![]() |
| ![]() |
EN’ÂM SÛRESİ
Kur’an’ın hamd ile başlayan beş sûreden ikincisi olan En’âm Sûresi, resmi sıralamada Kur’an’ın ilk Mekki sûresidir ve 165 âyetten oluşur. Hamd ile başlayan Fatiha, En’âm, Kehf, Furkan ve Sebe sûrelerinin hepsi de Mekkidir.
Mekân, zaman ve muhataplar açısından Mekki ve Medeni âyetler arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu vahyin hayatı ve insanı inşa etmek için indiğinin en güzel göstergesidir. Rabbimiz sözünü bir anda değil, 23 yıllık sürece yayarak, kimimizin Mekkesine, kimimizin Medinesine hitap etmektedir.
Sûre Mekke döneminin sonlarında bir bütün olarak tek seferde indirilmiştir. Sığırlar, davarlar veya nimetler anlamına gelen En’âm Sûresi ismini 136. ve sonrasında anlatılan hayvanlara “sahte kutsallık” atfetmelerinden alır. Sûrede bu kelime altı kere geçmektedir. Sûre bazı rivayetlerde “Hüccet” olarak da isimlendirilmiştir. Hüccet; delil, belge anlamındadır. Sûrenin ana konusu tevhid ve şirktir. Kur’an’da tevhid ve şirk konusunun en yoğun işlendiği sûre En’âm Sûresi’dir. Tevhid ve şirk konusunun yoğun işlendiği bu sûrenin, En’âm olarak isimlendirilmesi, tevhidin hayatın her alanına müdahil olduğunun en özel ve orijinal göstergesidir. Bir toplumun hayvanlara bakışı tevhidin bir konusu olarak Kur’an’a geçiyorsa bu gelecekte insanlığın bu tarz iman problemleri olabileceğinin en büyük delilidir. Tarihte birçok toplumun hayvanları totem edindiği, günümüzde bile birçok ülkenin bayraklarında hayvan simgelerinin kullanıldığı dikkate alınırsa meselenin doğrudan imanla ilgili olduğunu gösterir. Bununla verilmek istenen en önemli mesaj canlı ansız tüm varlıklara yüklediğiniz anlam, Allah’ın takdir ettiği anlamla paralel olmak zorundadır. Bu nedenle de insan ilahi rehberliğe muhtaçtır.
Allah insana isim koyma yeteneği bahşetmiştir. Var olana ismi ise varoluş amacına uygun olarak verilir. Varlığı isimlendiren insan için isimlerin insan zihninde çok derin bir önemi vardır. Bu isimler taşıdığı anlamdan uzaklaştıkça insanın zihnide, varlığın yaratılış amacına yabancılaşır. Bu sebeple Kur’an’ın bütün ayetleri bilmediğimiz ilginç konulardan değil, bildiğimiz ancak yabancılaştığımız konulardan bahseder. Yer, gök, su, toprak, deniz, rüzgâr, yağmur vs hepside bilinen sade orijinal halleri ile tevhidi dillendirir.
İnsanın hiçbir dahlinin bulunmadığı bu evrensel sistemin tek sahibinin Allah olduğunu en özgün dil ile insana öğretir. Bu konuda şu âyet çok manidardır; “Hiçbir yaprak düşmez ki, O bunu bilmesin. Bir tek tohum yaş kuru hiçbir şey yoktur ki onun apaçık yasasına dâhil olmasın.” (59).
Bir yaprak ve bir tohum bir yasa ve bir sisteme dâhil ise insan neden dâhil olmasın! İşte bu evrensel sistemde en aktif rol insana verilmiştir. Ve bu sebeple öncelikle varlığın yasaları, vahiy ve peygamberler insana bu rolde yardımcı unsurlardır. Eğer insan hesap günü bir mazeret beyan edecekse Kur’an’ın diliyle “Sen bizi doğru yol konusunda uyarsaydın” olacaktır. Kur’an böyle bir beyanı dikkate alarak cevaplandırır. “(Bir de) sadece bizden önce yaşamış iki topluluğa ilahi mesaj indirilmişti. Ve biz onların öğretilerinden haberdar değildik demeyeseniz..”
Ya da “eğer bize de ilahi bir kelam indirilmiş olsaydı onlardan daha sıkı uyardık” demeyesiniz. İşte size de Rabbinizden hakikatin apaçık belgesi yol haritası ve rahmeti gelmiştir (156-157). Ancak bu konudaki asıl amaç 55. âyet ile daha iyi anlaşılmaktadır. “Böylece biz mesajlarımızı ayrıntılı aktarıyoruz ki günahı hayat tarzı haline getirenlerin yolu açık seçik ayırt edilebilsin.”
Vahyin bu noktadaki en temel amacı, rehberliğin yanı sıra toplumsal bir kargaşaya mahal bırakmayacak şekilde doğru davranış modellerinin ilahi olarak belirlenmesidir. Bu mesele insana bırakılamayacak kadar önemlidir. En basit bir örnek ile cimriliğin ölçüsü insana bırakılsaydı, insan sayısınca ölçü belirlenirdi. Hele bir cimrinin yaptığı ölçü asla hakikati ifade etmezdi. Bu manada hakikatin ölçüsünü ilahi otorite belirlemektedir. Kur’an’ın en önemli ana kavramlarından tevhid ve şirk çizgisi insanın bulunduğu konumu tespit etmek için konulan ölçülerdir. Eğer bu ölçüler olmasa insan neye göre, nerede ve nasıl durduğunu hangi ölçü üzerinden belirleyecektir. Tüm bu ölçüleri belirleyici ana unsur Allah’ın durduğu yerdir. Bununla ilgili sûrede iki net model verilmiştir; İbrahim ve Azer. İbrahim tüm varlığını tevhid mücadelesine vakfetmiş, Azer ise şirk mücadelesinde heba etmiştir. Kur’an ikisinin ismini de sembol olarak yaşatmıştır.
Sûrenin ilk âyeti başta olmak üzere sûre de Allah’ın varlık ve özellikle insan üzerindeki hükümranlığı anlatılarak tevhid ve şirk konusu işlenir. ”Bütün hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Buna rağmen tevhid hakikatini inkâr edenler başkalarını Rablerine denk tutarlar (13-18-61-73).
Özellikle tevhid konusunu işleyen âyetler şirki imha etmeyi amaçlar. Kur’an’ın belirlediği usule göre şirk kaldırılmadan tevhid inşa edilmez. Tevhid birlemek birleştirmek bütüne vakıf olmaktır. Şirk ise bölmek, parçalamak, bütünü gasp ederek hırsızlık yapmaktır. Allah’ın rablik ve ilahlık öğretilerinden çalınan rolün insan tarafından bir sistem oluşturmasıdır. Kur’an bunun her türünü, şirk olarak nitelendirir. Bu Allah’ın otoritesinden rol çalarak insanın bağlanma tapınma ihtiyacının suiistimal edilmesidir. Kur’an’ın en önemli konularından olan şirk konusu bu sûrenin de bel kemiğini oluşturmaktadır. Şirk konusunun Kur’an’da bu kadar detaylı ele alınması, bu konunun gelir geçer bir konu değil insanın fıtratından kaynaklanan tapınma, bağlanma duygusu ile alakalı olmasındandır. Eğer insan bu konuda ilahi iradeye bağlı değilse kişinin kutsala olan bağlanma tapınma duygusu zafiyete uğradığı anda şirk müsait hale gelmektedir. İşte bu nokta da hurafeler din olmaya başlıyor. Sûrenin 136. âyeti ve sonrasındaki âyetler bunun en açık delilidir.
Hayvanlardan din icat ediliyor, Kur’an bunun örnekleri ile doludur. Kur’an kulu Allah’a ulaştıracak tüm hurafeleri reddederek bunun yerine salih olan tüm amelleri yerleştirmiştir. Kişi yarım saatlik törensel ibadetlerle değil, iyiliği hayat tarzı haline getirdiği takdirde, Allah zaten kulunu asla terk etmeyecektir.
İnsanlığın çağlar boyunca en önemli problemi Allah ile kulu arasına kutsal ilan edilen nesneler ve hatta insanların yerleştirilmesidir. Kur’an’ın isimlendirdiği müşriklik de Allah’a daha iyi ulaşabilmek için putları icad ederek rabliği ve ilahlığı Allah’tan bağımsızlaştırmaktır. Şirk Allah’a inanmayanların değil, Allah’a inananların hastalığıdır. Münafıklık nasıl ahlakın hastalanması ise müşriklik imanın hastalanmasıdır. Yamulan Allah tasavvuru sonucu ortaya çıkan ciddi bir rahatsızlıktır.
Doğru bir Allah tasavvuru için öncelikle rabliğin ve ilahlığın ancak Allah’a ait olduğu bilinmelidir. Kur’an’ın diliyle; “İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde yalnızca O’na kulluk edin. Çünkü odur her şeyi koruyup gözeten” (102).
Allah Rasulü Mekke’nin ilk günlerinde iki Ömer’den biri için dua etmişti. Bu Ömerlerden biri Ebu Cehil’dir. Onun İslam’ı güçlendirecek bir potansiyeli olduğunu biliyordu. Fakat o İslam’la şereflenemedi. Çok ilginçtir ki Ebu Cehil Allah’a o kadar çok inanıyordu ki Bedir günü son nefesine kadar Allah’ın onlarla birlikte olduğuna inanmıştı.
Bu örnekler inananlar için oldukça önemlidir. Çünkü Kur’an şirk ile ilgili bu kadar sözü Mekkeli müşriklerin üzerinde kalsın diye söylememiştir. Yöneldiklerimizi ve bağlandıklarımızı sık sık gözden geçirerek, rablik ve ilahlık bizim için neyi ifade ediyor, sorusu üzerine düşünmeliyiz.
Sûrede tevhid konusu etrafında Allah’ın dilemesi en önemli konu olarak ele alınır (35-39-41-107-111-112-125-133-137-148-149). Dilemelerin temelinde insanın Allah’ın tek otorite olarak tanınmasına vurgu bulunmaktadır. Bu manada tevhid Allah’ın tüm dilemelerine iman etmektir.
Ancak müşrik zihniyet bu dilemeleri, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kader olarak algılamışlardır. Ve bu dilemeleri kendi yanlışlarının bir sebebi olarak Allah’a karşı kullanmaya kalkmışlardır. “Allah’a ortak koşanlar derler ki; “Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık; dahası (O’nun helallerinden) hiçbir şeyi haram kılmazdık” Onlardan öncekiler de hakikati işte bu mantıkla yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar” (148).
Yani tek suçlu var, o da kader! Bugün halk dilinde “kader utansın” deyimi sıkça kullanılır. Aslında bu söylem müşrik söylemin kamufle edilmiş halidir. Yani kaderi yazana atıftır. Allah müşriklerin bu söylemlerini Kur’an’a alarak insanlığın kadere yüklediği anlamı yeniden inşa etmektedir. Çünkü bugün insanın zihninde kader günah keçisi olarak algılanmaktadır. Oysa insanın iradesine tekabül eden kader somut bir şey değil, insanın eylemleri sebebi ile ortaya çıkan sonuçtur. Elbette Allah insana müdahildir. Ancak bu müdahalesini yasalara bağlamıştır. “Allah kişiyle kalbinin (eğilimleri) arasında müdahale eder” (Enfal 8/24). Bu noktada da Allah’ın çalışma sistemini 42-45 âyetler arası bir örnek ile çok güzel özetlemektedir.
Allah’ın insan için dilediği kader insana takdir ettiği iradesidir. İnsanın kendisi için dilemesi ise, iradesinin tercih ettiği kaderidir. İrade özgürlüğün simgesidir. Eğer Allah dilese idi, insanı iradi olarak özgür bırakmazdı. Ancak insan tüm insani vasıflarını seçme özgürlüğünden alır. Allah insanın seçme hakkına saygı duyar, ancak kötüyü tercih etmesine razı olmaz.
Kulun kendi acziyeti ile diledikleri elbette her zaman isabetli olmayacaktır. Ancak “kendisine rahmeti prensip edinen Allah” (12). Yine “Kim ilahi mahkemeye bir iyilikle gelirse, yaptığının on katını kazanacaktır. Kim de kötülükle gelirse onun aynısıyla cezalandırılacaktır. Fakat hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır.” (160). Bu ilkeler ile kulun seçme özgürlüğünü rabbimiz rahmeti ile dengelemiş olduğunu görmekteyiz. Bunu bilmek kulluğun ağır yükünü hafifletecektir. Sözün özü; Allah’ın dilemesi tüm bunları kulların fark etmesidir.
Kur’an’da birkaç kıssa hariç tüm kıssaların ana konusu toplumların önde gelenlerinin Peygamberi reddetmeleridir. Bu sûrede de bizlere Mekke’nin kıssası anlatılmaktadır ve tüm kıssalarda inkârcıların üç temel problemi ele alınır. Bunlar şirk, nübüvvet ve ahreti reddetmeleridir. Peygamberlik noktasında hepsinin ortak zaafı peygamberin insanüstü güçleri olması gerektiği düşüncesidir. Bu sebeple bir melek olması ve mucize gerçekleştirmesi istenir (8-9-109-35-37). Çünkü insan kendisinin belirlediği vasıf ve mucizeler üzerine peygamberliği inşa etmek ister. Kur’an özellikle peygamberin insan olma vasfını öne çıkaran âyetlerle bu düşünceyi reddeder. “De ki; size ben ne Allah’ın hazineleri bana aittir. Ne de gaybı ben bilirim diyorum. Yine size ben meleğim de demiyorum. Benim görevim sadece bana bildirilene uymaktır.” (50).
“De ki; Rabbime karşı gelirsem elbet korkunç günün azabından korkarım.” (15). Sûrede Allah’ın peygamberle ilişkisi, peygamberin ise insanlarla olan ilişkisi net olarak işlenir (33–35–52–56–66–87–90) ve Peygamberin dili “De ki” kullanılarak onun elçilik vasfı öne çıkarılır.
Sûrenin 84. âyeti ile her biri bir model ve karakteri temsil eden birçok peygamber ismi zikredilerek en sonunda hepsinin ortak noktası olan peygamberlik misyonuna vurgu yapılır.
“İşte onların hepsini biz seçtik ve doğru yola yönelttik.” (87). Tevhid konusunu yoğun işleyen bu sûre son âyetleri ile insanın dik duruşunu gerçekleştiren andını insana öğretir.
“De ki; benim tüm istek arzum bütün ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a armağan olsun.”
Çok keskin ifadelerle insanı zorlayan yoran sûremiz merhamet, rahmet ve af âyetleri ile bitiyor (160-164-165): “Kuşkusuz Rabbin karşılık vermede çok seridir. Fakat bununla birlikte O gerçekten tarifsiz bir bağışlayıcı eşsiz bir merhamet kaynağıdır.”
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.