![]() |
| ![]() |
MEAL OKUYUCUSUNA NOTLAR
Muzaffer ARSLAN
Bu yazı müellifin henüz neşredilmemiş
meal çalışmasının giriş bölümünden özetlenmiştir.
Her meal okuyucusu mutlaka şunu bilmelidir: Her tercüme veya meal kusurludur, eksiktir ve mutlaka hatalar içerir. Okuyucu Kur’an hakkında bir kanaate varmadan önce şu soruların cevabını mutlaka bulmuş olmalıdır.
• Mütercim çevirdiği metni gerçekten doğru anlamış mıdır?
• Eğer doğru anlamışsa, okuyucuya doğru anlatabilmiş midir?
• Kur’an’daki sanatsal /estetik derinliği çevirisine ne derece yansıtabilmiştir?
• Ana metindeki lafza karşılık olarak Türkçe’de verdiği karşılık orijinal lafzın derinliğini ne derece yansıtmıştır
• Mütercim herhangi bir ideolojinin etkisinde kalarak, metni kendi anlayışına uyduracak tarzda çevirmiş ya da yorumlamış olabilir mi?
• Yorumunu desteklemek için kullandığı verileri veya referansları dürüstçe, çarpıtmadan sunmuş mudur?
• Mütercim bu işi yapabilecek yeterliğe gerçekten sahip midir?
• Biz mütercim ya da yorumcu hakkında haksız ön kabullere ya da önyargılara sahip olabilir miyiz?
• Mütercim çağımızın problemlerine ne derece vakıftır?
Ve bunlar gibi daha birçok sorunun cevabı bulunmadan Kur’an’ı bir tercüme veya mealden ya da tefsirden okuyarak sağlıklı bir Kur’an bilgisine sahip olduğumuzu iddia edemeyiz.
Hiçbir metin ait olduğu bir dilden başka bir dile birebir aktarılamaz. Hele Allah’a ait olan ve belâgatin ulaşılmaz zirvesinde olan ilahi bir kelâm bırakın Arapça’dan başka bir dile, Arapça’da dahi başka ifade biçimleriyle ilahi kelâmın hikmet ve derinliğini ifade edemez. Kur’an’ın lafızları öyle seçilmişlerdir ki çoğu zaman Arapça’daki eşanlamlı olduğu düşünülen bir kelime orijinal lafızdaki derinliği verememektedir. Bu durumda başka bir dilde aynı lafız birebir karşılıkla nasıl ifade edilecektir?
Birçok meal okuyucusunun en temel problemi âyetler arasındaki bütünlüğü görememesi, mecaz, istiare, teşbih gibi edebi sanatlardan gafil olmasıdır. O halde Kur’an’ı ara cümlesiz, dipnotsuz, birebir tercüme etmek, Kur’an’a karşı yapılmış büyük bir cinayettir.
O halde ara cümlelerle, dipnotlarla ve gerekli açıklamalarla hazırlanmış bir Kur’an meali bir zorunluluktur. Elbette eksikleri, kusurları, yanlışları olacaktır. Çünkü her Kur’an çeviricisi gibi o da kendi anladığı kadarını Türkçe’ye aktarmıştır.
Kur’an’ın tüm derinliğini, bütün edebi gücünü ve taşıdığı mesajın en ince detaylarını bir meale sığdırmak imkânsızdır. Böyle bir çaba ansiklopedik bir çalışma olur, ciltler tutardı. Ve herkesin anlamak zorunda olduğu ilk mesaj o ciltler arasında görülemezdi. Ve o hacimde bir eseri okuyacak insan da nadir çıkardı. Her şeyden önemlisi böyle bir çalışma tek bir kişinin gücünü aşardı. Zira hakkını veren bir meal ya da tefsir çalışması için, İslâm tarihi, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı, kadim Arap kültür ve medeniyeti gibi her biri yıllarca çalışma ve emek isteyen bilim dallarında uzmanlaşmak gerekirdi. İşte bu sebeple Kur’an meal ve tefsiri bir kişinin gücünü aşar. Her biri, sahasında gereken derinliğe ulaşmış bir heyetin ortak çalışmasını gerektirir.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Okuryazar olmayan bir çöl bedevisinin anlamakta zorlanmadığı bir kitabı bilgi ve bilişim çağında yaşayan bir insan nasıl anlamakta zorlanır? Ayrıca bu kadar anlama sorunu doğuran bir kitap Allah’a nasıl yakışır?”
Elbette ilahi kelâmda kendini ifade sorunu yoktur. Sorun bugünün okuyucusunun ilahi kelâmı ikincil bir kaynaktan, kusurlu ve hatalı tercümelerden okumasıdır. Kur’an’ın indiği o tarihsel plandan ve kültürel ortamdan 1400 sene uzak olmasıdır. Nüzul sürecine 1400 sene uzaktan bakmakta ve bu sürecin gerekli içeriğini bize ulaştıran verilerin tarih yolculuğunda başka zihinlerde farklı renkler almasından ve veri kaybına uğramasından kaynaklanmaktadır. İlahi muradı o saf haliyle anlamak işte bu engelleri aşmayı gerektirir. O çöl bedevisinin önünde bu engeller yoktu. İşte bir meal, o engelleri aşabildiği ölçüde saf anlama ulaşabilir.
Ancak, bu sorunlar bizi vahim bir şüpheciliğin içine sürüklememelidir. Doğru oralarda bir yerlerde saklıdır ve senin gidip onu bulmanı bekliyordur. Pazardan domates, fırından ekmek alırken gösterdiğimiz o hassas seçiciliği, ebedi hayatımızı ilgilendiren, var oluşumuza anlam katacak olan ve dünya görüşümüzü şekillendirecek olan fikirlerin seçiminde neden göstermeyelim?
İnsanın bilmek zorunda olduğu temel mesaj vardır. Bir de bilmese de dini hayatını yaşayabileceği derûni incelikler vardır. O incelikler onu kavrayabilecek yüksek fikirli, geniş ufuklu insanlara hitap eder. Halkın çoğu ise onları anlamaktan âcizdir. Hatta okumak ve anlamaya çalışmak hayatını tüketir.
Kur’an İslâm kültür ve medeniyetinin temelini oluşturur. Tefsir, fıkıh, kelâm, hadis, tasavvuf gibi birçok ilim dalı Kur’an’ı merkeze alır. Her bir ilim dalının Kur’an’ı okuma ve algılama biçimi vardır.
Allah’ın kelâmı mealle veya basit bir tercümeyle yargılanamaz. En önemlisi hataların ve eksiklerin kaçınılmaz olduğu bu çalışmalar İslâmi hukuk çalışmaları için kaynak olamazlar. Kuru bir meal veya tercüme okuyup ahkâm kesmek küstahlık olur. Kendilerini ilahi ilmin derinliklerini keşfetmeye adamış, bu uğurda yıllarını ve her şeyini vermiş, gerekli altyapıyı oluşturmuş ve Kur’an’ı anlamak için kaçınılmaz olan bilim dallarında uzmanlaşmış kişilerin rahle-i tedrisinden geçmeden İslâmi ilimlerde bir meal metniyle ahkâm kesmek ayıptır. Eğer onların anlayıp da bize anlattıklarına “yanlıştır” deme cesaretini kendimizde buluyorsak mutlaka kendi bilimsel çalışmalarımızla elde ettiğimiz bir paradigmamızın olması gerekir. Öyle bir paradigmamız olmalı ki, bilim çevrelerinde saygınlık kazanacak ve tutarlılığı olacak.
Kur’an’ı ana kaynağından okuyan ilk nesiller dahi anlama ve algılamada ayrılığa düşmüşlerdir. Tabii ki bu ayrılığın masum görülen ve kaçınılmaz olan, dini yaşantının temellerini sarsmayan kısmı olduğu gibi, hesabını vermek zorunda olanı da vardır. Ortak aklın ve örfün ittifak ettiği bir anlam üzerinde muhalefet elbette hesabını vermelidir.
Mesela Hariciler, İslâm kahramanı, ilmin kapısı olan ve Rasulullah’ın (s) bizzat yetiştirdiği Hz. Ali’yi “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” âyetine dayanarak tahkimi reddettiği için kâfir ilan edip şehid etmişlerdir.
Hazırladığımız mealde sayfa altı dip notlardan kaçınılmış, gerekli notlar çeviri metnin aralarına âyetin bir parçası gibi konulmuş, fakat âyetin bir parçası olmadığını göstermek amacıyla bu notlar için âyet metninden farklı bir yazı karakteri kullanılmıştır. Ana metin koyu harflerle, tefsir cümleleri açık harflerle ve farklı yazı karakteriyle yazılmıştır. Bu ara cümleler anlam olarak çoğu zaman aslında kelâmın içinde zorunlu olarak vardırlar. Fakat icaz ve belagat gereği ve ilk muhatabın zihninde bu anlamlar zaten derhal çağrıştığı için atlanmıştır. Fakat bugünün okuyucusu için aynı durum söz konusu olamadığı için o ara cümlelere ihtiyaç duyulmuştur. Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir eder. İşte aracümleler mümkün mertebe o âyetin tefsiri mahiyetindeki bir başka âyetin mesajı göz önüne alınarak konulmuştur. Birbirinden kopuk ve bağımsız gibi görülen âyet gurupları arasındaki irtibat ara paragraflarla gösterilmeye çalışılmıştır. Örnek olarak Yasin 69 ile öncesindeki âyetler arası düşülen not, ayrıca Abese 11 ile öncesi âyetler arası ilk bakışta meal okuyucusunun göremeyeceği irtibatı vurgulayan aracümleler gösterilebilir.
Sayfa altı veya paragraf arası dip notlar genel okuyucu kitlesinin en çok sıkıldığı şeylerdir. Okuyucuyu metnin akışından ve bütünlüğünden koparır alır. Uzun notlar ve detaylı açıklamalar ise metindeki ana mesaja odaklanmayı zorlaştırır. Bu düşüncelerle sayfa altı dipnotlardan kaçınılmış ve bu tarz bir meal ortaya çıkmıştır. Fakat entelektüel seviyesi yüksek insanlar için referanslı, geniş dipnotlu, çaplı ve akademik meal-tefsir çalışmalarının yadsındığı asla düşünülmemelidir; o bir zaruri ihtiyaçtır ve mutlaka olmak zorundadır.
Meal sahibinin “Ben bu meal ile başka kaynaklara ihtiyaç bırakmayacak tarzda Kur’an’ı Türk diline kazandırdım ve son noktayı koydum” gibi bir iddiası yoktur. Zaten böyle bir iddia haddini bilmezlik olurdu. Bu meal Kur’an okumaları için bir ilk adım olarak görülmelidir.
İlahiyat Fakültesi’nde okuduğum yıllarda Tekvîr Sûresi’ni çalışırken bir arkadaşımın Kur’an’daki ifade sanatını anlayamadığı için sırf tercümeye dayanarak Kur’an’a yaptığı haksız bir itirazı anlatayım.
Tekvîr Sûresi’nin ilgili âyetlerinin birebir tercümesi şöyledir:
22-24: Arkadaşınız deli değildir. O’nu berrak bir ufukta gördü. O gayb konusunda cimri değildir! 25: Ve bu kovulan şeytanın sözü değildir!
26: O halde nereye gidiyorsunuz?
27-29: Bu tüm insanlık için, içinizden istikamette olmak isteyenler için bir zikirden başka bir şey değildir. Ve siz, âlemlerin Rabb’i Allah’ın iradesi olmaksızın, dileyemezsiniz.
Kâfirler “Muhammed delidir, Kur’an şeytan sözüdür. O iddia ettiği gibi Cebrail’i görmüş değildir” diyorlar. İfade sanatında mucize olduğu iddia edilen Kur’an ise onlara sadece “O, deli değildir. O, Cebrail’i gördü, Kur’an şeytan sözü değildir” gibi cevaplar veriyor. Bu cevaplar kimi ikna eder? Mucize olan ifade sanatı bu cevapların neresindedir?
İşte bu itirazlar tamamen Arap dilinin ifade sanatını ve âyetlerin indiği tarihsel arka planı bilmemekten kaynaklanmaktadır. O halde ara cümlelerle tarihsel arka plan okuyucuya sunulmalıdır. Ayrıca hem cimri hem de zanlı/töhmet altında anlamlarına gelen danin lafzının anlam örgüsüne hiç de oturmayan cimri kelimesiyle Türkçe’ye aktarılması da anlama sorunu ortaya çıkarmaktadır.
Aşağıda verilen örnek mealdeki ara cümleler kelâma ilk muhatap olan Arap’ın zihninde derhal canlanıyordu. Fakat bugünün insanının zihninde o ara cümlelerin derhal canlanması beklenemezdi. Okuyucu, Muhammed’e (s) düşmanları tarafından bile emin denildiğini, aklının kemaline şahit olduklarını, onun verdiği haberi şahit istemeden kabul ettiklerini bilemeyebilir. Ona emin deyip sonra da Allah’tan mesaj getirdiğinde zanlı, şüpheli gözle bakmanın bir çelişki olacağını kavramayabilir. Şeytanın insana günahtan başka söz ilka etmeyeceğini bilen bir Arap’ın, edeb ve ahlâkı, istikamet ve doğruluğu emreden Kur’an’a şeytan sözü demekle düştüğü çelişkiyi göremeyebilir. O halde okuyucu dipnotla veya ara cümlelerle aydınlatılmalıdır:
22-24: Çok iyi biliyorsunuz ki kırk yıl aranızda yaşamış arkadaşınız Muhammed deli değildir. Aklının olgunluğuna şahitlik edersiniz. O, O’nu yani Cebrail’i berrak bir ufukta gördü. O “Gördüm” diyorsa görmüştür. Zira O gayb konusunda töhmet altında değildir! Hiçbir zaman da olmamıştır. Bugüne kadar her sözüne güvendiniz. Bir yalanına şahit olmadınız. O’na Muhammedü’l- Emin dediniz. Şimdi, O’nun hem aklının kemaline hem sözünün güvenilirliğine vicdanlarınız şahitken O’nu nasıl yalanlarsınız?
25: Ve bu Kur’an, Allah’ın rahmetinden kovulan şeytanın sözü değildir! En yüce ahlâki erdemleri hayatta hâkim kılmayı öğütleyen Kur’an’da “şeytansı” olan ne gördünüz ki “o bir şeytan sözüdür” der, böyle bir çelişkiyi kabul edersiniz?
26: O’nda cinnetten, delilikten bir eser olmadığını ve O’nun Muhammedu’l- Emin olduğunu bildiğiniz halde nereye gidiyorsunuz?
27-29: Bu Kur’an tüm insanlık için, içinizden istikamette olmak isteyenler için bir zikirden başka bir şey değildir. Ve siz, âlemlerin Rabb’i Allah’ın izni ve iradesi olmaksızın, istikameti dileyemezsiniz. Yani hak ile bâtıl arasında tercihte bulunma özgürlüğü size Âlemlerin Rabb’i tarafından bahşedilmiştir. Allah sizi zorla hakka boyun eğdirmiyor. O’nun dileği sizin hür irade ile hakkı kabul etmenizdir.
Araplar şiir ve belâgatte (edebi ve etkili söz söyleme sanatında) çok ileriydiler. Buna rağmen Kur’an’ın edebi gücü/belâgati karşısında en büyük ediplerinin sözleri sönük kalıyordu. Kur’an’ın üslubu taklit edilemiyordu. Anlamışlardı ki o, insanı aşan bir kelâmdı. Bu kelâmın Allah’a ait olduğunu inkâr edince tek çareleri onu insandan çok daha üstün güçlere sahip olduğunu düşündükleri şeytana nisbet etmekti. Kur’an için “şeytanın Muhammed’e ilka ettiği sözler” diyorlardı. Hâlbuki şeytan insana zikir ilka etmez. Şeytan ancak şeytanlık ilka eder. Şeytan istikameti değil sapkınlığı, marufu değil münkeri, hayâyı değil fuhşiyatı telkin eder. Kur’an’ın tebliğ ettiği hakikatler şeytanı rahatsız edecek şeylerdir. Kur’an zikirdir ve istikameti emreder. O halde Kur’an şeytan sözü olamaz.
Yazımızı meal çalışmamızdan bir örnekle tamamlayalım:
MÂÛN SÛRESİ
Beşinci âyetteki vurguya dikkat edilmelidir. Âyette kınanan şey namazda şaşırma, unutma ya da aklın başka konulara kayması değildir. Yani namazda gafil olmak değil, namazdan gafil olmaktır. Birçok sahabi bunu böyle anlamıştır.
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın Adıyla!
1- Bütün dini değerleri ve mahşer günü ilahi mahkemede yargılanmayı inkâr eden birini düşün. 2- İşte o yetimi itip kakar. Ona kaba/sert davranır.
3- Ve yoksulun varlıklı insan üzerindeki tabii hakkı olan yemeğine, yani yoksulu yedirmeye gayret göstermez, insanları böyle iyiliklere teşvik etmez.
4- Öyleyse, yazıklar olsun böyle kötü ahlâka sahip olup da ibadet edenlere!
5- Onlar ibadetten, onun anlam ve ruhundan gafil olanlardır, 6- Onlar riyakârlık ediyorlar.
7- Ve en küçük bir iyiliğe, yardıma engel oluyorlar.
Bu sûredeki “salât” klasik anlamda “namaz” olamaz. Zira sûre Mekki’dir ve Mekke döneminde bir “nifak”tan bahsetmek çok zordur. Müşriklerin de bâtıl da olsa ibadet anlamında bir “salât”ı vardı. Fakat onların salâtı ibadetin anlam ve ruhundan tamamen yoksundu ve kuru bir gösteri idi (Karşılaştırınız: Tevbe 9/7-20).
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.