Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 5 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Röportaj: Mustafa İslamoğlu İle "Kur'an'ı Anlamak" Üzerine - Fatih Okumuş, Fethi Güngör, Murat Aydın

Ekim 18, 2010 yazan khd

Mustafa İslamoğlu ile “Kur’an’ı Anlamak” üzerine…
Söyleşenler: Fatih Okumuş, Fethi Güngör, Murat Aydın

Gerekçeli meal-tefsir “Hayat Kitabı Kur’an”ın müellifi Mustafa İslamoğlu Hocaefendi ile vahiy konulu sayımız için yaptığımız söyleşimizin bir devamı ve mütemmimi olmak üzere Kur’an’ı anlamak konulu söyleşiyi Kur’ani Hayat dergimizin 14ncü sayısında yayımlıyoruz. Vahyi anlama çabasında tefsir ve te’vil anahtar kavramlar. Biz de söyleşiye bu iki kavramla başlamak ve İslamoğlu Hoca’nın bu iki kavramı nasıl anladığını anlamakla başlamak istedik. Acaba Hayat Kitabı Kur’an, öncelikle tefsire muhtaç bir kitap mıdır; yoksa hayatı, insanı ve hadisatı tefsir eden bir hitap mıdır? Yüce Kitap, İlahi hitap tesirin nesnesi midir; yoksa öznesi mi? Şimdi kulak kesilme zamanı:

Tefsir ve Tevil

Muhterem Hocam, Kur’an-ı Kerim müfessir midir, müfesser midir, tev’ilin ve tefsirin sizce tarifi nedir?

Hiç şüphesiz ki Kur’an her ikisidir de, ama öncelikle müfessirdir. Müfesserliği sonradan gelir. Fakat tefsir tarihimiz, müfesserliğini müfessirliğinin önüne almıştır. Aslında müfessirdir. Kendisi de bunu söyler zaten. Haza beyanun linnas… Beyan iki manaya birden gelir. Hem bildiri ileti manasına, hem de tefsir açıklama manasına… Dolayısıyla Kur’an insanlık için hem bir bildiridir hem de bir açıklamadır. Beyanın açıklama manası aslında Kur’an’ın müfessir oluşuna tekabül eder. Kur’an müfessirdir; öncelikle müfredatı bunu verir. 86 tane tekil âyet kelimesi geçer Kur’an’da. “Ayatun min ayat” formuyla gelen üçü hariç gerisinin hiçbirisi Kur’an’daki âyeti kastetmez. Hepsi de kâinattaki âyetlerdir. Varlık âyetlerini kasteder. Dolayısıyla burada Kur’an’ın o âyetleri açıklayan bir tefsir olduğunu görüyoruz. Varlığı, kâinatı, hakikati açıklayan bir tefsir olduğunu görüyoruz. Varlığın ve hakikatin tefsiri yani… Hatta Kur’an sadece dışındaki varlığın müfessiri değil kendi içindeki âyetlerin de müfessiridir. Mesela medeni âyetler, Mekkî âyetlerin müfessiridir. Fürû’ âyetleri usûl âyetlerinin müfessiridir. Dolayısıyla Kur’an önce müfessir olarak görülmelidir, yani tefsirin nesnesi değil
–mef’ul değil- tefsirin öznesi yani failidir. Fail-i hakikisidir hatta… Bu manada Kur’an’ın ilahi kelam oluşunu da göz önünde tutarsak, aslında Rabb’imiz fiili âyetleri kitabı, kavlî kitap ile tefsir etmektedir. Yani müfessir aynı zamanda Halık-ı Hakiki’dir. Onun için Kur’an öncelikle müfessirdir.

Muhkem âyetler müteşabih âyetleri tefsir ediyor… Kur’an-ı mübin terkibine sizin mealde verdiğiniz çift yönlü mana da bunu destekliyor.

Ebane hem lazım hem müteaddi… Hem içinde, özünde açık, hem de açıklayıcı…

Hem temiz hem de temizleyici su gibi…

Eyvallah… Mübin oluşu tartışmasız… Mübinliği sadece muhkematta değil, müteşabiahta da mübindir. Peki müteşabihattaki ibare nedir? O da muhkematttır. Dolayısıyla Kur’an bir bütün olarak ele alındığında mübin olduğu anlaşılır. Parça parça mübin olduğu anlaşılmaz. Mübinlik iddiası Kur’an’ın tamamına yöneliktir, parçasına değil. Onun için Kur’an’ın tümünü bir âyet gibi okumak, bir âyeti de Kur’an’ın tümü gibi okumak… İstikra budur zaten. Bu manada tefsir nedir sualinin cevabı…

Tev’ilin ve tefsirin sizce tarifi…

Tefsirle ilgilenen kişi sayısınca tefsirin tanımı ortaya çıkıyor. Biraz da sizin tefsirden ne anladığınıza bağlı olarak tarif değişiyor. Gerçi Cemil Meriç “Her tarif bir tahriftir” demişse de bu da bir tahriftir aslında. Yani tarif olmadan yürüyemeyiz. Tarif olmadan irfan olmaz, marifet olmaz, ma’rif olmaz. Onun için tarif yapmak zorundayız. Bu fakire göre tefsir; “Mananın kaynağından muhatabına taşınırken yolda uğradığı anlam kaymalarını kazalarını telafi etme işlemidir.” Bu fakir tefsiri böyle görüyor.

Tefsir; aslında çalkalayıp yağ çıkarma işlemi değildir, bu fakire göre. Çalkaladıkça çıkan yağ meselesi değildir onun için. Tefsir, kaynaktaki manayı kazanmak için yoldaki kazaların kaybını önlemektir. Onun için hedef kaynak, kaynağından çıkıp hedefine varırken yolda hangi kazaları geçirmiş? Mana, lafız hangi kazalara uğramış? Bunları tespit etmek, uğradığı bu kazalar sonucunda anlam nasıl kaymış? Şişerek mi kaymış, fazlalaşarak mı kaymış, azalarak mı kaymış?

Ama şimdi burada çalkalayıp yağ çıkarmaktan söz ederken sanki tefsir tarihine bir gönderme yapıyor gibisiniz.

Murad-ı ilahiyi anlamaktır tefsir. Tefsir sizin ona anlam idhal etmeniz, yani bir şey çıkar da ne çıkarırsan çıkar demeniz değil. Tefsir murad-ı ilahiyi anlamaktır. Murad-ı ilahiyi anlamak ise vahyi ilk indiği andaki ilk muhataplarının anlayışını göz önüne alarak vahyin nüzul ortamını asla gözden ırak tutmadan anlamaktır. Bunun için de anam kayıplarını ve kaymalarını dikkate alarak tefsir yapmak esastır, odur tefsir, öteki tefsir olmaz.

Hocam tefsir ve tevil kelimeleri arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz? İbn Abbas’ın ben onlardanım dediği râsihûn gibiler dışında Kur’an’da zaten var olan bir meseleyi herkes göremiyor.

Zaten tefsir ve tev’il kelimelerin kökünde bu var. Yani tefsir kelimesi el-fesr, bu ihtimal manasına gelir Arapçada… Yani deney… Yani laboratuara verdiğiniz, hekimlere gidince sizden alınan kan örneği bunu tahlil edilip size verilmesi. Fakat tevil öyle değil. Dolayısıyla tefsirin konusu muhkemat, tevilin konusu müteşabihattır (bunu da ilk kez siz söylettiniz bana). Çünkü o âyet-i kerimede vav ile atıf mı kastediliyor yoksa iptidaiye mi? Ben oraya noktalı virgül koymuşum, yani nokta da var virgül de var (gülüşmeler). Rusûh sahibi olanlar ise bu Rabb’imizdedir, biz O’na iman ettik derler. Yani bu daha evvel geliyor fakire. Ben onun için kelimelerin etimolojisinden de yola çıkarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tefsir muhkematla, tevil müteşabihatla… İçine mecaz girmişse tevil lazım, istiare girmişse tevil lazım, ama muhkemse tefsir lazım. Yani daha doğrusu tefsir bir yerde İslam’a, te’vil imana benziyor. Te’vil; mananın içine dalmak, tefsirse; mananın dışarıdan kavrandığı etkilenmeleri hesaba katarak tek manaya, asıl manaya ulaşmaktır. Yani mananın dış şartlara maruz kaldığı yerlerde tefsir, mananın yüreğine girip manayı orada üretmek ise tevildir.

Burada şöyle küçük bir soru daha çıkıyor; muhkematla müteşabihat çok kesin midir yoksa kişiye göre çapa göre değişmekte midir?

Şimdi avama göre müteşabih olan âlime göre, havasa göre muhkem olabilir. Âlime göre müteşabih olan, Rasulullah’a göre muhkem olabilir. Müteşabihat üç şeyden kaynaklanır; hatipten, hitaptan, muhataptan… Hatipten müteşabihlik olmaz, çünkü Allah ne söylediğini bilir, kastını bilir. Dolayısıyla geriye iki şık kaldı; ya hitaptan ya muhataptan kaynaklanan… Hitaptan kaynaklanan müteşabihat, bunu giderme tutma ile mümkündür. Lafzı, manayı, bediyi, beyanı, meaniyi, maksadı, nüzul ortamını vs. gerekli ilimleri bilmek lazımdır. Peki muhataptan kaynaklanan; onun aklı, akıl seviyesi, derecesi, ilmi, birikimi, ihlası, imanı, izanı, irfanı, ikanı ve tüm bunlar muhatabın anlamasını etkileyen sebeplerdir.

Bir âyete ihlâs ile yaklaştığınızda âyet size yüreğini açar, bir âyete ihlas ile yaklaşmadığınızda âyet size ancak ayağını açar. Yani bir âyete iman ile yaklaştığınızda o âyet size çok özel şeyler söyler, bir âyete iman ile yaklaşmadığınızda âyet size bazı şeyleri söylemez. Onun için yani müteşabihlik kala kala iki kaynağa indi; hitaptan ve muhataptan…

Modern çağda Kur’an-ı Kerim’i anlama problemleri

Hocam tarihselcilik de dâhil olmak yanlış anlama konusu yeni değil. Fakat günümüzde modern zihnin ürettiği yepyeni anlama problemleri yok mudur?

Kesinlikle var.

Örnekler verebilir miyiz?

Modern zihnin ürettiği yepyeni anlama problemlerinin olması da anlaşılabilir bir durum aslında. Çünkü adı üstünde modern zihin diyoruz. Modern zihin bir kopuşun eseridir. Gelenekten kopuşun. Aslında insanlık aklından modern aklı ayıran en bariz özellik kopuştur. Modern zihin onun için artık tecrübeyi değil bakınız imajı öncelemiştir. Modern zihin vizyoniktir. Modern zihin sima-ı değil görüntüyü esas almıştır. Modern zihin hayrı değil, hazzı öncelemiştir. Modern zihin şahsiyeti değil, bireyi öncelemiştir. Buna daha pek çok şeyi ilave edebilirim. Bu kadar farklı değişken varsa ortada modern zihnin modern anlama problemlerine duçar olması da gâyet anlaşılabilir bir şey. Onun için modern zihin eğer Kur’an’la inşa olmamış bir biçimde karşı karşıya geldiğinde bakıyorsunuz Kur’an’a İncil muamelesi yapıyor. Camiye kilise muamelesi yapıyor ve dolayısıyla da İslam’a da Hıristiyanlık muamelesi yapmaya kalkıyor modern zihin. Bakın bunun adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Süleyman da olabiliyor efendim. Demirel’ini söylemeyeyim. Bu nereden kaynaklanıyor. Modern zihinle yaklaşıyor. Onun için, Tıbî’den başlayıp ta Arkun’a kadar birçok örneğini verebiliriz bunun. İşte modern zihni veri olarak, çıkış noktası olarak alıp Kur’an’a yaklaşmaya çalıştıklarında, kalkıştıklarında bu problemle yüzyüze geliyorlar. O zaman kitaba uymak değil, kitabına uydurmak gibi bir problem çıkıyor ortaya. Fakat şunu da söyleyeyim, modern zihinle Kur’an’a yaklaşmak başka bir şey, kendi çağımızın insanı olarak, her çağın ürettiği modernlik vardır. Bundan bin yıl evvelinin de modernliği vardı. Allah Rasulü kendi çağının moderniydi. Çünkü atalar yolunu reddediyordu. Ve müşriklerde, onu reddedenler de ‘sen atalarımızın yolunu reddettin’ diye suçluyorlardı. Ve o akılları karanlıktan aydınlığa çağırıyordu. Mine’z-zulumati ile’n-nûr. Bu tırnak içinde aslında kendi modernliğini, kendi rasyonelliğini üretmesidir Kur’an’ın. Bunu unutmayalım. Bizim kendi şimdi ve buradamızdan Kur’an’ın, yani vahyin kaynağına bir yol açma çabamız bir modern çaba, modern zihin çabası değildir. Bir sorumluluktur. Bizden öncekilerin mükellef olduğu şeyle biz de mükellefiz. Bunu yapmamız modern zihnin bir eylemi olarak değil, mü’minin bir vazifesi, Kur’an’a karşı bir teşekkür borcu olarak algılanmalı.

Kur’an’a İncil muamelesi yapmak ne demektir hocam?

Kur’an’a İncil muamelesi yapmak şu demektir. İncil’i hermenötik bağlamında bir yapı çözümüne tabi kıldılar. Yapı çözümüne tabi kılınca İncil’i İncil’in sahibinden daha iyi anlama iddiasıyla ortaya çıkıp tabiri caizse anlam idhal ettiler bu sefer. Yani İncil bir metin olarak kaynağından hedefine bir anlam taşımıyor aslında, siz nasıl anlarsanız anlamı odur demeye getirdiler anlatabiliyor muyum? Bu durumda anlam kalmadı.

Yani murad-ı ilahi kalmadı. Metnin muradından söz edemez olduk.

İşte bu...

Tarihselleştirme ya da bilimselleştirme de bu problemlere örnek verilebilir mi? Modern bilimle açıklama. Uzay âyetleri gibi.

Eyvallah. Bunu böyle söyleyeceğim. Fakat burada bunu söylememin getireceği faydadan daha çok bu genellemeler yoluyla vereceğim zarardan korkuyorum. Çünkü bu genellemeler yapıldığında bir tefsirde veya bir mealde bir hadiseyle delalet bahsinde bakın biz delaleti kaça ayırıyoruz. Lafzın delaleti, mananın delaleti, delaletin delaleti, işaretin delaleti diye ayırıyoruz. Buna aslında maksadın delaleti diye ilave delaletlerde eklemek lazım. İşaretin delaletini dahi delalete dâhil etmişsek, bir işaret görsek, bir nevi bir benzerlik görse de bir müfessir, bir meal sahibi, orada bir bilimsel buluşla bir irtibat kursa hah gördüm, baktınız mı? Böyle tehlikeye düşmemek ve okuyucumuzu da düşürmemek için temkinli konuşmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Anlama problemi bağlamında kıraat farklılıklarını da sormak istiyorum?

Ubey hadisini kısaca söyleyeyim. Kıraat farklılıkları aslında hakikaten üzerinde durmamız gereken bir meseledir.

Mutevatir olduğu kabul edilmiş 7 ya da 10 kıraatin.

Aslında baktığınızda kıraat meselesi içinden çıkılmaz bir meseledir. Ama bir başka açıdan baktığınızda birçok sebebi olan, sebepleri de haklı olan bir mesele. Mesela Kur’an nazil olduğunda Arap dilinde hareke ve nakş yok. Noktalama da yok. Kaf’ın üstünde iki nokta yok. Be’nin altında tek nokta yok. Te’nin üstünde iki nokta yok. Se’nin üstünde üç nokta yok. Be, te, se, aynı yazılıyor. Ye’de aynı yazılıyor. Dört harf de aynı. Hadi ayırın. Daha başkaları da var. Yarım yarım ortada yazıldığında, başta yazıldığında hepsi öyle geliyor. Hadi içinden çıkın. Rakş’ da yok. Hareke de yok. Bu bir. Mesela bu manada çok ilginç bir örnek verebilirim. Endülüslü büyük müfessir Ebu Hayyan el-Bahru’l-Muhit’te akademide talebelerime okuturken tahtaya yazdırmıştım. Atın çocuklar demiştim. Malik kaç kere okunur. Kaç çeşit okunur diye. Atacaksınız demiştim. Attılar, attılar ama yine tamamını atamadılar. Dolduramadılar. Maliku, malike, malike ref’, nasb, cerr, onu hadi geçtik. Ancak dokuza kadar çıkabildiler. Ebu Hayyan’sa meşhur 14 okuyuş sayar. Anlatabiliyor muyum? Meşhur hem de. Bu nedir? Bunlara izin veriyor. Peki, bunlar vahyin manasını değiştirir mi? Hayır. Hakikaten değiştirmez. Hatta zenginlik katıyor gibi efendim. Yine Enbiya 4. Kufe okulu kâle okumuş. Âyetin başındaki. Ama Medine, Basra ve diğer okullar kul okumuşlar. Çünkü iki okumaya da o ilkel yazı müsait. Lehçeden dolayı da bazen olabiliyor. İki lehçe arasında fark oluyor. O fark bakıyorsunuz okumaya yansıyor, kıraate yansıyor. Bazen kolaylıktan dolayı oluyor. Ke’l- ‘ihni’l-menfuş’u söyleyemiyor. Kessüfül menfüş diyor. Yani ıhn süf’tür diyor veyahut pamuktur. Öyle diyor. İhdinassıratal müstekım’e, en çok da sıratelmüstekım de olduğu gibi. Yani kıraat zannedilen tefsirlerde kıraat zannediliyor. Hafizû alesselavati vessalatül vusta’da vesselatül arz tefsiri ibaresi kıraat zannedilmiştir. Mesala Ahzab Sûresi’ndeki ve ezvacühü ümmehetühüm ve hüve ekül lehüm tefsiri cümlesi düşülmüş sahabe tarafından bunu kıraat zannedenler çıkmış. Şaaz kıraatler var mesala burada ciddi bir problem olarak. İnnema yahşallahe min ibadihil ülema, yahşellahü yani “kulları içinde Allah’ın kendisinden haşyet duyduğu sadece âlimlerdir” şeklinde bir kıraat kıraat olmamalı. Olamaz. Bunun gibi şeyler. Mesela tenzih kaygısıyla yapılmış tasarruflar var. Haza sıratun aleyye müstekım. Hicr Sûresi’nin 41. âyetindeki aleyye. Allah’ın üzerine herhangi bir vücubiyet olamayacağı için aleyye pek yakışmadı, burada tenzih lazım ileyye. Bu gibi tasarruflar da olmamalı. Merdud tasarruflardır. Mezhebî kaygılarla yapılmış, reddedilmesi gereken şeyler. Mesela Yunus 26’da Lillezine ahsenü-l hüsna ve ziyade oradaki ziyade rü’yetullah olarak neredeyse eşitlenmiş. Oysaki tefsir tefsirdir. Mealde bile biz bunu görüyoruz. Mealin içine girmemeli bu. Bu bir tefsirdir. Şia’da da buna benzer kıraatler görüyoruz: Veltekün minküm ümmetün yerine veltekün minküm eimmetün: “içinizden biri olsun” yerine “içinizden imamlar olsun” şeklindeki okuyuşta olduğu gibi. Bunlar olmamalı. Tasavvufun mesela, meşreblerin kattığı şeyler var. Tasavvufdaki zikir ıstılahı daha sonra oluşmuş. Taha 124. âyette vemen a’raze an zikri’deki an zikri Kur’an’dır. Açıktır. Ama zikri tespihe çevirirsen o zaman lehü maişeten danken’deki maişeyi bugünkü maişet olarak anlarsan, dolayısıyla “kim tesbihten yüz çevirirse ona dar bir geçim yani fakirlik...” İyi de adamın zikirle hiç alakası yok, ama adam dünyanın en zengini. Nasıl açıklayacağız bunu? Maişeti dar bir hayat alanı, bakış açısı, tek dünyalı bir hayat alanı, çift dünyadan kopmuş tek dünyaya mahkûm olmuş olarak anlıyor. Dünyaya daracık bir yerden bakıyor. Sadece maddenin gözünden bakıyor. Böyle muhteşem bir anlam nasıl kaçıyor bakın. Dolayısıyla anlama probleminin bir boyutu aslında bu.

Hocam, kıraatlerin daha çok sorunlarına işaret ettiniz. Zenginleştiren yönüne değinecek olursak ne gibi örnekler verilebilir?

Başta vermiştim aslında. Maliki yevmiddin. Biraz öyle oldu da. Aslında olumlular problem olmadığı için problemleri konuştuk.

Bizzat tefsir ilminin sebep olduğu, yol açtığı anlama problemleri yok mu? İsrailiyat gibi.

Var. Var. Doğrusu tefsir ilminin yatağına yabancı maddeler karışmış. İbn Haldun çok güzel bir tespitte bulunur Mukaddime’nin tefsir bölümünde. “Arabistan’ın Hıristiyanları bu zümrenin bedevileriydiler” der. Çok güzel bir tespit olarak gelir bana. Müslüman olduklarında da kendi zümrelerinin bedevileri olarak Müslüman oldular. Ve Müslümanlar onlara kendi zümrelerinin en iyileri gibi muamele ettiler. Ama böyle muamele etmekle doğru yapmadılar.

Avrupa’daki göçmenler gibi.

Gibi, çok güzel. Avrupalı İslam’ı onlarda gördüğünde İslam bu zannederse doğru mu olur? Dolayısıyla onların getirdiği tüm rivâyetleri esah zannettiler, sahih zannettiler ve aldılar. İşte bu rivâyetlerle dolduğu için dün ve bugün problemleri yaşıyoruz manasına gelen bir tespitte bulunmuş İbn-i Haldun. Gerçekten doğru bir tespit. Yani anlama probleminin bir kısmı da zaman içerisinde ıstılahlaşan kelime.

Kelimeler üzerine anlama problemine...

Buna birkaç örnek verebilir miyim? Mesela Taha Sûresi’nin 124. âyetinde; Vemen a’raze an zikri ki biraz önce de verdik bu örneği. Zikir Kur’an’dır. Tasavvuf ıstılahına taşınınca âyet anlaşılmaz oldu. Mesela Ahzab Sûresi’nin 56. âyeti; İnnellaha vemelaiketehü yüsallüne alennebiy. Ordaki yüsallüne, yakraune veya yetlûne’s-salavete şeklinde anlaşıldı. Hatta bazı meallerde bunu aynen gördüm. Salavat okurlar diyor. Oysaki bir fiildir. Fiili yapmaya davet ediliyor. O da destektir bizce. Çünkü kelimenin aslı odur. Mesela Tevbe Sûresi’nin 120. âyetinde. Felevla nefera min külli fırkatin minküm taifetün li yetefakkahü fiddin. Her fırka cumhur cemaat Medine’ye akmasaydı da içlerinden bir taife dinde derin anlayışa... Liyetefekkahu’yu fıkıh tahsil etmeleri için diye çevirmiş mealcimizin bir tanesi. Fıkıh oysaki hicri 3. yüzyıla kadar ıstılahlaşmamıştı o manada. Ve kullanıldığında da sahabe tarafından bu manada kullanılmıyordu. Kur’an’ın kullandığı derin anlayış derin anlama olarak kullanılıyordu. Bunun gibi Ma’ûn Sûresi’nin 4. âyeti mesela. Feveylün lil müsallin. Şimdi sûrenin başı dini yalanlayanlardan bahsediyor. Yani zaten âyetlerin, sûrenin iniş sebebi de bilindiğinde müşriklerden bahsediyor. Müşriklere namaz kıldırıyorsunuz. Eğer Kur’an’da gördüğünüz her müsalli her salatı eşittir namaz diye başladığınızda işi kaybettiniz. Yani Kur’an’da gördüğünüz her salat namaz değildir. Salat’ın 18 anlamı var. Bu manada burada feveylün lil müsallin’de yazıklar olsun namaz kılanlar değil. Orda namazında içinde olduğu ibadetler. Eğer ibadetle hayatın arasını koparıyorsa, yetimi kahrediyor. Açı doyurmuyorsa, gözetmiyorsa. Yazıklar olsun böylesinin yaptığı ibadete. Müslüman da olsa yazılar olsun, hıristiyanda, Yahudi de olsa. Kendine ne ad verirse versin. Yani bu aslında. Ama bunun ibadet manasını göz ardı ettiğinizde anlamsızlaşıyor gibi.

Kur’an-ı Kerim’in şahsiyeti ve toplumu inşasında karşılaşılan en önemli sorunlar nelerdir?

Kur’an’ı Kerim’in şahsiyeti ve toplumu inşasında karşılaşılan en önemli problem aslında Kur’an’ı tasavvur biçimimiz. Kur’an tasavvurumuz, vahiy tasavvurumuz, vahye nasıl yaklaştığımız, nasıl baktığımız. Biraz önce nesneleşme dediğim şey de o işte. Kur’an şahsiyeti ve toplumu inşa ederken siz Kur’an’ın eline kendinizi ne kadar, nereye kadar teslim ediyorsunuz? Ve Kur’an inşa edermiş gibi yaparken aslında siz Kur’an’ı mı inşa ediyorsunuz? Kur’an’lar mı inşa ediyorsunuz? Yani kitaba mı uyuyorsunuz, kitabına mı uyduruyorsunuz, problem burada. Onun için şahsiyeti ve toplumu inşa ederken öncelikle ferdin Kur’an’a yaklaşmada bir vahiy tasavvuru olması lazım. Bu vahiy tasavvuru da Kur’an tarafından inşa edilmiş olması lazım. Vahiy ilahi bir inşa projesidir. Eğer böyle yaklaşmazsanız siz vahyi ölü kitaplar mezarlığına göndermiş olursunuz. Eğer siz vahye böyle yaklaşmazsanız inşa edici, hayat veren, -Kitab’ın kendisi böyle diyor: lima yuhyikum, Allah ile Rasulü’nün diriltici davetine icabet edin diyor, oradaki lima yuhyikum nedir? Bu vahiydir. Demek ki, vahiy diriltirmiş. O halde, vahye ölü metin muamelesi yapan vahyi bizzat öldüren demektir. Vahye karşı cinayet işlemektir bu. İşte bizim temel sorunlarımızdan biri budur.

İkincisi, Kur’an’ın şahsiyeti ve toplumu inşasında ikinci yaşadığımız problem bizim özellikle içinde yaşadığımız toplumların maalesef tarihsel süreç içerisinde geleneğin ağır baskısına maruz kalmış olması ve Kur’an’ın her an yenileyen her an tazeleyen her dem canlandıran o hayatına talip olmamış olması. Bu da İbn Haldun’un tıpkı siteyi, medineyi tarif ederken medeniliğin yani umranın giderek bir toplumu tefessühe sürüklediğini, yani umranın aynı zamanda bir toplumun ölümünü de kendi içinde getirdiğini söylemesine benziyor. Bu bir kısır döngü müdür, bir paradoks mudur, bir kader midir? Ne diyeceğimiz, nerden baktığımıza bağlı; ama ilginç olan da şu ki, Kur’an’la yola çıkıyorsunuz, Kur’an’la inşa oluyorsunuz, Kur’an’la büyüyorsunuz, Kur’an’la medeniyet kuruyorsunuz, Kur’an’la disiplinler geliştiriyorsunuz, Kur’an’la devlet oluyorsunuz, Kur’an’la fütuhat yapıyorsunuz fakat bütün bunları elde ettiğiniz Kur’an’ı bütün bunları elde ettikten sonra ihmal ediyorsunuz, arkaya atıyorsunuz. En basit ifadesiyle bu vefaya sığmaz.

Hocam şimdiye kadar problemlerden bahsettik. Son olarak da çözüm ve tekliflerinizden bahsetmek istiyoruz. Sizin icma’u ulumiddin konseptiniz var. Veya Kur’an tefsirinde lafız, mana, maksat dengesi var.

İcma’u-l ulûm. Eyvallah. Bilim dindir, din bilimdir. Bunun ikisinin ayrılmasını ben doğru bulmuyorum. Bilim dediğimiz şey eğer varlıkla ilgileniyorsa, varlık Allah’ın âyetidir.

Lafız-mana-maksat ilişkisinden bahsettiniz. Anacak, ‘bu kadar problemlerden bahsetmişler de çözüm sunmamışlar’ demesinler diye, ne dersiniz, çözüm ve teklifleriniz nelerdir?

Taha Sûresi’nin 114. âyetinde maksada atıf yapar Kur’an. Onun vahyi tamamen sana ulaştırılmadan önce Kur’an hakkında tezcanlı davranarak sonuç çıkarma. Yani maksadını öğrenme, önce maksadını anla. Şimdi sonuç çıkarmaya kalkma. Hükmü şimdi verme, maksadı anla hükmü öyle ver. Dolayısıyla şimdi burada İbn-i Rüşt Faslu’l-Makal’de maksadı anlamanın merkezine yerleştirir. Hakikaten geleneğimizde iki damar var; illetçi damar, maksatçı damar. Bendeniz maksatçı damarın bir müntesibiyim, bu manada. Onun için de maksadı göz ardı edilince lafız da mana da aslında problem çıkardı. Lafız ve mana şahideyn idi. Maksat hakemine başvururlar, maksat hakemi bu iki şahidin şahadetine dayanarak nassın hükmünü söylerdi. Eğer bu üçünü birbirinden ayırdığımızda işte o zaman mana da kayboluyor, maksat da kayboluyor, lafız tek başına kalınca yükü taşıyamaz oluyordu. Yani içindeki şeyi taşıyamaz oluyordu. Efendimizin maksat eksenli bir tefsiri var biliyor musunuz? Tevbe Sûresi’nin 108. âyeti bunun en tipik örneği vallahu yehuddu… ; Allah tertemiz olanları, temiz değil, muttahtirin tertemiz olanları sever. İbn-i Huzeyne bir rivâyet naklediyor; Efendimiz Medinelileri çağırıyor, bu âyet sizin hakkınızda nazil oldu siz ne yapıyorsunuz diyor. Bakınız efendimizin anlamaya çalışmasını inceleyiniz. Ya Resulallah abdest alıyoruz, geçin onu, onu biz de yapıyoruz hepimiz yapıyoruz, ya Rasulallah guslediyoruz. Onu da geçin, onu biz de yapıyoruz. Sizin yapıp da bizim yapmadığımız ne var diyor? Ya Rasulallah, tuvaletten sonra istinca yapıyoruz/suyla temizleniyoruz. Hah! diyor Efendimiz. Buldum. Rabb’imiz bundan dolayı sizi övüyor ve mü’minlere sesleniyor: Bundan sonra hepiniz öyle yapın. Bu aslında bir tefsir değil mi? Ve maksattan yola çıkarak… Âyette madem övüyor ve tertemiz olanlar, tertemiz olma maksatlı… Tertemiz olma maksadına nasıl erdiniz? Bu maksadı nasıl gerçekleştirdiniz? Burada ilginç bir tefsir görüyoruz. Mesela efendimizin la darara vela dırara. Zarara zararla mukabele yoktur. Bu bir hadistir ama aynı zamanda kaide-i külliyedir. Belki daha önceki hukuklarda da vardır, bilmiyorum araştırmadım. Ama burada bir beis yok fakat efendimiz maksada metni olarak bu kaide-i külliye’ye varmış olmalı. Sahabe de maksadına mebni okumalar yapıyor. Hz. Aişe, Ebu Hureyre hadisine maksat ekseninde bir reddiyede bulunuyor. Mesela bu özellikle kaba eli daldırmadan önce yıkanması gerektiğine dair bir hadis naklediyor Ebu Hureyre, peki yalaktan su alırken nasıl olacak? Çünkü elini sokmadan su alamıyor yalaktan. Su alırken ne olacak, maksadından yola çıkarak hadisi ele alıyor ve reddediyor. Maksada mebni okumak… İmamlarda da görüyoruz bunu. Bazı Hanefilerin şât-ı musarrât hadisini her nimet bir külfete karşılıktır diyerek -musarrât; hayvanın sütünü sağmayıp memede bırakmak- yani o süte karşılık bir bedel… Anlatabiliyor muyum? Bu maksada mebni olarak reddediyor bazı Hanefiler. Yani maksat, lafız, mana üçgeninde maksada mebni okumak yeni bir şey değil. Geleneğimizde olan bir şey. Onun için burada işte ‘Arapça bilmek Kur’an’ı anlamakta şart mı?’ gibi maksada mebni okumak gibi bir sual sorulabilir ki biraz önce Şatıbi’den bir şey naklettim. Delalet ikiye ayrılır, asli delalet, fer’i delalet… Aslî delalet mutlaktır, Arapça ile ilgili değildir. Fer’i delalet Arapça ile ilgilidir. Eğer asli delalet, yani anlama maksadından yola çıkarak anlamayı aslî delaletin bir unsuru olarak görmek zorundayız. Dilden yola çıkarak değil. Yani dilin niteliğinden Arapça oluşundan yola çıkarak değil. Eğer dile atfedersek fer’iyi aslînin önüne geçirmiş oluruz. Dolayısıyla bugün ‘sen Arapça bilmiyorsun, sen Kur’an’ı anlayamazsın’ demek delalette fer’i, aslın önüne geçirip, aslî delalet fer’i delaletin arkasına vagon etmek demektir. Doğru değildir.

Yani insanları ‘ben Arapça bilmiyorum, anlayamam’ diye baştan kapatmak gibi bir şeydir.

Evet, Eyvallah!

Çözüm teklifinde de şöyle bir problem akla geliyor; hani biri çıkıp da bence bunun maksadı budur. O zaman burada bunun bir zavabıtı yok mudur? Makasıdın sahih olduğunu nereden bileceğiz?

Nedense Kur’an’ı anlama konusunda insanların akıllarına güvenmekten daha çok bizim bu gibi endişelerin temelinde Kur’an’a zarar verirler endişesi var. Oysaki bu endişe yersizdir. Hiçbir yanlış anlamanın Kur’an’a zarar veremeyeceği ön kabulüne ve imanına ulaşırsak eğer… Kur’an’ın harika bir muheymin sistemi var. Kur’an muheymindir. Kur’an şimdiye kadar kendisine atılmış hiçbir çamuru kabul etmemiştir ve ayıklamıştır. Bırakın çamuru iyi niyetli olarak Kur’an’dan olmayan bir yorumu Kur’an’a diyelim ki atfettiniz. Bu tarihte olmuştur. Efendimizin itiraz ettiği bu değil miydi Adiy bin Hatem’e? Dolayısıyla bu yapılabilir. Ama Kur’an öyle bir iç bütünlüğe, öyle bir iç sisteme sahiptir ki, bir hologram gibi her parçanın kendi içinde bir sistemi vardır. Yani tıpkı hücre gibi. Bu benden değildir diye atıyor, ifşa ediyor.

Yani Hz. Ali’nin Haricilere ‘onlara Kur’an’dan delil getirme; sünnetten delil getir…’ buyurması…

Bu da imtihan sırrı değil mi? Buna engel olabilmek için Kur’an’ı o zaman herkes anlamaya çalışmasın(!) Böyle bir şey yürütülüyor bu sefer de… Bu sefer de Kur’an’ı bazıları anlasın. O zaman ne lazım? Burada çözüm nedir peki? Çözüm şudur: Kur’an’ı anlamanın bir usulü ve bir üslubu vardır. Bu usul ve üslup da muhkematı anlamadan müteşabihatı anlamaya kalkmamak… Önce muhkemi anlayacağız, sonra müteşabihatı. İkincisi, Kur’an’ı anlamaya çalışmakla Kur’an’dan hüküm çıkarmaya çalışmak ayrı şeylerdir. Kur’an’ı anlamaya çalışmayı Kur’an’dan hüküm çıkarmak olarak adlandırmak da yanlıştır. Ama kişinin Kur’an’ı anlama çabasını Kur’an’dan hüküm çıkarma çabasına dönüştürmesi de yanlıştır. Dolayısıyla iki yanlış da yapılmamalı. Onun için çözümler bunlar. Bu noktada bu usule riâyet edilirse Allah ona anlamadığı şeyi anlayacak bir kapasite bahşedecek, onun kapasitesini genişletecektir. Tıpkı Nahl Sûresi’nin 2. âyetinde müjde buyrulduğu gibi.

Hocam çok teşekkür ediyoruz, sizin ilave edeceğiniz bir mesele varsa…

Ben çok yoruldum (tebessüm), ilave edecek çok mesele olabilir ama… Ben çok teşekkür ediyorum.

O halde bir dua ile kapatalım.

Rabbim Kur’an’ı bize, bizi Kur’an’a açsın. Rabb’im anlayabildiklerimizi yaşayacak bir liyakat lutfetsin, anlayamadıklarımızı da anlayacak bir fehim, idrak ve akıl nasip etsin. Rabb’im bizi Kur’an’a kurban etsin. Âmin.

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya