi Aşmayı da Men Eder
“Bağy” kelimesi, “azgınlık, taşkınlık, haddi aşmak” manasına gelmektedir. Bu kavram aynı zamanda zulmü, hakkı ve adaleti çiğnemeyi ifade eder. Rezalet, çirkinlik, iğrençlik, azgınlık ve isyan (fahşa-münker-bağy) temeline dayalı bir toplumu ayakta tutmak mümkün değildir. Rezaletin bütün boyutlarıyla, iğrençliğin bütün aldatıcılığıyla ve azgınlığın bütün sonuçlarıyla yayıldığı bir toplum uzun süre ayakta kalamaz.
Zulüm ve haksızlık, adaletin karşıtıdır. O bakımdan her işi ehil ve lâyık olana vermek ve her şeyi gerektiği yere koymak adalettir. Bunun ak¬si bir uygulama zulümdür. Onun için İbn Mes’ud (r) şöyle demiştir: “Allah’ın kitabında en büyük âyet, Âyete'l-Kürsî’dir. Allah’ın kitabın¬da hayır ve şerri en çok toplayıp özetleyen, Nahl Sûresi’nin 90. âyetidir. Allah’ın kitabında tedbirden sonra işleri Allah’a bırakıp ona güvenerek da¬yanmayı en çok yansıtan ise: “Allah kendisinden korkup kötülüklerden sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar ve ona beklemediği yerden rızık verir” mealindeki Talâk Sûresi’nin üçüncü âyetidir. Yine Allah’ın kitabında en çok ümit veren, “Ey Muhammed! De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin” mealindeki Zümer Sûresi’nin 53. âyetidir.”
Evet, işte Allah’a ihsanı, Allah’ı görüyormuşçasına ona kulluğu, sürekli onun kontrolü altında olduğunuzu unutmadan bir hayat yaşamanızı emreder. Ana babalarınıza karşı, çoluk çocuklarınıza karşı, akraba ve tüm insanlara karşı münasebetlerinizi kendi istediği gibi ayarlamanızı emreder. Yakınlarınıza, akrabalarınıza karşı sahip olduklarınızdan vermenizi emreder. Cömert olmanızı, paylaşmadan yana olmanızı ister.
Allah fahşadan, münkerden ve azgınlıktan, haddi aşmaktan, Allah’ın sınırlarını tecavüzden, Allah’ın yasalarını çiğneyip kendi heva ve hevesleriniz istikametinde bir hayat yaşamaktan da nehy eder. Tüm kötülüklerden, hayâsızlıklardan, ahlaksızlıklardan ve aşırılıklardan sizi men eder. Umulur ki düşünüp öğüt alır, Allah’ın bu uyarılarını hafızalarınızda canlı tutup hayatınızı bunlarla düzenlersiniz, Allah için bir hayat yaşarsınız.
Âyetlerden Çıkarılan İlkeler:
1- Kur’an “adalet” ilkesini getirmiştir. Bu ilke, her birey, her toplum ve her millet için insanlar arası ilişkilerin dayanacağı, değişmez ve sağlam temel bir ilkedir.
2- İyi ve güzel davranmak insanlar arasında huzur ve güven ortamını sağlayan bir davranıştır. Böylece toplumun düzeni de sağlanmış olur.
3- Yakın akrabaya ve muhtaçlara yardım etmek, Allah’ın müminlere bir emridir. Bu emir yerine getirilince insan hem Rabbinin rızasını kazanır hem de insanların sevgisini kazanır.
4- Allah fahşadan, münkerden ve azgınlıktan, haddi aşmaktan, Allah’ın sınırlarını tecavüzden, Allah’ın yasalarını çiğneyip kendi heva ve hevesleriniz istikametinde bir hayat yaşamaktan da nehy eder. Her türlü kötü, çirkin söz ve davranışı yasaklar.
Sonuç itibariyle söyleyecek olursak; şu kısacık ama birçok anlam yüklü âyette geçen sadece üç emir ve üç yasağı samimiyetle yerine getirseydik insanlığın içinde bulunduğu durum nasıl olurdu acaba?
Rabbim bu mükemmel prensipleri hayatımıza geçirip sosyalleştirmeyi nasip etsin. Tüm insanlara karşı bu ilahî gerçekleri canlı hale getirme bilincini ve azmini bize versin.
Ne mutlu hayatını Allah’ın buyrukları doğrultusunda düzenleyip yaşayanlara!

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya