Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 11 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

M.Emin Yıldırım ile Hz.Peygamber (s) ve Siyer Araştırmaları Merkezi Üzerine

Mart 6, 2010 yazan admin

Muhamed Emin Yıldırım Kimdir?

1973 yılında Erzurum ilinin Horasan ilçesinde doğdu. İlk, orta ve liseyi Horasan'da okudu. 1990 yılında İstanbul'a geldi. Bu yıllar¬dan itibaren İslamî ilimleri tahsil etmeye başladı. 1999 ile 2004 yılları arasında Mısır'da Arapça ve İslamî ilimleri kapsayan eğitim çalışmalarında bulundu. 1995 yılından itibaren Akabe Vakfı Sultançiftliği şubesinde haf¬talık dersler vermeye başladı. Daha sonraları bu dersleri Hikmet Vakfı'nda sürdürdü. Halen bu vakıf bünyesinde öğrenci eğitimi ve halk irşadı derslerine devam etmektedir.
Yazı ve eğitim çalışmalarını sürdüren Muhammed Emin Yıldırım, uzun zamandır çalıştığı Siyer ve Sahabe araştırmalarını, yakın bir zamanda İstanbul-Eyüp’te açılacak olan Siyer Araştırmaları Merkezi’nde devam ettirecek. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Muhterem hocam, faaliyetlerinizde siyer vurgusu ön plana çıkıyor. Bu bağlamda niçin ve neden siyer dersek?

Faaliyetlerimizde siyer vurgusu evet, gerçekten ön plandadır. Bunun sebebi şu aslında; malûmunuz din, şu üç temel esas üzerine kurulmuştur: Allah, Peygamber, Kitap… Bu üç temel esastan mahiyet itibariyle bize en yakın olanı peygamberdir. Çünkü Allah, varlık itibariyle hâlıktır, yarattıkları ise mahlûktur. Bizim O’nu şu anki akılla, bilgiyle tam anlamıyla anlamamız, bilmemiz mümkün değildir. Kur’an da Allah’ın kelâmıdır. O kelâm Allah tarafından peygambere intikal ettirilmiş, Peygamber de âleme duyurmuştur. Dolayısıyla Allah’ın kitabının âyetlerini de biz peygambersiz anlayamayız. Tam anlamıyla Rabb’imizin maksadının ne olduğunu, o ayetlerin hayata nasıl taşınacağını, nasıl eyleme döküleceğini bilemeyiz. Böyle olunca Rabbimiz bize mahiyet itibariyle beşer olmasından dolayı, Kur’an’ın “min enfüsikum” (sizin içinizden, sizin nefislerinizden) diyerek bize takdim ettiği bir Peygamber gönderilmiştir. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber doğru bir biçimde anlaşıldığı zaman, Kur’an da doğru bir biçimde anlaşılacaktır. Kur’an doğru bir şekilde anlaşıldığı zaman, Kur’an’ın sahibi olan Allah da doğru bir şekilde anlaşılacaktır. Biz bu gerçeği fark ettiğimiz zaman Peygamberin hayatı olan siyerin din binası içindeki yerinin neresi olduğunu da daha iyi fark etmiş oluruz. Biz de fark eden biri olarak siyerin İslamî ilimlerin, İslamî alanların hepsiyle nasıl bir bağlantısının olduğunu daha iyi gözlemleme imkânı bulduk. Çünkü İslami ilimlerin tümü, Kur’an, Sünnet, Hadis, Tarih ve diğerleri hangisini dikkate alırsanız alın, Hz. Peygamber’in rehberliğine ihtiyaç duyacaksınızdır. Hal böyle olunca siyerden mahrum bir İslam anlayışından söz etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da biz siyerle işe başladık. Şu anda da yine bu çalışmalarımızı bu vurguyla devam ettiriyoruz. Bu bağlamda ‘neden ve niçin siyer’ sorularının da aslında bir yönüyle cevabını vermiş oldum ama yine de şöyle birkaç önemli noktaya dikkat çekmek istersek; neden ve niçin siyer sorusuna verilebilecek en önemli cevap: “Rabb’imiz emrettiği için” şeklinde olacaktır. Çünkü Kur’an, Ahzab Sûresi’nin 21. âyetinde, “Muhakkak ki Allah Rasulu sizin için güzel bir örnektir” demektedir. Âyette geçen Üsve-i Hasene ifadesi, genelde “güzel örnek, kâmil misal, numüne-i imtisal” şeklinde anlaşılır. Ama âcizane ben bu Kur’anî ifadeyi hep şöyle anlarım: “Hayatın her anının ve her alanın tartışılmaz rehberi” Evet, gerçekten Efendimiz (sav) böyledir. Hayatın her alanında Allah Resulü’nün bir rehberliği vardır, hayatın her anında yani zaman mefhumunu da aşarak ortaya koymuş olduğu bir modelliği vardır. Bundan dolayıdır ki, aslında bize usve-i hasene diye peygamberi tanıtan Rabb’imiz, “onun hayatını öğrenin, o hayatı iyice anlayın, kavrayın” demektedir. Çünkü hayatı anlaşılmadığı zaman Hz. Peygamber’in (sav) usve-i hasene oluşunun bir manası kalmayacaktır. Onun için neden siyer sorusuna verilecek onlarca cevaptan en önemlisi “Rabb’imiz emrettiği için”dir.
İşin nasıllığı konusuna gelince yani ‘nasıl siyer’ dediğimiz zaman aslında işin yöntem ve usulünü konuşmak durumundayız. Mesele yöntem ve usul olunca işte bu alanda ne yazık ki ciddi sıkıntılarımız ve eksiklerimiz var. Çünkü 1400 yıllık İslam tarihi boyunca siyer hiçbir zaman bağımsız bir ilim dalı olarak değerlendirilmemiştir. Elimizde ilk dönemlere ait yığınla kaynak ve o kaynaklardan ilham alarak kaleme alınan nice eserler var. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Efendimiz’in (sav) kutlu hayatı en ince detayına kadar kayıt altına alınmış, en mahrem alanlar bile zayi edilmeden bugünlere kadar gelmiştir. Dolayısı ile bizim siyer alanında herhangi bir kaynak sıkıntımız yoktur. İlk günlerden beri siyer, bağımsız bir ilim dalı olarak değerlendirilmediği için, kısmen tarihin içinde kısmen hadisin içerisinde dağılmış bir halde olduğu için, özellikle bugünün dünyasında nasıl istifade edebiliriz noktasında sıkıntılarımız var. İşte nasıl siyer dediğimiz zaman aslında bugün biz, bu dağınık halde olan kaynakların yeniden bir araya getirerek yeni bir usûl üzerinden istifademizi çoğaltmak zorundayız. Eğer biz böyle bir çalışma yapmazsak gerçek manada siyerden, yani Efendimiz’in (sav) o bereketli mirasından yararlanamayacağız. Çünkü böyle bir usülden mahrum oluşumuz kaynaklar çok olsa bile ortaya istenilen oranda bir istifadenin çıkmasına zemin hazırlamamaktadır. Bundan dolayı biz nasıl siyer konusunda daha farklı çalışmalar yapmak ve bu alanda var olan eksiklerimizi gidermek zorundayız. Bu mühim konuda çok şey söylenebilir ama, ben birkaç önemli noktaya dikkatlerinizi çekmek isterim.
Birincisi ve en önemlisi: Siyeri Kur’an’ın hakemliğinde ve Kur’an’ın gölgesinde öğrenmek zorundayız. Bu ilk ilkemiz çok önemlidir. Kur’an’ın hakemliğinin ihmal edildiği bir siyer okuması sahibine her an yanlış yaptırabilir. Peki, Kur’an’dan bu alanda nasıl bir hakemlik isteyeceğiz? İşte bunun cevabı:
• Efendimiz’in şahsiyetinin anahtarlarını Kur’an’dan öğrenmelidir.
• Efendimiz’in Allah katındaki değer ve kıymetini Kur’an’dan öğrenmelidir.
• Efendimiz’in görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını ve bunların sınır ve hudutlarını Kur’an’dan öğrenmelidir.
• Vahyin ilk muhatabı olması sebebi ile Kur’an’ın O’nu nasıl inşa ettiğini ve bunun yöntemini Kur’an’dan öğrenmelidir.
• Özellikle vahyin iniş sürecini ve bu süreçteki mesajların sıralamasını dikkate alarak, Efendimiz’in Kur’an gölgesinde nasıl bir şahsiyet eğitimine tabi tutulduğu Kur’an’dan öğrenilmelidir.
• Bir beşer olarak Efendimiz’in Kur’an gölgesinde yetiştirilirken buna nasıl karşılık verdiğini Kur’an’dan öğrenmelidir.
İkincisi: Siyer üzerinden Kur’an’ı, Kur’an üzerinden de siyeri okumalıyız.
Üçüncüsü: Siyer-i Nebi’yi, Siyerü’l-Enbiya’dan ayırmadan öğrenmek zorundayız.
Dördüncüsü: Siyeri sadece bir tarih kitabı olarak değil, bugünü anlatan önemli bir kaynak olarak okumalıyız.
Beşincisi: Parçacı okuyuştan bütüncül okuyuşa geçerek, bütününü parçaya kurban etmemek zorundayız.
Altıncısı: Siyeri sadece satırlardan değil, olayların içerisine dâhil olarak okumalıyız.
Yedincisi: Siyeri kesinlikle sebep-sonuç ilişkisi ile okumak, birini birine, yani sebebi sonuca, sonucu sebebe kurban etmemeliyiz.
Sekizincisi: Siyerin cereyan ettiği zamanı, mekânı, kültürü, sosyal yapıyı ve o günün şartlarının oluşturduğu psikolojiyi dikkate alarak okumalı, bugünden hareket ederek o günü değil, o güne giderek o günü okumalıyız.
Dokuzuncusu: Siyeri sadece Efendimiz’in yaşadığı ortamı ve hayatını anlama adına bir bilgi alma şeklinde okumamalı, her gün yeniden ve bir kez daha keşfetmek için okumalıyız.
Onuncusu: Siyerin sahibi olan Efendimiz’in bu bereketli mirasını insanüstülüğü esasına dayanarak değil, model insan ilkesini öne çıkararak okumalıyız.
Onbirincisi: Siyeri tek başına Efendimiz’in hayatından ziyade, o nübüvvet medresesinin yetiştirdiği talebeler olan Sahabî efendilerimizle irtibatlandırarak okumalıyız.
İşin nasıllığı konusunda çok şey söylenebilir, ama biz bu kadarı ile yetinelim.

Siyer konularını anlatırken izlemiş olduğunuz yöntem ve usulden kısaca bahseder misiniz?

Aslında biraz önce söylediğim ilkeler, siyeri anlatırken bizim kendi benimsediğimiz yöntem ve usûl ilkelerinden bazıları idi. Ben sadece o ilkelerden bir tanesini biraz daha açmak isterim müsaade ederseniz. Nedir o? “Siyeri sadece satırlardan değil, olayların içerisine dâhil olarak okumak...” İşte biz genelde bunu yapmaya çalışıyoruz. Siyerin hangi sayfası olursa olsun, anlamaya çalışırken yapmaya çalıştığımız şey budur. Tarihten kopmadan bizatihi tarihi olayların içerisine girerek, ama işi sadece orada bırakmadan kendimizi de o olayın bir parçası olarak kabul ederek okumaya çalışıyoruz. Mesela; Uhud’u işlerken Uhud’un o acı sayfalarını sadece kitaplardan kaynaklardan okumak yerine; “Ben olsaydım Abdullah ibn Cübeyir’in komutasındaki 50 okçudan biri acaba ben ne yapardım?” “Ben olsaydım Ebu Dücane gibi, Allah Resulü bana emanet etseydi o kılıcı acaba ben nasıl öderdim o kılıcın hakkını? Bunun gibi olayları satırlardan okumak ama satırlarda bırakmayıp sadrına da içine de dâhil olarak bizatihi o tarihsel olayın içerisinde canlı bir aktör olarak yer alıp, o günleri bizzat yaşayarak bugünün dünyasına izler taşıyabilmek… Genel anlamda bizim yapmaya çalıştığımız bu. Çünkü ancak böyle yaptığımız zaman o yaşanmış tarihi olaylardan gerçek manada istifade etmiş olabiliriz. Sadece işi hissiyatla sınırlandırmak da doğru bir şey değil, sadece işi akliyata hapsedip de hissiyatı devre dışı bırakmak da doğru bir şey değil. Siyer okumalarında da Kur’an okumalarında olduğu gibi temel bir ilkemiz olmalı… O ilke nedir? Kur’an’ın mesajları akılları ikna ederken, yürekleri tatmin eder. İşte biz de böyle yapmak zorundayız. Siyer okurken de akıl ve yürek dengesini ihmal etmeden, akıllarımızı ikna ederken yüreklerimizi de tatmin ederek, yüreklerimizi de işin içine katarak his dünyamızı da ihmal etmeden bir okuma yapıp bugünün dünyasına o günün o silinmez izlerini taşımak zorundayız.

Bizim için en büyük örneğin peygamber olduğunu biliyoruz. Onun örnek hayatını bugüne nasıl yansıtırız?

Biz bugün yaşadığımız bu hayatta, nerede duruyorsak, hangi hal üzereysek acaba Efendimiz (a) yaşasaydı bugün sorun yaşadığımız noktalarda bize nasıl bir söz söylerdi, nasıl bir örneklik yapardı? sorusunu her daim sormak zorundayız. Çünkü Efendimiz’in (sav) Usve-i Hasene oluşu gerçekten de bugünün dünyasında bizim ihtiyaç duyduğumuz her alanda ve her anda söz söylemesi anlamına gelir. Bakın, çok ilginçtir; Kur’an Usve-i Hasene ifadesini sadece üç yerde kullanır: İkisi Mümtehine Sûresi’nde, biri Ahzap Sûresi’nin 21. âyetinde... Burada şu soruyu sormamız lazım: Neden Kur’an insanlık için model şahsiyetler olan peygamberlerin birçok hususiyetlerini bize aktırırken, özellikle 25 peygamber içerisinden hadi biz Üzeyr’i, Lokman’ı ve Zülkarneyn’i de sayalım 28 peygamber içerisinden sadece iki peygamber için bu ifadeyi kullanır? Neden mesela, Kur’an Hz. Musa’ya (as) Usve-i Hasene demez? Neden Hz. İsa’ya demez, neden Hz.Zekeriya’ya ya da Hz. Yusuf’a demez de Usve-i Hasene ifadesini sadece Hz. İbrahim ve ailesi için Mümtehine Sûresi’nde ve Ahzab Sûresi’nin 21. âyetinde de Efendimiz (sav) için kullanır? Aslında bu soruya cevap verdiğimizde Rabb’imizin Usve-i Hasene ifadesine yüklemiş olduğu anlamı daha iyi kavramış oluruz. Sebebi nedir? Sebebi şu: Kur’an’ın anlattığı o peygamberlerin hayatlarından biz birçok şey öğreniriz. Ama peygamberlerin ikisi dışında hiçbirinde hayatın her alanına dair örneklikleri ne yazık ki bulamıyoruz. Mesela biz Hz. Süleyman’ın hayatında ideal bir devlet adamlığının örneğini görürüz, gücün ve iktidarın ahlakının nasıl olması gerektiğini görürüz. Ama Hz. Süleyman’da ideal bir fakir ahlakını göremeyiz. Fakirlikte nasıl bir ahlak sergilenmesi gerektiğini göremeyiz. Çünkü onun hayatında böyle bir sayfa olmadığı için böyle bir örneklik olmamıştır. yoktur Gelin Hz. Yusuf’un hayatına… Kur’an onun içinde Usve-i Hasene demez. Onun hayatının anlatıldığı kıssa, kıssaların en güzeli olmasına rağmen, diğer tüm kıssaların aksine orada bir kronoloji olmasına rağmen, Kur’an onun için bu ifadeyi kullanmaz. Neden? Çünkü biz Hz.Yusuf’un hayatından çok şey öğreniriz; ama ideal bir evlilik hayatının nasıl olması gerektiğini öğrenemeyiz. Çünkü Hz. Yusuf’un hayatının bu sayfalarını bilmiyoruz. Nasıl bir baba olmuştur? Nasıl baba olup da çocuklarına bakmıştır? Kayınbabası ile kayınvalidesiyle nasıl bir ilişki kurmuştur, bunları bilemiyoruz. Bu örnekleri uzatın gitsin. Ama gelin Hz. Peygamber’in (sav) hayatına… Ne sorarsanız sorun, cevabını O’nun (sav) hayatında bulacaksınızdır. İdeal bir baba, ideal bir evlat, ideal bir muallim, ideal bir talebe, ideal bir devlet başkanı, ideal bir ordu komutanı, ideal bir kayınbaba, ideal bir damat… Neyse aklınıza gelen… Hayatın hangi alanında aklınıza ne geliyorsa bunun karşılığı, Efendimiz’in (sav) yaşadığı hayatta vardır. İşte biz Usve-i Hasene ifadesini böyle anlarsak, böyle bir şekilde zihnimizde kalbimizde ne olduğu konusunda doğru bir karşılık oluşturursak, O’nun (sav) hayatından daha fazla istifade etme imkânları üretebiliriz. Daha doğru bir ifade ile kendi dünyamızı daha güzel imar etme ve hepsinden önemlisi Rabbimizi razı edecek bir hayat ortaya koyma yollarını bulabiliriz.

İnsanların zihninde günümüze kadar oluşan birçok peygamber algısı mevcut… Şimdiye kadarki okumalarınızdan sizde oluşan peygamber algısı nasıldır?

Tabii, algılardaki kırılma ne yazık ki insanın bir kaderi… Bu sadece peygamber algısıyla olan bir şey değil. Hatırlayın, Habil ile Kabil peygamber çocuklarıydı. Aynı ana ve aynı babadan olmalarında rağmen onlarda da ciddi bir kırılma oldu ve o kırılmanın neticesinde biri birinin katili oldu. Dolayısıyla insan olmak aslında bir yönüyle bu tarz hataları, bu tarz eksiklikleri bünyesinde barındırmak demektir. Zaten insanın kaderi kirlenmektir. Eğer öyle olmazsa Allah’ın rahmet ve mağfiretinin bir anlamı olur muydu? Böyle bir hakikat ortada olmasına rağmen bu tarz kırılmaların varlığı sahiplerini haklı göstermez. Biz, ‘neden oldu?’ sorusunu da sormak zorundayız. Peki, ne olmuştu da İslam toplumlarında bu kadar kısa bir zaman sonra çok büyük kırılmalar ortaya çıkmıştı? Elbette ki, tarihte yaşanan bazı acı olayların ve büyük kırılmaların birçok sebebi vardı. Ama en temelinde yatan sebep, o gün yaşayan insanların birçoğunun Hz. Peygamber’in miras olarak bıraktığı o temel hakikatlere tam anlamıyla sahip çıkmamaları ve o mirasın yaşadıkları o sorunlara söylediği sözleri anlamamalarıydı. Efendimiz (sav) Veda haccında yüz bini aşkın sahabenin şahit olduğu o son buluşmada tüm insanlığa şöyle bir miras bırakarak gitmişti: “Ben size iki şey bırakıyorum, sarıldığınız müddetçe asla dalalete, asla yanlış yollara sapmazsınız; birisi Allah’ın kitabı, diğeri ise benim sünnetim.” Yani bırakılan miras Kur’an ve sünnet… Kur’an ve Kur’an’ın en büyük yorumu olan sünnet… Dolayısıyla biz bu mirası doğru bir biçimde anladığımız zaman ve bugünün dünyasına da doğru bir biçimde taşıdığımız zaman dalalete kapı açmayacağımız muhakkaktır. Öyleyse, ister o gün olsun ister bugün olsun İslam toplumlarında fikri ve ameli sapmalar, kırılmalar yaşanmışsa bunun sebebi sahih ve selim bir Kur’an ve Sünnet anlayışından oluşan sapmalardır. Bu sapmalar, çok farklı ve değişik hallerde ortaya çıkabilir. Mesela; şekli önceleyip, manayı ihmal ederek olabilir. Lafzı önemseyip, maksadı devre dışı bırakarak olabilir. Bizlerin dışındaki dünyaların bize yaptıkları olumsuz telkinlerin neticesinde olabilir. Özellikle İslam dünyasının siyasal anlamda gücünü kaybettikten sonra savunmacı bir tepki ile meseleleri anlama çabasından kaynaklanan düşünceler şeklinde olabilir. Dolayısı ile Hz. Peygamber (sav) ile kurulacak bağın yani O’nun (sav) mirasını anlama çabalarının farklılığı muhakkaktır. Bu konuda yapılması gereken en önemli husus; gerek Kur’an’ın, gerek Peygamber’in (sav) ilk muhatapları olan Sahabe neslinin bunu nasıl anladıkları ve nasıl kavradıklarıdır. O nesil, Kur’an’ın da açık beyanı ile “Allah’tan razı olmuş ve Allah’ı razı etmiş” bir nesil olarak bize doğru bir peygamber algısının nasıl olacağı yönünde önemli örneklikler bırakmışlardır. Bugün biz, Sahabe’nin bu örnekliğini anladığımız oranda, Hz. Peygamber ile aramızda doğru bir bağ kurmamız söz konusudur. Sahabe, Efendimiz’in (sav) mirası olan sünneti; “Müslümanca düşünme ve Müslümanca yaşama” biçimi olarak anladı. Ama gelin görün ki biz, Müslümanca düşünmeyi hayatlarımızda sağlamadan, Müslümanca yaşamaya çalışıyoruz. İşte bizim mevcut siyer okumalarından elde ettiğimiz peygamber algısı böyle bir temele dayanıyor.

Düzenli olarak yaptığınız siyer çalışmalarınızın bugüne kadarki hâsılasından ve bundan sonrası için yapmayı düşündüklerinizle alakalı neler söylersiniz?

Daha önceki çalışmaları saymazsak, düzenli olarak yaptığımız siyer okumaları neredeyse 10 sene oldu. Şunu en başta söylemem gerekiyor; bu alanda yapılacak o kadar çok iş var ki… Biz de âcizane bu alanda bazı çalışmalar yaptık, inşallah yapmaya da Rabbim imkan verdiği oranda devam edeceğiz. Bu çalışmalardan bir tanesiydi Darü’l-Erkam… Efendimiz’in özellikle Mekke dönemindeki eğitim ve öğretimiyle alâkalı, talim ve terbiyesiyle alâkalı bir çalışmaydı o. Siyerin içerisinde adı var, ama kendi yok bir duruma düşmüş bir konuydu Darü’l-Erkam. Biz yaklaşık 1,5 senelik yoğun bir çalışmadan sonra o çalışmayı yayınlamaya muaffak olduk. Şu anda da o çalışmanın bir devamını tabir caiz ise ikinci ayağını yapmaya çalışıyoruz. Yani Darü’l-Erkam Efendimiz’in (sav) Mekke dönemindeki eğitim ve öğretim çalışmaları idi. Medine’deki eğitim ve öğretim çalışmaları ise Suffa’idi. İşte biz şu an Efendimiz’in Medine’deki eğitim ve öğretim çalışmalarının ne olduğunu Suffa Mektebi başlığı altında anlamaya çalışıyoruz. Bir yönü ile Efendimiz’in (sav) muhalefetteyken, güçten mahrumken yapmış olduğu eğitim çalışmalarını Darü’l-Erkam başlığında, Medine’de ise iktidardayken, güç elindeyken, devletken yaptığı çalışmalarını Suffa Mektebi başlığında göreceğiz. İnşallah Suffa Mektebi’ndeki çalışmalarımız biraz daha yürüyecek belki de kitap olarak da okuyucuyla buluşacak. Bunun dışında Efendimiz’in (sav) hayatıyla alakalı bazı çalışmalarımız daha var. O çalışmalardan bir tanesi Hz. Peygamber’in albümü başlığını taşıyor. Efendimiz’in (sav) yakın çevresiyle alakalı üç yüz şahsiyet üzerinde yapılmış bir çalışma bu. Babası Abdullah’tan 21. göbekten dedesi Adnan’a kadar, babaannesi Fatma’dan 21. göbekteki ninesine kadar bütün amcaları, amca çocukları, halaları, hala çocukları, yakın arkadaşları üzerine yapıldı bu araştırma… Özellikle Efendimiz’in (sav) aile fotoğrafına girecek olan bütün şahsiyetler tek tek incelenerek, bir albüm şeklinde bir araya getirildi. İnşallah, Rabb’im nasip ederse Nisan ayı gibi okuyucuyla buluşacak. Bu çalışmanın şöyle bir özelliği var, eğer biz Hz. Peygamber’in kendi ailesini tam anlamıyla anlarsak o ailenin birbirleriyle olan münasebetlerini doğru bir biçimde kavrarsak Asr-ı saadeti anlama noktasında bize çok önemli ipuçları verecek. Sadece Efendimiz’in (sav) ninelerinin soy olarak mensubiyetlerini bile anladığımız zaman, Efendimiz’in (sav) şahsiyetini oluşturan iç etkenlerin neler olduğunu kavrama imkânı bulacağız. Yine Efendimiz’in (sav) kutlu evine giren hanımları aileleri ile birlikte tanırsak, yapılan o evlilikler üzerinden Efendimiz’in (sav) nereye varmak istediğini daha iyi anlayacağız. Ve Allah Resulünün o evlilikler yoluyla evine aldığı üvey çocuklarıyla kurmuş olduğu münasebeti anlarsak Medine’deki o büyük dönüşümün hangi temeller üzerine yürüdüğünü daha iyi anlamış olacağız. Dolayısıyla şu an yakın vadede olan bir çalışma Hz. Peygamber’in albümü… Onun arkasından da Suffa çıkacak inşallah. Şu anda yine siyer usûlüyle alâkalı bir çalışmamız var. Bu biraz da siyerin felsefesiyle alâkalı bir çalışma… Bir de efendimizin nübüvvet öncesi 40 yıllık hayatıyla ilgili bir çalışma var. Bu konuda da ciddi sıkıntılarımız var. Bugün özellikle gençler soruyorlar, nasıl bir siyer okuyalım diye. Benim onlara verdiğim cevap şudur: Hangi yaştaysanız o yaştaki peygamberi okuyun. Yani 15 yaşındaki bir delikanlıya 60 yaşındaki bir peygamberi okutmanın çok da faydası olamayacaktır. 15 yaşındaki bir delikanlıya 15 yaşındaki bir Muhammed’i tanıtmamız ve öğretmemiz lazım. Peki, Efendimiz’in (sav) 40 yıllık nübüvvet öncesi hayatı yıl yıl yazılabilir mi? Evet, yazılır. Bu kadar zengin bir kaynak var elimizde. Bu konuda rivayetler arasında ciddi manada sıkıntılar olsa da, Efendimiz’in (sav) nübüvvet öncesi hayatı ile alakalı çalışmalar yapmak zorundayız. Bizzat Kur’an bizi buna yönlendirir: Duha Sûresi, Kalem Sûresi’ ve İnşirah Sûresi bunun en açık delilidir. Dolayısıyla böyle bir çalışmaya da ihtiyacımız var, bizde elimizden geldiğince böyle bir çalışma yapıyoruz. Uzun vadede olan çalışmalarımızı da söyleyeyim müsaade ederseniz. Efendimiz’in (sav) ve sahabenin hayatlarını kapsayacak bazı çalışmalar yapacağız, bunların bazılarını ekip olarak yapacağız. Yıl, yıl Efendimiz’in nübüvvet hayatını özellikle sünnetle de bağlantısını da kurarak, o din binasının Efendimiz’in (sav) şahsiyetindeki inşasını da ihmal etmeyerek, 23 yıllık Kur’an’ın nüzul sürecini de dikkate alarak bir siyer çalışması yapacağız. Bunları sahabenin bizlere model ve örnek olan hususiyetlerini daha iyi anlayabileceğimiz çalışmalar takip edecek. Bugün hayatlarını şöyle ya da böyle bildiğimiz 10 binin üzerindeki sahabenin bizim dünyamıza söylediği sözleri de önceleyerek, büyük bir ansiklopedi tarzı çalışma da yapacağız inşallah.

Geçen yıl temeli atılan Siyer Araştırmaları Merkezi’nin gaye ve hedeflerini kısaca, sizin ağzınızdan da dinlemek isteriz.

Siyer Araştırmaları Merkezi’nin gaye ve hedefleri de bu söylediklerimin içerisindeydi. Özellikle siyer konusunda yapmayı düşündüğümüz çalışmalar ortaya çıkınca biz, daha fazla nasıl Efendimiz’in (sav) hayatından istifade edebiliriz sorusuyla böyle bir ihtiyaca kapı açıldı. Şu anda mevcut kaynakların öncelikle bir araya getirilmesi için bir kuruma ihtiyaç var. Bugün başta Türkçe ve Arapça olmak üzere, diğer dünya dillerinde kaleme alınmış bütün siyer çalışmalarının bir araya getirilmesi lazım ki hem mevcut kaynaklardan istifade edilsin, hem de eksiklikler ortaya çıkarılarak, onların giderilmesi yönünde çalışmalar yapılsın. Çünkü yapılan çalışmaları tekrar etmenin bir anlamı yok; yapmamız gereken o kadar çok iş varken yapılan işleri tekrar etmek hem zaman israfıdır, hem maddi anlamda israftır, hem heyecan israfıdır, insan israfıdır. Biz bu yanlışı yapmayalım dedik. Bunun için de işe, siyer başlığı altında olan bütün çalışmaları bir araya getirmekle başlayacağız. Bu konuda şimdiye kadar bazı çalışmalar yapıldı, inşallah Siyer Araştırmaları Merkezi’nde bu çalışmalar biraz daha genişleyerek devam edecek… Bu çalışmalar bir araya toplandıktan sonra eksikler tespit edilip, o eksiklerin giderilmesi yönünde gayretler ortaya konacak. Mesela bugün biz Efendimiz’in (sav) hayatını doğru bir biçimde anlayabilmemiz için o günün dünyasını algılama noktasında zihnimizde bazı şeylerin yerli yerine oturması şarttır. Ama şöyle bir zihnimizi yoklarsak Efendimiz (sav) döneminde ki, Mekke ve Medine için çok da fazla bir şey söyleyemiyoruz. Efendimiz’in (sav) yaşadığı Mekke nasıl bir Mekke idi? Kâbe’nin etrafında neler vardı? İslam düşmanlarının evleri nerelerde idi? Bir Ebu Cehil’in evi, bir Ebu Leheb’in evi, bir Ubey ibn Halef’in evi nerelerdeydi? Müslümanların evleri nerelerde idi? Darü’l-Erkam tam olarak nerede idi? Bu tarz bilgilerden mahrumuz. Bundan dolayı da o günün dünyasını tam anlamı ile anlayamıyoruz.

O zaman sizin çalışmalarınızda görselliğin de önemli bir yeri olacak?

Var, evet görsellik de var. Mesela şu an Siyer Araştırmaları Merkezi adı altında bir Siyer Yayınları kuruldu. Bu yayınevinin yayına hazırladığı kitaplar içerisinde en temel eserlerinde biri Siyer Atlası’dır. Şu ana kadar hazırlanmış en detaylı atlas, Suudlu Sami İbn Abdullah’ın siyer atlasıdır. Yayınevimiz şu an bu atlası Arapça’dan Türkçe’ye çeviriyor. Bu bir ekip çalışmasıdır. Tercüme, tahkik ve gerekli notlandırmalarla okuyucusuyla buluşacak... Bu çalışma resimli açıklamalı ve haritalıdır. Bizim, Hz. Peygamber’in albümü çalışmasında da arkasında bazı resimler var, ama onun ötesinde özellikle çizimler ve maketler üzerinde daha detaylı çalışmalar yapmamız gerekiyor. İnşallah Siyer Araştırmaları Merkezi’nde bu çalışmalar yapılacak.

Kutlu Doğum çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kutlu Doğum Haftası malumunuz Diyanet İşleri Başkanlığı’nın oluşturduğu bir haftadır. Miladi takvime göre Efendimiz’in doğum tarihi Nisan ayının 20’sine denk geldiği için böyle bir tarihte yapılmıştır. Bu insanımızı Hz. Peygamberle buluşturmak, O’nu (sav) anlamaya vesile kılmak için oluşturulmuş bir çalışmadır. Tabii, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapmış olduğu en güzel çalışmalardan bir tanesidir bu. Olması gereken bir şeydir. Elbette ki biz Hz. Peygamber’i ne bir haftaya ne bir aya, hatta bir yıla sıkıştırma gibi bir düşüncemiz olmamalı… O’nun (sav) hayatımızın her anında bize rehberlik edebilecek bir konumu vardır. Ama bazı özel gün ve geceler birer vesiledirler. Rabb’imiz nasıl Kadir Gecesi’ni bir vesile olarak bizim önümüze sermişse, yaşayan Kur’an olan Efendimiz’in doğum günleri de bizlerde aslında ikinci bir Ramazan coşkusu yaşatmalıdır. Ama burada elbette ki göz ardı edilmemesi gereken çok önemli hususlar var, kesinlikle bir pazar oluşturmaya ve işi sadece ve sadece salonlardaki hissiyata mahkûm etmemek lazım. Bu manada biz Hz. Peygamberi anmaktan çok anlamak gibi bir zorunluluğumuzun olduğunu unutmamalıyız. Çünkü O’nun (sav) anılmaktan ziyade anlaşılmasına ihtiyaç var bugünün dünyasında. Biz bugün O’nu anlamadığımız için zaten bu haldeyiz. Eğer anlasaydık ve algılasaydık O’nun istediği bir biçimde O’nunla bağ kursaydık, hayatımızın her anında O’nu rehber edinip hayat gemimizin güvertesini ellerine teslim etseydik, bugün ümmet olarak halimiz böyle olmazdı. Dolayısıyla biz Kutlu Doğum Haftalarını da böyle bir hayrın vesilesi kılmamız lazım. Kesinlikle anlama ekseninde çabalar vermemiz ve Efendimiz’le aramızdaki bağı gözden geçirmemiz lazım. Neleri eksik bıraktığımız konusunda kendi iç dünyamızda muhasebeler yapmamız lazım. Hepimizin durup şu soruya cevap bulmamız lazım: Niye biz sahabenin canlılığında Hz. Peygamber ile bir bağ kuramıyoruz? Acaba bunun tek sebebi o çağda ve o mekânda yaşayamamak mı? Yani biz de Miladi 6. yy.’da; Mekke ve Medine coğrafyasında yaşasaydık o Ashab-ı Kiramın fertlerinden birisi gibi olur muyduk? Yoksa inkâr edip, Peygamber’in davetine karşı çıkanlardan biri mi olurduk? Bize sorulsaydı herhalde biz de Mekke’de yada Medine’de doğmak isterdik. Ama mesele o değil sadece. Çünkü O’nun arkasından yer almak için ille de o çağda olmak gerekmiyor. Eğer öyle olsaydı, Ebu Leheb de o çağdaydı, Ebu Cehil de o çağdaydı ama peygamberle beraber yaşayamadılar, hatta O’na (sav) en fazla düşmanlık edenler oldular. Peki, yaşamak için ne yapmak lazım? Yaşamak için aslında dört şey yapmak lazım: Öncelikle bilmek, sonra anlamak, sonra tanımak ve sonra da kavramak lazım. İşte biz Kutlu Doğum Haftalarında da buna cevap bulmamız gerekiyor. Bildiğimiz bu peygamberi nasıl daha çok anlar, tanır ve kavrarız? Acaba neler yapmamız gerekiyor ki, bu noktada var olan eksikler telafi edilebilsin? Bizler bunları yapabilirsek işte o zaman bu vesileyi güzel bir hayra ve rahmete dönüştürebiliriz. Yok, eğer böyle yapmazsak kutlamaları sadece salonlara ve meclislere süslü birer aksesuar olarak bırakırsak, hayatın içerisine dâhil edeceğimiz bir şey olmaz ise, o zaman sadece bir anma olur, onun da bize vereceği, bize katacağı çok fazla bir şey olmaz.

Siyer Araştırmaları Merkezi Müdürü
Oğuzhan YAĞUZ: Nisan’da hizmete başlıyoruz
Geçen yıl temeli atılan Siyer Araştırmaları Merkezinin gaye ve hedeflerine dair siz neler söyleyeceksiniz?

2009’un Haziran ayında temelini atmaya muvaffak olduğumuz Siyer Araştırmaları Merkezimizin inşaatı şu an büyük bir bölümü tamamlanmış durumda, nasip olursa kutlu doğum ayı olan Nisan ayında binamızda hizmetlerimize başlamayı hedefliyoruz.
Siyer Araştırmaları Merkezinin gaye ve hedeflerini tek bir cümleyle açıklayacak olursak Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebi’nin daha iyi bilinmesi, anlaşılması, tanınması, kavranması; aradaki zaman ve mekân farkları ne kadar uzarsa uzasın O’nunla beraber yaşamanın imkânının yeniden elde edilmesini sağlamak diyebiliriz.

Bu niyet çerçevesinde Siyer Araştırmaları Merkezinde tüm siyer talebelerinin istifade edebileceği bir kütüphane oluşturmak istiyoruz. Bu kütüphanemiz başta Türkçe olmak üzere Arapça, İngilizce ve ihtiyaca göre tüm dillerde Efendimizle ilgili eserleri bünyesinde toparlayacaktır.

Yine kütüphanemiz dijital ortama taşınarak farklı yerlerdeki siyer talebelerinin de istifadesine sunulacaktır.

Merkezimizin siyer üzerine araştırmalar yapacak bir komisyon kuracak ve bu komisyonun ortaya çıkarmış olduğu eserleri siyer talebelerinin istifadesine sunulacaktır.

Siyer Araştırmaları Merkezide eğitim nasıl ve ne şekilde olacaktır?

Merkezimiz yaş ve ilmi seviyelerine göre siyer medresesi adı altında üçer aylık periyotlarla siyer seminerleri düzenlenecek ve bu seminerleri başarıyla tamamlayan öğrencilerimize sertifika verilecektir. Ayrıca bu eğitim çalışmaları içerisinde Muhammed Emin Yıldırım hocamızın hem halka açık hem de öğrencilere yönelik özel dersleri olacaktır. Siyer eğitim çalışmalarına katkı olarak her ay siyer söyleşileri gerçekleştirilecektir. Bu söyleşilerde dünyanın önde gelen tanınmış âlim, fikir ve dava adamları ile yapılacaktır.
Merkezimizde kademeli bir siyer programı ile insanımıza daha güzel bir yöntemle Efendimizin hayatını öğretmeyi-öğrenmeyi sağlayacaktır.

Bir önceki sorumuzda siyer araştırmaları yapan komisyonun ortaya çıkardığı eserleri istifadeye sunacağız dediniz. Merkezin bir yayın kuruluşu da olacak sanırım. Biraz da bundan bahseder misiniz?

Evet, merkezimiz ‘Siyer Yayınları’ adında bir yayınevi oluşturacaktır. Bu yayınevimiz dediğimiz gibi komisyonlarımızın kitaplaşmış çalışmalarının yayınlamamanın yanında siyer ile ilgili değişik eserleri de inşallah çıkaracaktır.

Şimdiden siyer dostlarına yayınlayacağımız iki eserin müjdesini vermek isteriz: bunlardan birincisi Muhammed Emin Yıldırım hocamızın uzun bir zamandır büyük bir emek ve araştırmanın neticesinde hazırladığı “Hz. Peygamber’in Albümü” adlı eserdir. Bu eserde Peygamber Efendimizle alakalı 300 şahısın kısa hayatları ve peygamberimizle olan yakınlığı en ince detaylarına kadar incelenmiştir. Eser her an elimizin altında olması gereken bir başvuru kitabı niteliğindedir.

İkinci eserimiz ise sahasında ilklerden olan ve Türkçemize kazandırılmış en önemli eserlerden olacak olan “Siyer Atlası” adlı eserdir. Bu eser Suudi Arabistan’da basılmış yazarı ise Sami b. Abdullah b. Ahmet el-MEĞLUS. Bu eserde tarihi hadiselerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak haritalar kullanılarak mübarek Nebevi sirete hizmet etmek amaçlanmıştır. Siyer talebelerinin ve ilim erbabının Hz. Peygamberin hayatını doğru bir şekilde anlama ve idrak etme çabaları için elzem olan hususları kolay bir şekilde zihinlere yerleştirmeleri babında hazırlanmış mükemmel bir eser. İstifadenin kolay olabilmesi için haritalar, resimler, grafikler kullanılmış sahasında önemli bir eser. Eser Muhammed Emin Yıldırım hocamızın notlandırmasıyla daha bir anlaşılır olması sağlanacaktır.

Siyer Atlası, sekiz bölümden oluşuyor. Kısaca bu bölümlerde şu konular işlenmektedir:
Arap yarımadası hakkında genel bilgiler, bu yarımadanın sakinleri, Hz. Peygamber döneminde hicazdaki önemli kültür merkezleri, Peygamber öncesi Arap yarımadası, Hz. Peygamberin doğumundan hicrete kadar olan Mekke dönemi, İslam devletinin kuruluşundan Peygamberimizin vefatına kadar olan Medine dönemi, Hz. Peygamberin siretinin özel yönleri ve son olarak İslam, İnanç, Şeriat konuları işlenmektedir. Tamamı renkli, resimli ve büyük boy olarak basılacak.

Ayrıca siyer yayınları arasında daha önce Muhammed Emin YILDIRIM hocamızın yayınlanmış olan eserleri İbadetin Beyni Dua, İnsani İlişkilerde İlahi Ölçü, Vahyi Hayata Taşımak, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed, Sahabeyi Nasıl Anlamalıyız? Ve Darü’l-Erkam kitapları da Siyer Yayınları’ndan yeniden basılacak. Bundan sonraki hocamızın tüm çalışmaları da yine yayınevimiz bünyesinde okuyucularına ulaştırılacak.

Tebrik ederiz, Allah tamamına erdirsin, vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Derginin sayfalarından merkezimizi tanıtma fırsatı verdiğiniz için biz teşekkür ederiz. Bize ulaşmak ve daha geniş bilgi almak isteyen dostlarımız için telefon numaralarımızı vermek isterim: 0212 617 58 73 - 0537 955 48

ANA SAYFADA SPOT OLSUN. SORULARI RENKLENDİREREK VE FOTOĞRAFLARLA GÖRSELLİĞİ SAĞLAYALIM.

Hz. Peygamber doğru anlaşıldığı zaman, Kur’an da doğru bir biçimde anlaşılacaktır.

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya