Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat Yeni Sayı Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 3 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Röportaj: Hüseyin Atay Hoca ile Kur'an-ı Kerim Çeviri Tekniği ve Metadolojisi Üzerine - Fatih Okumuş

Eylül 2, 2010 yazan khd

Hüseyin Atay Hoca ile Kur’an-ı Kerim çeviri tekniği ve metodolojisi üzerine

Söyleşen: Fatih Okumuş

Hüseyin Atay Hoca ile 21 Mayıs 2010 günü Almanya’da, Avrupalı Türk Akademisyenler nam-ı diğer “Gül Yetiştirenler” topluluğunun sekizinci geleneksel yıllık buluşmasında bir araya geldik. İki gün boyunca Hoca’nın sohbetinden ve çeşitli oturumlardaki katkılarından istifade ettik. İstifadenin umumi olması niyetiyle Hoca’yla meal tekniği ve metodolojisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Atay Hoca meal yerine çeviri demeyi tercih ediyor. Niçin böyle tercih ettiğini söyleşinin en başında okuyabilirsiniz. 2010 yılı itibariyle altıncı kez Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye tercüme etmiş bulunan Hüseyin Hoca’ya göre “Kur’an’ın tercümesinde kelimelerin maddi manası esastır. Kültürel manayı değil, sonradan kazanılan manayı değil, ilk muhataplarının anladığı manayı vermek esastır.” Atay Hoca, kendi tabiriyle Kur’an-ı Kerim’in ne demek istediğini değil; ne dediğini yalın ve herkesin anlayabileceği bir Türkçe ile ifade etmeyi hedeflemiş her çevirisinde. Başka çevirilerden de istifade ederek, kendi çevirisini yeri gelirse bizzat kendisi tenkit ederek veya tenkitleri kabul ederek bugüne getirmiş. Mesela Kur’ani Hayat’ın bu sayısında Hidayet Aydar’ın makalesinde tanıtılan Osmanlı dönemi meallerinden biri Fenari meali Atay Hoca’nın beğenisini kazanmış. Bu meal hakkında Ahmet Topaloğlu’nun doktora tezini görmüş ve ondan çokça istifade ettiğini belirtiyor. Bunun yanısıra M. Esed’in tefsirî tercümesinden de övgüyle söz ediyor.

Kur’an’dan anladığını “İslam iyi insan projesidir” vecizesiyle özetleyen Atay Hoca ile görüşmemizin altyapısını hazırlayan, son üç yıldır Gül Yetiştirenlerin yıllık toplantısına destek veren iyi insan Ramazan Güngören kardeşime burada teşekkürü bir borç biliyorum. Onun desteği ve gayreti olmasaydı bu söyleşiyi de gerçekleştirme fırsatı bulamayacaktık.
FO: Meal nedir? Kısaca sizin tarifinizi alabilir miyiz?
HA: Genellikle meal diyorlar ancak çeviri yapıyorlar. Millet çeviriyi anlamasın diye meal diyorlar. Meal aslında yorum demektir. Te’vilat mealden geliyor. Mana neye varır sorusudur. Kur’an ne dedi, ne demek istedi bunun cevabıdır. Şimdi, Kur’an ne dedi: tercüme; ne demek istedi: meal olur.
FO: Kur’an-ı Kerim’in tercümesi, mealinin yapılması;
a) Mümkün müdür?
b) Gerekli midir?
c) Zararlı mıdır?
d) Tefsir, çeviri ve meal arasında ne fark ve nasıl bir ilişki vardır? “Her âyetin tefsiri onun konusunun uzmanına aittir” diyorsunuz.
HA: Tabi tercüme kelimesini ben kullanmıyorum çeviri diyorum.
FO: Meal kelimesini niçin kullanmıyorsunuz?
HA: Şimdi ne biliyor musunuz? Meal kelimesi bir defa Türkçe bir kelime değildir. Çeviri demekle, meal demek arasında bir kutsiyet farkı yok. Meal kelimesi Arapça diye veya İmam Maturidi “Te’vilât” dedi diye, ben de bunu diyeyim, kendimi kabul ettireyim şeklinde bir düşünceye tenezzül etmiyorum. Ben neyi biliyorsam, neyi anlatmak istiyorsam, onu anlatmak istiyorum. Benim tutumum bu.
FO: Şimdi meale yorum dediniz. Çeviri de ister istemez yorum değil mi aslında?
HA: Hayır çeviri yorum değildir.
FO: Yorum yapmadan çeviri yapmak mümkün müdür?
HA: Tabii mümkündür, niye mümkün olmasın? Ben şimdiye kadar altı defa yaptım, altı çevirim var. Ve insan dikkat ettiği zaman doğrudan doğruya çeviri yapabiliyor.
FO: O zaman hedef bu diyorsunuz, yorum yapmadan çeviri yapmak…
HA: Kur’an ne dedi? Hatta ben bunun deneyimini yaptım hayatta. Kur’an ne dedi diye sorduğunuz zaman bu tam manasıyla bir çeviri olur, tam sahabenin anladığı manayı tespit etmiş oluyorsunuz. Siz kendinizce bir mana verirseniz, o zaman da o sizin verdiğiniz mana olur. Sahabenin anladığı mana olup olmadığı belli olmaz. Bazı kimseler, Kur’an-ı Kerim 1400 senedir Arap dilindeydi, o halde Arapça dili değişti, şimdi biz Kur’an-ı Kerim’in zamanımızda nasıl anlaşılacağını, milletin nasıl anlayacağına göre tercüme ederiz demelerini ben yanlış buluyorum. Çünkü şöyle görüyorum, Kur’an’ın ne dediğini tespit ettiğin zaman Kur’an’ın ne dediğini gerçekten tespit etmiş oluyorsun. Ama sonra millet, ondan başka bir mana çıkarabilir, onu yorumlayabilir, o ayrı mesele… Nasıl Arapçasından çıkarabiliyorsa senin yaptığını tercümeden de aynı manayı çıkarabilir.
Son on beş senelik bir süre içinde şöyle bir olay başımdan geçti, İslamî Araştırmalar Dergisi var biliyorsunuz, Hikmet Akgül vardı derginin başkanı. Birkaç yere götürdü beni, Ramazan’da konuşmacı olarak. Bunlardan bir tanesi de İstanbul’daydı. İstanbul’a gittim, buranın yarısı kadar bir odaydı, orada on beşe yakın kız öğrenci vardı. Onlara bir konuşma yaparken, Kur’an nasıl anlaşılacak diye konuşurken eski müfessirlerin ortaya koymuş oldukları şartları zikrediyordum. Kız öğrencilerden biri dedi ki, “hocam biz o zaman Kur’an’ı anlayamayız.” Doğru diyorsun, dedim. Şimdi doğrusunu size anlatacağım dedim. Bu bildiğiniz şartların hiçbirisine gerek yok. Doğru dürüst tam manasıyla bir tercüme yapılırsa onu siz anlayabilirsiniz. Onun üzerinden de ilim yapabilirsiniz dedim. Delil olarak da Farabi ve İbn-i Sina’yı söyledim. Onlar Yunanca bilmezlerdi, ama Yunanca’dan yapılmış olan Eflatun ve Aristo’nun kitapları üzerinde felsefe yaptılar. Ve Eflatun ve Aristo’nun felsefelerinin üzerinde yeni bir felsefe yaptılar. Kimse de onlara anlattıkları şeyin felsefesi değil, diyemedi. Ama tabii onun üzerine ilim yaptılar. Siz de şimdi Kur’an’ın tercümesi üzerinden ilim yapabilirsiniz dedim.
FO: Şimdi mesela, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin mukaddimesinde tercümenin harfiyen nakletmek olduğunu söyler ve bunun mümkün olmadığını iddia eder. Dolayısıyla meal demeyi tercih eder. Peki, sizce Kur’an-ı Kerim’in tercümesini yapmak mümkün müdür?
HA: Evet, mümkündür.
FO: Gerekli midir yapılması?
HA: Şimdi, ondan başka tercüme olmaz.
FO: Bazıları diyorlar ki Kur’an-ı Kerim tercüme edilmemelidir. O zaman halk okur yanlış anlar, ulema okusun vaazlarda izah etsin veya halk ilmihal okusun, Kur’an okumasın diyorlar.
HA: Bu tamamen yanlıştır. Bunların amacı Kur’an’ın anlaşılmasını önlemektir. Bu cahillerin, belki eskiden bir âlim demişse benim ona karşı cahil demem doğru değil ama kendi anlayışı diyebilirim. Tercüme edilir. Tercümesinden de insan ilim yapabilir. Tercüme edilmesi de zorunlu ve gereklidir.
Tercüme ile ilgili bir örnek vereyim. Muhammed Tavit Tanci, bu Faslı hoca, benim profesörümdü. Onun konuşmalarını ben derste tercüme ederdim. Üç dört sene ben tercüme ettim. Kur’an-ı Kerim’i okurdu ben manasını verirdim. Ben tezimi, ‘Kur’an’da iman esasları ve müdafaası’ üzerinde yaptım. Tezimi beraber okurken Zuhruf Sûresi’nde bir âyet-i kerime… Unuttum hangi âyetti. Âyet-i kerimeye itiraz etti kendisi. Dedi ki, bunu nerden aldın? Dedim ki Zemahşeri’den aldım. Gittik Zemahşeri’ye baktık, baktık ki benim anladığım doğru. Doğru anlamışım. Bu da yanlış dedi. Taberi’den doğru manayı buldu. İşte doğru mana budur dedi. Zemahşeri’nin verdiği mana kültür manasıdır. O zaman ki Araplar bu manayı anlamazlar diye böyle çevirmiş.
FO: Peki o zaman, meal yapacak bir kimse için cahiliye şiirini, o zamanki Arap kültürünü bilmesi önemli midir?
HA: Cahiliye şiirlerini bilmek tabii ki önemlidir. Sonra Muhadramun şiirlerini bilmek önemlidir. Emeviler’in ilk dönem şairlerinin şiirlerini bilmek… Arapların eski şiirlerinin terennümünü de duymak çok önemlidir. Bak bunu, Bağdat’ta talebeyken, bazen radyoda hikâyeler olurdu, şiir ve olay anlatılıyordu. Deveyle bir geziyi anlatıyor ama ne biliyor musun? Kur’an’ın terennümünü… O terennümü siz duyduğunuz zamanda sanki Kur’an’ı içinize çekiyorsunuz gibi… ruhunuza öyle etki ediyor. Son zamanki şiirlerde de bu olabilir ama ilk dönem şiirlerinde daha hayata yakın… Tanci Bey’in benim tezimde etkisi çoktur, ben çok istifade ettim tefsirinden. Kelimelerin maddi manası önemlidir, derdi. Arapların kültürü yoktu, onlar kelimeyi maddi manasında kullanırlardı. Sen evvela bu maddi manasını tespit edeceksin ve ona göre de bu mana doğru bir manadır. Ben ona dikkat ediyorum.
Şimdi, bizim ilahiyatçı arkadaşların içinde İsmail Yakıt, bu manayı kavradı. Ben onun bu durumu iyi kavradığını gördüm. Ben de aynı kanaatteyim. İşte eski ulema Arapça’nın inceliklerine vakıf olmak, Peygamber (s) zamanında Kur’an’ın nazil olduğu zamandaki Arapça’yı anlamak için çöllere gittiler.
FO: Hatta günümüzde bile Muhammed Esed, bedevilerin arasında yaşamış.
HA: Onun için Muhammed Esed’in tercümelerini bazıları beğenmiyor ama ben ondan istifade ediyorum. Ben de kendi yanlışlarımı düzeltiyorum. Bakın şunu diyorum: Üçüncü asırdan önce yazılmış olan lügatlere bakacaksınız. Onlar kelimenin tam manasını veriyorlar. Arap, bu kelimeyi nerde kullanmış onun şahidini veriyorlar. Sonraki tercümelerde ise Zemahşeri de olduğu gibi kültür manasını veriyor. Tabi o zaman da manada kayma oluyor.
FO: Hocam, siz daha çok hangi kaynakları kullandınız? Hangi sözlükleri, hangi tefsirleri kullandınız?
HA: Ben fazla tefsir kullanmadım, sadece Taberi’ye baktım. Mesela Kevser Sûresi’nde fesalli’ye verdiği manaya baktım. Taberi’nin verdiği manayı verdim. Kimisi fesalli’ye namaz kıl, kurban kes diyor. Hâlbuki Taberi bu manayı vermiyor.
FO: Rabbine yalvar ve ona yönel manası…
HA: Yani, salli manası biliyorsunuz kök manasındadır, yakarmak manasındadır.
FO: Maun Sûresi’nde de öyle. Mesela, ‘yalvarışlarında dalgın olarak yakaranların vay hallerine!’ Yani dinî manasında değil de, çünkü daha bu zamanlarda beş vakit namaz farz kılınmış değildi.
HA: Yani Kur’an-ı Kerim’de “salât” kelimesiyle “ikametu’s-salât” arasında fark var.

FO: Hocam, Kur’an-ı Kerim’in çevirisini kim yapar, kim yapmalıdır, kimin için yapar, bir meal müellifinin taşıması gereken asgari şartlar nelerdir?
HA: Bir kimsenin tercüme yapabilmesi için eski Arapça üslûbunu iyi bilmesi lazım. Eski Arapça üslûbundan kastım şu, ben yirmibin beyt ezberlemiştim. Araplarda, o zamanki nesir bile çok kısadır. Konuşmaları dahi kısadır. Uzun uzun konuşma yok. Yani haşviyat yok. Kur’an’ı Kerim’de haşviyat yok. Ama bizim tercümelerde haşviyat çok. Bu zihniyette ilk tercümeyi Diyanet’in neşrettiği tercümede yaptım. Hiçbir tercümemde parantez kullanmadım. Onu da Yaşar Kutluay Bey’le beraber yaptık. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunuydu. Ben de tabi yeni doktoramı bitirdim, dört sene Kur’an üzerine çalıştım. Bir senede yaptık onu. Yaşar Nuri Öztürk Bey de parantez koymuyor, ama tire koyuyor. Ben atlatmaca konuşmam, ben bildiğimi konuşurum ama yanılırım veya yanılmam o bana ait. Ben parantez kullanmıyorum diyor ama kendisi parantezin başka bir tipini kullanıyor, daha tehlikelisini. İster onu kullan ister bunu…
Eski mezunlardan bir Arapça hocası bulmak için imtihan açıyorlar. Bazı arkadaşlar geldiler imtihan ediyoruz, şimdi birisi bir şairin kasidesini inceledi. Ona göre bir ders hazırladı. Bir de baktım şiirde olan kelimenin lügatta kaç tane manası varsa hepsini alt alta zikretti. Dedim ki, sen burada bu kelimelerden hangisini kullanacaksın? Burada hangisinin manasını kullanacaksın, önemli olan odur.
FO: Kur’an-ı Kerim’de bir kelime her zaman aynı manada mı kullanılır?
HA: Ben aynı manada kullandım, ona dikkat ettim. Semantik meselesine ne derece riayet ettiğimi unuttum. Ama kelimenin tam Türkçesini bulduğum zaman çok memnun oluyorum.
NESH MESELESİ
FO: Kur’an’da neshi kabul ediyor musunuz?
HA: Hayır, asla! Talebeliğim zamanında çevirdiğime baktım, ‘lekum dînukum veliye dîn’ sizin dininiz size benim dinim bana… ‘Onları bulduğunuz yerde ölürün’ bu âyeti kerime neshetti diyorlar. Ya, aziz kardeş! Bu âyet-i kerime savaş esaslı bir kelime. Savaş esnasında öldürmeye cevaz var demek. Savaştan sonra öldürme konmuş olsaydı Müslümanlar hiç kimseyi esir etmezdi, herkesi öldürürdü. O zaman anladım ki ‘lekum dînukum veliyedîn’ âyeti neshedilmedi. Kararımı verdim. O zaman Kur’an’da nesih yok. Nesih nerde olur? Âyetler arasında tenakuz olduğundan dolayı olur. Şimdi, aziz kardeşim yani, halbuki “ve lev kâne min indi ğayrillahi le vecedû fihi’htilâfen kesiran (Kur’an başkası tarafından olsaydı onda çok çelişkiler bulurlardı)” buyuruluyor. Bu âyet Kur’an’da tenakuz olmadığını anlatıyor. Bu nesih kelimesini kabul edenler bu âyeti görmediler mi, anlamıyorum. Başka bir şey daha var, Medine-i Münevvere’de nazil olmuş âyetler (sizin işiniz size bizim işimiz bize aittir), bunların da farkında değiller. Tercüme etmenin sorumluluğunu taşımıyorlar.
ÇEVİRMENİN SORUMLULUĞU
FO: Tercümenin sorumluluğu nedir hocam?
HA: İnce eleyecek sık dokuyacak ona göre karar verecek. Yanlış yapabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak inceleyecek. Sırf halk diliyle bunu tercüme etmek yanlış…
FO: Ben bir iki sorumun cevabını tam alamadım; bir müellifin taşıması gereken asgari şartlar nelerdir?
HA: Şimdi meal yazmak o kadar kolay ki, Arapça kelimeleri toparlayıp kendine göre bir üslup oluşturuyor.
FO: Arapça bilmeden meal yapılabilir mi?
HA: Yapılmaması gerekir. Şundan diyorum, Musa bin Me’mun’un Delaletü’l-Hâirin isimli bir kitabı var. Onu ben tahkik ettim. İbranice harflerden Arapça harflere çevirdim. Örneğin şimdi, Pines, Yahudi felsefecilerden birisi… Bir vesile onunla tanıştık, onun eserlerini konferanslarını takip ederdim. İngilizce’ye tercüme etti, ne diyor biliyor musun? Aslından tercüme ettim diyor. Şimdi önemli olan onu, aslından tercüme etmiş olman, başka kaynaklardan istifade etmiş olabilirsin ama senin de onu aslında tercüme edebilecek ehliyete sahip olman şartıyla. “İttehaze” âyetini Suudluların İngilizce tercüme ettirmiş olduğu Takiyidin Hilali ile Muhammed Muhsin Han, “has begotten” olarak çevirmiş. Begotten doğurmak manasında… Doğurmadı demek tamamen yanlıştır. “İttehaze” edindi manasındadır. Koskoca hoca, benim de hocamdı aynı zamanda, farkında olmadı.
HA: Ey bürünen kalk ve uyar. Rabbini yücelt. Ve içliklerini temiz tut.
FO: İçliklerini.
HA: İçliklerini temiz tut. Ve zihnini arındır. Ve yaptığın iyiliğin daha çoğunu umarak yapma. Vela temnün testeksir. Bu mana.
FO: Ben bu manaya hiç rastlamadım hocam.
HA: Ama nedir biliyor musun? Buna ben çok ehemmiyet veriyorum. Vela temnün testeksir. Ama ben üzerinde çalıştım. Hakikaten çok güzel bir mana. “Ve yaptığın iyiliğin daha çoğunu umarak yapma. Ve Rabb’in için dayan. Boruya üflendiği vakit işte o gün inkârcılara kolay olmayan zorlu bir gündür.” 74:5-9 Evet işte böyle yaptım. Tek olarak yaratılıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğin ve kendisini donattıkça donattığın kimseyi bana bırak. Bir de arttırmamı umar. Hayır. Asla. Doğrusu o bizim ilkelerimize karşı son derece inatçıdır. Ben onu sarp bir yokuşa tırmandıracağım. Anlatabildim mi? Bunlar hakikaten Kur’an’ın anlattığı, Arab’ın tam anladığı manadır. Öyle değil mi? Ve ben Kur’an’ın efendim, böyle tam Arab’ın anladığı manayı verdiğim zaman benim tercümelerimi okuyanlar manayı anlayabiliyorlar. Bunun önsözünü okudunuz mu? Yani bir Arap okuduğu zaman neyi duyuyorsa bir Türk de okuduğu zaman aynı şeyi duyuyor.
HURUF-I MUKATTA’A
FO: Şimdi yalnız Kur’an-ı Kerim orijinalinde zaman zaman kafiyeli, zaman zaman aruza uyan yerleri de var. Araplar duyduğu zaman cahiliye şiirinin de terennümü gibi bir durum var. Bir sanat eseri gibi insanları büyülüyor. Hatta huruf-i mukattayı ben böyle de anlıyorum. Çok yorumlar yapılıyor. Bir katkı olarak şöyle düşünüyorum. Hani benzetmede, teşbihte hata olmaz denilir. Bir Türkü başlayacağı zaman “of oofff” diye bir şey söyleniyor. Aynen bunun gibi “elif lam mim” denince dikkat çekiliyor. Ve ondan sonra da konuya giriliyor. Bunun bir anlamı elbette var. Ve etkisi var insanlarda. İnsanlar bunu duyunca…
HA: Tanci bey bu manayı anlattı. Anlatabildim mi? Ben aynı manaya kaniyim. Şimdi topluma dönenler kendi kendine konuşuyor.
FO: Kimi şarkılardaki “ah” gibi… gibi veya şarkılarda yer alan bazı nakaratlar vardır. Anlamı yoktur ama. “Of off” diye başlar mesela. Etki yapıyor.
HA: Ey efendim. Konuya başlayacağı zaman evvela ‘a’ sesi verir. Evvela uyarıcı efendim bir takım sesler çıkarılır. İşte ben de aynı manayı vermeye çalışıyorum. Onun için onları ben tercüme etmiyorum.
FO: Tabiî ki tercüme edilmez onlar.
PARANTEZ İÇİ (YA MUHAMMED!) EKLENMESİ
ÖFA: Son tercümelerde mesela, Ey Muhammed diye ekleniyor bazılarında…
HA: Şimdi ben zannediyorum Hasan Basri Çantay hitapları Ey Habibim diye bu şekilde yorumluyor. Zannediyorum biz Diyanet tercümesinde Ey Muhammed sen kelimesini kullandık. Fakat ben onu nasıl kullandım? Niçin biliyor musun Habibim demedim? Habibim deyince adam ona benim Şeyhim diyebilir. Ama özel isim koyduğun zaman da kimse o özel ismi başka isme çeviremez. Benim onu kullanmamın sebebi biz 1960 ihtilalinde bu tercümeyi yaptık. O zamanlar Kur’an’ı namazlarda resmen camilerde okunmasını, tercümesiyle namaz kılınmasını iddia eden gazeteciler o tespitle bunu yaptılar. Ben o kelimeyi ekledim ki yani tabii bunu karar verecek heyet veya neyse mutlaka itiraz edecek ya efendim bu tam tercüme değildir desin diye, anlatabildim mi o kelimeyi, “Ya Muhammed’i” ekledim.
FO: Hatta Mehmet Akif de tercümeyi bu yüzden yakmış denilir. Yani Kur’an’ı Türkçe okuturlar korkusuyla yakmış.
HA: Evet öyle deniyor.
KUR’AN-I KERİM’İN ŞİİRE YAKIN TERCÜMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?
FO: Hani bazıları diyorlar ya Arapça üç kısımdır. Şiir, nesir ve Kur’an. Yani Kur’an’ı ayrı bir kategori gibi düşünüyorlar. Ama Kur’an-ı Kerim tabii ki şiir değil ama şiire yakın akıcı bir üslubu var. Sanat değeri var. Tercüme ettiğiniz zaman bu azalıyor ister istemez. Bir tercümeyi de akıcı, kolay, daha anlaşılır bir şiire yakın dille yazmak mümkün müdür? Yapılsa mahzurlu olur mu?
HA: Şimdi onu bilmiyorum. Kendisi şiir olmadığı için şiirle yapmaya çalışmak da doğru değildir. Bizden birisi yaptı onu.
FO: Behçet Kemal mi?
HA: Sanat tarihi hocası var bizde. İsmini unuttum.
FO: Manzum kastetmiyorum. İngilizce’de de manzum meal var. Serbest şiir de böyle dağınık.
HA: Yani ben şiir nedir, ne derece muvaffak olunur bilmiyorum. Çünkü şiirde bazı kelimeleri ilave etmek gerekiyor.
FO: Tabii ki.
HA: Şiirin kalıbını tutturmak için. Durmadan insan ne dereceye kadar buna muvaffak olur? Belki bazı yerlerde muvaffak olabilir. Hepsinde olamaz. Ama şimdi öyle bir iddiada bulunmak, benim şiir kabiliyetim de olmadığı için bir şey diyemeyeceğim.
BAŞKA TERCÜMELERDEN İSTİFADE
ÖFA: Şimdi biz çeviriyi babamla okurken İngilizcelerinden de kontrol ediyoruz. Mesela son çeviride kıyamet kelimesini son gün diye çevirdik.
FO: Satır satır mı bakıyorsunuz?
ÖFA: Tabiî ki Takıyuddin Hilal’inkinden babamın da hocası. Onunkinden çok faydalanıyorum ben kendi adıma. Çünkü o Arapçasını verip parantez içleri var. Parantez içlerini hiç okumadan da bakıp kontrol ediyorum. Yusuf Ali’ninkinden hiç faydalanamıyoruz. Çünkü çok geleneksel ve İngilizcesi eski dilde.
FO: Mevlana Muhammed Ali’den. Çünkü Esed de ondan istifade etmiş ve Tanrı Buyruğu var ya hocam Ömer Rıza Doğrul’un. O esasında Mevlana Muhammed Ali’nin tercümesi gibi.
HA: Faydalanabilir. Ben de faydalanıyorum.
FO: Güzel bir meal. Ama Mevlana Muhammed Ali’den çokça faydalanmış. Esed de faydalanmış.
ÖFA: Ömer Rıza Doğrul bizde de var mesela. Belli kritik âyetler var. Onları Türkçe’ye çevirirken İngilizce sözcüklerden faydalanıyoruz. İngilizce’ye çevirirken de aynı.
HA: Ondan faydalanmak demek her tarafından demek değildir. Bazı kelimeleri kullanmasından istifade etmek içindir. Ama onun meali 1940’larda yapıldı. O zamanki Türkiye’nin Türkçesi. Osmanlıca’ya yakın.
ÖFA: Kavram olarak mesela Arberry var. Picktall var, ama o da mesala gelenekçi.
HA: Ama dili güzel.
ÖFA: Yani İngilizce’de bazı kritik kelimelerde onlara bakıyoruz mesela. Arberry, Picktall ve Esed’e bakıyor babam. Bazı kritik kelimelerde Esed’inki iyi. Yusuf Ali’ye de bakıyoruz. Diyanet’in 60’dan 90’a kadarki tercümesi babamınki biliyorsun. Ondan sonraki Süleyman Ateş’inkine bakıyoruz. Yaşar Nuri Öztürk’e bakıyoruz. Ali Bulaç’a bakıyoruz. Hepsinde Hüseyin Atay’ın Yaşar Kutluay’la yaptığı 1960 tercümesinin kalıp olarak etkisini görürsünüz. Yani ilk meal. Bazı cümlelerde kelimeleri değiştiriyorlar ama kalıplara baktığınız zaman aynısı. Ama kırmızı ve en son çıkan yeşil Kur’an Çevirisinde babam da kendi kendini yenileyebildiği için değiştiriyor, mesela ben Arapça bilmiyorum. Türkçe’sinden ve İngilizce’sinden kontrol ediyorum. Ve karşılaştırıyorum.
HA: Bir tane de küçük oğlum var. Türkçeleştirme bakımından ikisinden de istifade ediyorum. Onlar Osmanlıca kelimeyi bilmiyorlar. Ben de değiştiriyorum ve onun için daha sade bir dille Kur’an tercümelerim Ortaokulu, Lise mezunu dilindedir. Sonra Ahmet Topaloğlu’nun tercümesi var, Kültür Bakanlığı neşretti. 70-72’li yıllarda olmalı. 2 cilt olarak neşretti. Burada Fenari’nin mi, Fenari’nin oğlunun mu bir isim var Muhammed Hamza diye birinin tercümesi. Tarihini de veriyor. Ama ne biliyor musun? Yani hakikaten bazı yerlerinden istifade ettim. Çok güzel eski Türkçe kullanmış. Hem de tam manasında kullanmış. Ben efendim evvel ona bakıyorum. Hakikaten tercümeyi yapan da bizimkilerden daha ciddi. Şimdikileri efendim ben ciddi görmüyorum. Benim bir hassasiyetim var. İlla Arap nasıl anlamış? Çünkü ben Bağdat’tayken dinlerdim Arap şiirini. Çok hoşuma giderdi. Araplar, deve giderken onun her şeyini bir bir anlatıyor. Yani insanın ruhuna işliyor.
Benimkisi Türk Arapça’sı değil Arap Arapça’sı. Arapların içinde Arapça’yı bilenlerin tercümesi önemlidir. Ben altı sene Bağdat’ta çalıştım. İlmime ilim ekledim. Belki daha çok çalışmış olsaydım Radyo’dan. Bizim Radyo’muz yoktu. Ancak caddede gezerken dükkânlardan radyoyu dinlerdik. Onun için belki bazı âyet-i kerimelerde o kadar sıkıntı çekmezdim, diye düşünüyorum. Hakikaten Kur’an-ı Kerim’i o şekilde anlamak çok şahane.
Şimdi şu da var. Nasıl söyleyeyim. Men fessera’l-Kur’ane bi re’yihi (kendi fikrine göre Kur’an’ı tefsir eden)…meselesi var ya. Ben bundan çekinerek tercüme yapıyorum. Daha önceki fikirlerime uysun diye değil. Daha önceki fikirlerime uymasın diye benim davam var. Ona da efendim muvaffak oluyorum. Dediğim gibi sözlüklere de gidiyorum. Tam Türkçe karşılığını buluyorum. Ve memnun oluyorum. Şimdi size bir şey söyleyeceğim. Arkadaşların çoğu benim tefsirlerime bakıyor, tercümelerimden istifade ediyorlar ama…
FO: İsim vermiyorlar.
HA: Tabii ki. Kendilerinin gibi. Yani tercümelerimden istifade etmelerini kınamıyorum. Ben de onlarınkini okuyorum. Üslubundan istifade edebilir miyim diye. Ne biliyor musun? Başkasının kullanmış olduğu kelime daha iyi olunca sizi uyarabilir. O bakımdan bir âyet-i kerimenin manasının üzerinde dönüp dururken önümdeki tercümelerin hepsine bir bir bakarım. Acaba bunların arasında bir fark var mı? Üslubunda bir incelik var mı? Ondan istifade etmeye çalışırım. Benimkinden istifade etmeleri normal. Benimkinden istifade etmedikleri zaman benim onları kınamam lazım. Araştırmada biliyorsun daha önceki eserleri tetkik edeceksin. Kabul edersin etmezsin ayrı bir mesele.
“MEN YEŞÂ’U”
HA: Şimdi size bir şey anlatacağım. “Yudıllu men yeşâ’u ve yehdi men yeşâ’”
FO: Dileyeni diye çeviriyorsunuz siz.
HA: Dileyeni çeviriyorum ama. Yudıllu’ya başka bir mana, “Allah dileyeni doğru yola…” İbrahim Sûresi 4. âyete bakar mısın?
ÖFA: Şimdi görüyorsun burada bir eksik yaptık Şimdi yedincisinde ben düzelteceğim. Burada sûre numaralarını yazmamışız. Aynı şeyi ben de çalışırken gördüm. Onun için her zaman yeni bir şey yapmak gerekiyor.
HA: Oku orasını.
FO: Şimdi 8.9.10.11.12.13.
HA: 4. âyetine bak.
FO: Allah dileyeni şaşırtır ve dileyeni doğru yola kor.
HA: Dileyeni şaşırtır. Ben o tercümeyi değiştirdim. Dileyeni şaşırtmaz. Onu değiştirdim. Peki neden? Şimdi yenisinde nasıl kullandım bilmiyorum. Dileyene yol verir, doğruyu dileyene yol gösterir. Anlatabildim mi?
FO: Yol verir, yol gösterir.
HA: Çünkü orada şaşırtır kelimesini kullanmamak için yol verir. Yani yanlış yapmak istiyorsa yanlış yapmasına izin verir. Onu engellemez. Sonra bakınız. Şimdi bu kader meselesine, insanın iradesi meselesine çok ehemmiyet verdim. Bazı âyet-i kerimeleri yine eskisine dayanarak yaptım. Ama burada yanlış…
FO: Seni şaşırmış bulup yola getirmedi mi?
HA: Efendim.
FO: Vedduha Sûresi’nde de. “Seni şaşırmış bulup yola getirmedi mi?”
HA: “Dalaleh.” Bir gün Hasan Onat bana geldi dedi ki: Hoca dedi. Sen falan âyetteki kelimenin manasını kendi prensibine aykırı tercüme ettin. Sen buna bir bak.
FO: Yani kader mevzuundaki..
ÖFA: Anlattığın hani Arapça’da önce bir duraklama işareti olayı vardı. Limen yeşâ’ kaçıncı âyetti, Kasas 68: Rabbin dilediğini yaratır, seçer. Onlar için seçim hakkı yoktur.
HA: Şimdi orada âyet-i kerime şöyle: “ve rabbüke yahluku ma yeşâ’u ve yahtar… Bunun üzerinde ti var ki duruluyor. Nedir? Dilediğini yaratır ve seçer. Tamam mı? Sonra ne geliyor. Ma kane lehumu’l-hiyarah. Ma kelimesinin burada nâfiye olarak kullandılar. Geçmiştekiler.
FO: Ve yahluku ma yeşâ’u ve yehtar. Ma kane lehumu’l-hiyaratu subhanallahi amma yuşrikun.
HA: Ma kane lehumu’l-hiyaratu nâfiye olduğuna göre onların seçim hakkı yoktur. Hasan Onat bana geldi dedi ki: Hocam dedi. Bu âyet-i kerimenin manasında bir yanlışlık olacak. Buna bir bak dedi. Ben bir baktım. Bu âyet-i kerime şimdiki okunuşa göre o tercümeyi yapmışım. Hasan Onat, o tercüme yanlış dedi bana. Şimdi ben inceledim. Ne oldu biliyor musun? İnceledim. Baktım ki ma kelimesi, bunu söylüyorlar. Ma kelimesine kimisi mevsul, kimisi nâfiye diyor. Ben mevsul kelime olduğunu aldım.
FO: Görüşünüzü geri çektiniz ve değiştirdiniz. Ve yahluka ma yeşâ’u ve yehtar. Ma kane lehumu’l-hiyaratu …
HA: Anlamı değiştirdim. İyiliklerini seçer. Anlatabildim mi? Durağını da kaldırdım. Nedir biliyor musun? Kur’an’ın mantıki sistemine de uyuyor.
FO: Siz bu âyette, sizin doktora tezinize aykırı olduğu halde öyle anladığınız için aynen anladığınız gibi çeviri yapmışsınız. Tam çeviri. Bu sizin ön fikirli olarak yapmadığınızı gösteriyor. Çünkü kendi tezinize aykırı bir çeviri yapmışsınız.
ÖFA: Evet, mesela bu dediğin gibi ters yönden de ideolojik olarak Kur’an’a bakmadığının ispatıdır.
FO: Çeviride yani Kur’an ne diyor. Onu anlamaya çalışmışsınız.
ÖFA: Buna bağlı bir şey söyleyeyim mi? Şiirsellikle ilgili. Ben şimdi diğerlerini de okudum. Türkçelerine de baktım. Şimdi bu mesela hocanın kitabı okunduğu zaman, ben Türkçe’lerini de okuyorum. Şiirsellik Arapça’sına tam uyduğu zaman Arapça gibi tam etki ediyor.
HA: Şimdi efendim bakınız Bakara’nın tercümesini yaptım. Müsaade edin efendim. Baktım. İngilizler tercümesini yapıyor. Niye ben Arapçasını kullanayım, Türkçe’sini kullanmayayım. Bu birçok kişinin hoşuna gitti. Ne demek bu? Ama Şaban bey bana dedi ki: Hocam dedi. Sen buna inek dedin. Bunun düve olması lazım dedi. Sonra ben gittim baktım. Hakikaten doğru. Sonra ben düve’ye çevirdim. Anlatabildim mi?
ÖFA: Yani düve doğru.
HA: Bir dakika. Yani ben herkese açığım. Arkadaş geliyor bana diyor ki. Şunu şunu düzelt. Ve onu kabul ediyorum. İnat edip de efendim, benim verdiğim manası doğrudur, demiyorum. İnceliyorum, bakıyorum ki onun dediği doğru. Arapça bilecek, felsefe, kelâm, usulü fıkıh bilecek. Başka bir şeye gerek yok.
FO: Ve çağı bilecek, toplumu tanıyacak demiştik.
HA: Bunun için çeviri için bu çağa uyması doğru değildir, o zaman tahrif olur. Ama çağa göre anlamak ayrıdır.
FO: O zaman metni Türkçe yazıyorsunuz siz.
HA: Ama kendi dilini bilecek. Yani iki dili iyi bilecek. Ne, biliyor musunuz? Bakınız. Bazı arkadaşlar, mütercimler kelimenin karşılığını kelime olarak bulamadıkları için kelimeyi yorumlayarak, Arapça’da yorumlanıyor ya, o yorumunu alarak tercüme ediyorlar. Tabii bu kelimenin karşılığını bulamadıklarından böyle. Ben de bulamadığımdan dolayı öyle yaptım. Ama ben kelimeyi bulduğum zamanda hemen düzelttim.
FO: Peki sizin mealinizi önceki ve sonraki meallerden ayıran mümeyyiz vasıflar nelerdir? Yeni bir meal telif etme ihtiyacı nereden meydana gelir? Birden fazla meal bulunması mahzurlu mudur, yararlı mıdır ve hangi açılardan?
HA: Şimdi bu soruya hayatımdan cevap vereyim. 1954 senesinde Bağdat’ta Fakülte’yi bitirip Türkiye’ye döndüğüm zaman dedim ki: “Türkler Kur’an’ı anlamadıkça Müslüman olamazlar.” Benim prensibim budur. İşte o zaman ulemalı Müslüman olur, avami Müslüman olmazlar. Onun için tercümeye ehemmiyet verdim ve hala devam ediyorum. Şimdi bana birisi sorduğu zamanda, nedir biliyor musun? Kendi menfaatimi düşünerek konuşmam. Almak istiyorsan benimkini al, ama herhangi bir meali alırsan yanlış olabilir, demem. O yanlış insanı küfre götürmez. Onu da al oku. Anlatabildim mi?
FO: “Mezheb-i hak…” (Mezhebim, yanlış olma ihtimali bulunan haktır/doğrudur; başkasının mezhebi ise doğru olma ihtimali bulunan yanlıştır) anlayışı...
HA: Ben tercümemde bir yanlışlık bulduğum zaman düzeltmek için ona bakmaya ihtiyaç görmem. Ama bazı tefsirciler var. Onlarınkine bakıyorum. Hakikaten bazı âyet-i kerimelere kendilerine göre bir mana veriyorlar. Tam da yanlış değil. Ama, bizimki kendisi hadisçi, yaptı ve perişan etti. Güya tefsir yapıyorlar. Tefsir yapamazsın. Yani birkaç tane tefsirden kelime kopya ederek oraya koymanın manası yok. Bir kimse Kur’an’ı baştan sona kadar tefsir yapma hakkına sahip değildir. Ama herkes kendi alanıyla ilgili âyet-i kerimeleri tefsir edebilir. Zaten tarihte de vardır. Ahkâmu’l-Kur’an diye tefsirler var.
FO: Tefsiru Hamsi mieti âyin mine’l-Kur’an…
HA: Tamam. Bir fıkıhçıysa fıkıh âyetlerini tefsir edebilir. Bir efendim ne bileyim zamancı, zamanla ilgili âyetleri tefsir edebilir. Bir feza fizikçisi kâinatla ilgili, gökle ilgili âyet-i kerimeleri tefsir edebilir.
FO: Şimdi bu baskıda çok güzel olmuş.
ÖFA: Onun kabını da özel ürettik, yıpranmasın diye.
HA: Aslında biz onun daha küçüğünü basmak istedik. Talebeler, beyler, hanımlar çantasına koyup okurlar diye düşündük.
FO: Peki yine bu çeviri olmakla beraber Bakara Sûresi’nin 191. âyet-i kerimesinde “fektulûhum haysü sekiftumûhum: bulduğunuz yerde öldürün” âyet-i kerimesinin öncesine veya sonrasına açıklama düşüp bunun tarihi konteksini vermek ve bunun şu anlamda olduğunu ve ne zaman için geçerli olduğunu açıklamak veyahut bir âyet-i kerime Arap şiiriyle bağlantılı ise, mesela sidretu’l-münteha’dan bahsediyorsa, sidre’nin Araplarda bir karşılığı var, Cahiliyye’de anlaşılan, mesela çobanlar gidiyorlarmış. 1. sidreye kadar gittik, 2. sidre’ye kadar gittik diyorlar kuraklık zamanlarında. Bu gibi bilgileri okurun anlamasını kolaylaştıracak bir Arap şiiriyle bir Arap geleneğiyle ilgili veya bir ahkâm âyeti var. İnsanlar için karışık gelebilir. Onun bağlantısını, bu gibi ek bilgi vermek. Küçük harflerle bu isabetli olmaz mı? Her âyetin yanına değil. Tefsir anlamında...
HA: Efendim şimdi ne biliyor musun? Siz o şekilde bir kitap yazabilirsiniz. Ama başka bilgiler oraya koymak suretiyle Kur’an’ın meali olma özelliğinden, kendi başına anlamanın önüne geçmiş olursunuz.
ÖFA: Yayıncı olarak ben düşünüyorum. Şimdi burada babamın mealinde, belli âyetler var, biraz önce dediniz ya farklılığı nedir?
HA: Benim her eserim mutlaka aynı olmayacak. Senelerce düşündüm ben onu. Bu esere tatbik ettik.
ÖFA: Dipnotla ilgili daha önce Semih Yayınevi’ne biz vermiştik. O basmıştı. Orada dipnotlu. O dipnotların hepsini çıkardık. Kur’an’ı saf haliyle bir kere okusunlar. Ama şu anda dediğim gibi…
FO: Ayrı bir eser gibi. Tefsir denebilir. Çeviri denmez de.
ÖFA: O zaman da Kur’an’ın Türkçe Çevirisi denebilir, ama dipnotlu. Babam da kelâmcı olarak bazı âyetlerin açıklamaları var. O artık tam Türkçe çeviri değil de dipnotlu. Kur’an ve dipnotlar gibi bir tasarım düşünüyorum açıkçası. Bu şekilde de istiyorlar.
FO: Esed gibi.
ÖFA: Ona ayrı bir yöntem bulmalıyız.
HA: Kur’an-ı Kerim içinde benim Kur’an nasıl anlaşılacak diye ayrı makalelerim var kitapların baş tarafında. On beş yirmi sayfa tutanlar var. Onlar efendim özetlenmek suretiyle âyet-i kerimeleri birbirine bağlayarak ön tarafında böyle bir bilgi verebilirsin. Bu âyet-i kerimeleri şu şekilde anlamak lazım diye. Ama benim bütün davam metnin içeriğine bir şey olmasın. İnsanlar doğrudan Kur’an’la karşı karşıya gelsin. Adamın anlaması gerekmez. Bir âyet-i kerimeyi anlamasın, Dünya yıkılmaz. Ben şunu diyorum. Diyorum ki, bir defa Kur’an okuyorsan nasıl anlayacaksın sen onu. Sen okudukça anlayışın artacak.
ÖFA: Özelliklerinden biri şu. Mesela teknik bazı özellikler. Metnin içinde ben bunların hepsini dışarıya aldım tasarımda. Metnin tabii Kur’an’da olmadığı için değişik anlamlar çıkıyor ya. O yüzden böyle olunca metnin kendisi olduğu gibi kalıyor burada. Çok sade ve net. Direk Allah’ın sözüyle insanın yalnız olmasını babamla konuşarak, tartışarak böyle bir yöntem uyguladık. Diğerlerinin hiçbirinde yok bu. Ve mesela biz bunu basarken de 604 sayfa. Diyanet’in bastığı teknik özelliklerin hepsini uyguladık. Açtığın zaman insanlar için okuma kolaylığı olsun dedik. Okuma kolaylığını da babam düşündü.
FO: Mesela Hasan Basri Çantay’ın meali aslında doğrudan okuyucu için bir öğrenci için yazılmış bir meal değil sizin mealiniz gibi… Aslında İmam’ı hedef alan hatta Müftü’yü hedef alan yani son okuyucuyu değil de, doğrudan okuyucuya hitap etmeyen çünkü bizde bir de sözlü kültür var. Kitaplardan okuruz. Eskiden kahvehanelere de kıraathane derlerdi. Doğrudan sadece dini kitaplar değil elbette. Her şeyi başkası okuyor. Televizyon 68’de başladı yayınlarına. Ondan önce sözlü kültür vardı. O kültürü halen devam ettiriyor. Daha yeni yeni okuma yazma oranı yükseldi. İnsanlar artık doğrudan okuyorlar. Dolayısıyla dini yayınlarda da doğrudan artık son okuyucuya, imama ya da aracıya değil de doğrudan doğruya okuyucuya hitap eden eserler kaleme alınıyor. Yeni meal ihtiyacı buradan da neşet ediyor diyebiliriz. Eskiden kitaplar doğrudan okura yazılmıyordu.
HA: Herkes okusun diye değil.
ÖFA: İlk tercümede dipnot var mıydı? Ben hatırlamıyorum.
HA: Sadece bir iki yerde vardı.
FO: Şunu da söyleyeyim. Hollanda’da görev yapan imamlarla mülakatlar yaptım. Mesela Diyanet Vakfı’nın mealini beğeniyorlar. Halktan da duyuyorum. Ya bu iyi oluyor diyor. Orada açıklama yapıyor ya, anlayabiliyoruz diyorlar.
HA: O açıklamaları başkaları da yapıyor. Kendilerinin bileceği bir iş ama kendilerini açıklamalara hasrederlerse Kur’an’ı anlamazlar. Yani Kur’an’ın anlaşılmasına engel olur.
ÖFA: Bunu özellik olarak belirtebiliriz. Dipnotsuz.
HA: Şimdi ne biliyor musunuz? Herhangi biri âyeti anlamıyor mu? Gayet güzel.. Gitsin anlayana sorsun. Kendisi inceleyebilecekse incelesin öyle anlasın değil mi?
ÖFA: Dipnot varsa onu da özellik olarak söylesin. Farklı âyetlerde yani kendi kendine Allah’ın sözünü Allah’ın sözüyle açıklamak, kendi başına bir şeye karar verme yetisini kazansınlar. Yoksa hemen hocaya, bu kolaylarına geliyor çünkü. Düşünmüyorlar o zaman.
FO: Bu akşam çok vaktinizi aldık. Son olarak meal okurlarına ne tavsiye edersiniz? Neye dikkat ederek okuyabilirler?
HA: Meali parantez içindeki cümleleri okumadan okusunlar. Direkt okusunlar.
ÖMER FA: Ve de kendi fikirlerine Kur’an’dan destek almak için okumasınlar. Çok önemli bir şey bu.
HA: Bir kitabı okumak için, insanın okuduğu kitaptan istifade edebilmesi için o kitapta bilmediği şeyi araması gerekir. Ne var benim bilmediğim, diye okumalı. Ama bizim okuyucular, talebeler benim bildiğim hangisi vardır diye onu arıyor. Bu yüzden de okuduklarından hiç istifade etmiyorlar. İşte mesele bu.
FO: Böylece konuyu bağlamış olduk. Allah razı olsun. Çok teşekkür ediyorum.

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya