![]() |
| ![]() |
KUR'AN'I MEALİNDEN ANLAMA OLGUSU: YAŞANMIŞ BİR ÖRNEK
Mustafa DEMİR
Türkiye'de 1970'li yıllara gelindiğinde, halk arasında önceleri daha çok Mushaf adı ile anılan Kitap, artık Kur'an adıyla da anılmaya başlandı. Aynı yıllarda Arapça, Urduca, Farsça ve bazı Batı dillerinden yapılmış çeviri kitapların bu anlamda katkısının olduğu da bir gerçektir.
1973-77 yılları arasında Ankara'da yüksek öğrenim gördüm. Daha çok ilahiyatçı öğrencilerin kaldığı bir öğrenci yurdunda birkaç arkadaşımla haftalık "Gerilim" adlı bir duvar gazetesi çıkarıyorduk. Gazeteler, dergiler, kitaplar, yurtlarda ve öğrenci evlerindeki konuşmalar tartışmalar; derken, çizgilerimiz netleşmeye başladı. Bir keresinde duvardaki gazete sayfalarını değiştirirken, bir arkadaşım bana şöyle demişti: "Bak teknolojik adam, sen ne kadar uğraşsan da, bu teolojik adamlarda 'Metafizik Gerilim Şartı'nı (Sezai Karakoç'un bir yazısının başlığı) oluşturup uzun atlatamazsın.”
Gene bir keresinde, gazetedeki yazılarım ve konuşmalarımdan dolayı yurttaki arkadaşlarımdan bir grup bana; "Sen, İmam Gazali'den uzaklaşıp Seyyid Kutub'a kayıyorsun" dediler. O zamanlar diğer bütün dergileri okumaya çalışmakla birlikte, "Düşünce" dergisini sahiplenmiştik. Bunlara paralel ve uygun olarak Fîzılâli’l-Kur'an tefsirini okuyorduk. Bu çalışmalarımız bizi Kur'an ile daha çok yakınlaştırdı. Kur'an gündemimize girip bizi kuşattıkça, O'nu, yüzünden bile okumayı bilmediğimize ne çok üzülmüş ve bundan ne kadar utanmıştık.
Okulu bitirip çalışmaya başladığım yerde, Fîzılâl tefsiri az çok biliniyordu, fakat 'Düşünce' dergisini bilen yoktu. İnsanlarla tanışıp çevremiz genişledikçe, hem Fîzılâli’l-Kur'an'a, hem Düşünce Dergisi'ne ilgi duyanlar çıkmaya başladı. Aynı günlerde başka yerlerde olduğu gibi, biz de birkaç arkadaşla tefsir okumaya başlamıştık. Bu arada daha kestirmeden Kur'an bilgimi artırmak niyet ve umuduyla 1977 yılının kurban bayramında kendime ve aileme bayram hediyesi olarak Merhum Hasan Basri Çantay'ın Kur'an-ı Hakîm ve Meal-i Kerim eserini aldım.
H.B. Çantay'ın mealini okudukça, Kur’an-ı Kerim'i, iddia edilenin aksine ilahiyat öğrenimi görmeyenlerin de anlayabileceğini kavramaya başladım. Eşzamanlı olarak başka yerlerde tefsir çalışıp ilişkilerimizin bulunduğu kimselerde de aynı görüşlerin oluştuğunu gördüm. Sadece bunu görmekle kalmadım, çok önemli bir şey daha karşıma çıktı; içinde bulunduğum toplumda İslâm Dini adına var olan eylem ve söylemlerin çoğunun Kur'an'la fazlaca bir ilgisi bulunmuyordu. Sonraları, demek ki, Ali Şeriati, benim bunları gördüğüm günlerden bir kaç yıl önce "Dine Karşı Din" kitabını bundan yazmıştı, diye düşünmüştüm.
Bu süreçte Kur'an'ın bir Mushaf, bir de Nüzul sırasının bulunduğunu sûre başlarındaki açıklamalardan öğrendik. Gene eş zamanlı olarak, sûre başlarındaki açıklamalara göre, değişik yerlerde meal okuyanlarla aynı nüzul sıralaması listeleri hazırlamışız. Bu bağlamda ilk kez, 'Düşünce' dergisinin, benim de yazımın bulunduğu 1978 yılı 5-6. birleşik sayısında ve o yıldan itibaren Fizılâl Tefsiri baskılarında "nüzul sıralaması" listeleri yayınlandı. Böylece, Kur'an sûrelerinin Nüzul/İniş sırasına göre okunması dönemi başlamış/başlatılmış oldu. Açıkça söylemek gerekirse, bu çığırın doğru ve yerinde bir hareket olduğu zaman içinde daha iyi anlaşılmıştır.
1978-81 yılları arasında dört arkadaşımla birlikte, "Prof.Dr. Süleyman Ateş’in Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Hasan Basri Çantay’ın Kur'an-ı Hakîm ve Meali Kerim'i, Ömer Rıza Doğrul’ un Tanrı Buyruğu, Ziya Kazıcı-Necip Taylan’ın meali ve özellikle kavramlar konusunda Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili" eserlerinden çalışarak iniş sırasına göre, "Kur’an-ı Kerim Fihristi"ni hazırladıktan sonra, fotokopiyle çoğalttık ve Kur’an-ı Kerim çalışanlara dağıttık. Kur'an-ı Kerim çalışırken ve Fihristi hazırlarken sürekli olarak, tespit ettiğimiz ve her Müslüman'ım diyen için geçerli olan şu dört soruyu göz önünde bulunduruyorduk:
Ey Müslüman! İnandığını söylediğin;
1) Rabb’in ile Kur’an-ı Kerim’deki Allah (c);
2) Kitabın ile Kur’an-ı Kerim’deki Kitap;
3) Peygamberin ile Kur’an-ı Kerim’deki Peygamber (s);
4) Dinin ile Kur’an-ı Kerim’deki İslâm Dini aynı mı?
Kur’an-ı Kerim âyetlerinin, bölümler halinde indiği dönemde yaşayan Müslümanlar, her inen âyeti hemen öğreniyorlar ve hayatlarının her alanında uygulamaya koyuyorlardı. Allah'ın Elçisi ve arkadaşları, bulundukları ana kadar gelen âyetlerden sorumluydular ve âyetler geldikçe emirleri yükleniyorlardı. Ancak durum bizim için böyle değildir. “Müslüman'ım” dediğimiz andan itibaren Kur’an-ı Kerim’in bütününden sorumluyuz. Sorumlu olduğumuz Kitabımızı belli bir tedrisat/eğitim-öğretim programı içerisinde okumalı, anlamalı ve emirlerini hayatımızda davranış haline getirmeliyiz.
Her Müslüman Allah’a, Kur’an-ı Kerim’e ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s) inanır. Bu insan, 'ben, İslâm Dini'ndenim' der. Söylediği doğrudur. Yani Müslüman'ın ilahı Allah (c), kitabı Kur’an-ı Kerim, peygamberi Hz. Muhammed (s) ve dini İslâm'dır. Bunların hepsini gereği gibi tanımak, bilmek bir Müslüman'ın başta gelen görevi ve borcudur. İşte Müslüman Rabb’ini, Kitab’ını, Peygamber’ini ve Din’ini Kur’an-ı Kerim’den dosdoğru olarak öğrenmek imkânına sahip olduğu gibi, bu onun kaçınılmaz sorumluluğudur. Bu noktada yukarıdaki soruların cevabı doğru olarak verilmelidir/verilebilmelidir.
Bu anlayış ve yaklaşım çerçevesinde, bazen iki bazen daha fazla arkadaş birlikte, karşılaştırmalı olarak meal okuyorduk ve buna Kur'an dersi diyorduk. Derslerde okuyacağımız âyetlerle ilgili tefsirler, hadis kitapları ve başka kaynaklardan notlar hazırlıyorduk; âyetlerin meallerini okuyup anlayabildiklerimizi konuşurken, bu notlardan da yararlanıyorduk.
1981 yılından itibaren derslerimizi yazılı doküman haline getirmeye başladık ve "İkram" adıyla çoğaltarak isteklilerine dağıttık. Başka yerlerde meal okuyanlar da buna benzer çalışmalar yapıyorlardı. Bu faaliyetler meal okuyanlar arasında ilişkileri geliştirerek bir birikim meydana getirdi. 1987 yılına gelindiğinde, bir dergi çıkarma konusu gündeme geldi ve "Kalem" dergisini çıkarmaya başladık.
Derginin ömrü uzun olmadı, Ocak 1988 ile Aralık 1989 tarihleri arasında 24 sayı çıkarılabildi, ama oldukça yararlı ve etkili olduğunu düşünüyorum, "Urvetu’l-Vuska" gibi. Kalem dergisinde yayımlanan yazılarımdan birisi, "Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılması Üzerine Bir Giriş Denemesi" başlığını taşıyordu. Yazının son bölümünde Kur'an'ın anlaşılabilmesi bağlamında katkısı olur niyet ve umuduyla bir 'Yöntem Önerisi' sunmuştum. Söz konusu "Yöntem Önerisi"ni çok sayıda çoğaltıp ilgi duyanlara dağıttık.
Yüreğimde daha önce başlayan, o günlerde ateşi yükselen ve elan artarak davam eden Kur'an aşkına; o günlerden önce, o günlerde ve sonrasında büyük emekler harcayıp Kur’an-ı Kerim meali hazırlayan/yazan herkese en içten teşekkür ve saygılarımı sunuyorum; hazırlanan mealleri okuyarak zihinsel donanımlarına katkı yapmaya çalışan mümin kardeşlerimi tebrik ediyorum; Kur’an-ı Kerim'i, "Hayat Kitabı", "Yaşayan Kur'an", "Hakîm, Yüce, Tanrı Buyruğu, Hak Dini'n Kitabı" anlam ve bağlamında sürekli gündeminde tutan herkesten Allah razı olsun diyorum... Bu dilek ve duygularımla söz konusu yazıdan, âyet meallerini ve diğer ifadeleri gözden geçirerek bazı alıntılar yapmak istiyorum:
"Kur’an eğitim ve öğretimi, İslâm toplumu için vazgeçilmez ve aralıksız sürdürülmesi gereken bir İŞTİR. Ne güzel bir iş (ibadet)... Ücreti/karşılığı: Sonsuz mutluluk diyarında (cennette) razı edilmiş bir hayat.
Kur’an-ı Kerim üzerinde çalışan ve O’ndan öğrendiklerini hayatında uygulamaya gayret eden insanın, Kur’an’ı anlayabilmesi ve kendisinde Kur’an doğrultusunda bir değişim ve dönüşümün meydana gelebilmesi için, o kişide iki önemli özelliğin bulunması gerekir;
1- Kur’an-ı Kerim’deki her hükme, verilen her bilgi ve anlatılan her kıssaya kesin olarak inanmak ve gerçekten inandıktan sonra, Kur’an’dan öğüt almayı istemek;
“Ey inananlar, Allah’a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitab’a inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahret gününü inkâr ederse; işte o, gerçekten derin bir sapıklıkla sapıp gitmiştir.” (Nisa 4/136).
Yukarıdaki âyette açıkça bir insanın mümin olma şartları verilmiştir. Kur’an-ı Kerim de inanan insanlar için anlaşılması gereken bir kitap olduğuna göre, kişi ilkin bu şartları taşımalıdır.
Kur’an-ı Kerim, inanan insanların bireysel ve toplumsal hayatlarına yön verir. Bu nedenle Kur’an’daki her bilgi ve öğüt yaptırım gücüne sahip bir kural hükmündedir. Bu kuralların açık ve anlaşılır olması önemlidir. Bir o kadar da kuralları öğrenip, uygulamaya çalışanların konuya yaklaşım tarzları ve niyetleri önemlidir.
Kur'an'dan verilecek bilgiyi almaya hazır bulunmak (talip olmak), o bilginin kendisi için gerekli olduğuna inanmak ve aynı bilginin kendisi ile birlikte diğer insanlarla da ilgisinin bulunduğunu kabul etmek, Eğitim ve öğretimde verimi artırır. Bütün bunlar, gerçekten Kur’an’dan öğüt alma isteği üzerine yoğunlaştırılırsa, Kur’an’ı anlamak kolaylaşır. Aslında zor olmayan Kur’an’ın anlaşılması, daha da kolaylaşır. Kur’an’da konumuzla ilgili çok sayıda âyet var, ancak buraya birkaç tanesini alacağız:
“Ve işte bu, Rabb’inin dosdoğru yoludur. Doğrusu biz mesajlarımızı, öğüt almak isteyenler için, en ince ayrıntılarına kadar açıklıyoruz.” (En’am 6/126).
“Sana çok mübarek olan o Kitabı indirdik ki, âyetlerini derinlemesine düşünsünler ve akıllarını iyi kullananlar öğüt alsınlar.” (Sad 38/29).
“Dikkat edin! Biz, Kur’an’ı düşünülüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?” (Kamer 54/17, 22, 32, 40).
Son âyetin bir sûre içinde dört defa tekrarlanması, vurgulamaya çalıştığımız konunun önemini anlatmak bakımından, gerçekten dikkat edilmesi gereken bir durumdur.
2- Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini hayatın bütününe uygulamak için, Kur’an eğitim ve öğretimi yapmanın gereğine inanmak ve bunu gerçekten istemek;
Kur’an-ı Kerim’in muhatabı insandır. İnsan yetki ve sorumluluğu bulunan; düşünme, seçme, idrak etme gibi yeteneklere sahip bir varlıktır. Bu biçimde yaratılan insan bireysel ve toplumsal hayatında başıboş bırakılmamıştır. Allah Teâlâ, insanları dünya ve ahrette mutlu edecek doğru yolu, Kitap ve Elçisi ile apaçık bir şekilde göstermiştir. Allah'ın kulu ve Elçisi Hz. Muhammed (s), kendi sağlığında Kur’an-ı Kerim’i okumuş, okutmuş, anlatmış, kurallarını uygulamış ve yaptıklarını daha sonra gelecek nesillere örnek bir hayat tarzı (sünnet) olarak bırakmıştır.
Kur’an-ı Kerim’i, Allah'ın Elçisi'nin gösterdiği biçimde hayatımıza uygulamak için anlamak istersek, O’nu anlarız. En azından Müslüman olarak bizden istendiği kadarını anlarız. Kur'an’ı okuma ve anlamada, iman-amel ilişkisi ile salih amellerde sürekli ve kararlı olmanın etkisi çok büyüktür. Bu anlamda Bakara Sûresi’nin ilk altı âyeti çok dikkat çekici bir örnektir.
“1) Elif. Lâm. Mîm! 2) İşte bu kitap; kendisinde hiçbir kuşkuya yer yoktur, Muttakiler için yol göstericidir. 3) Onlar bilmeyip görmedikleri halde, Allah'ın bildirdiklerine (gaybe) inanıp, salâtı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz geçimliklerden ihtiyacı olanlar için harcarlar (infak ederler). 4) Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar, ahrete de kesinlikle inanırlar. 5) Rablerinin gösterdiği dosdoğru yol üzerinde yürüyenler ve gerçek anlamda kurtuluşa erenler işte onlardır.” (Bakara 2/1-5).
Kur’an’da, kesinlikle hiçbir şüphe, çelişkili ve tutarsız söz yoktur. Böyle bir kitap olan Kur'an muttakilere hidâyet rehberidir. Evet çok önemli bir şart ile karşı karşıyayız. Kur'an yol gösterir; ama sadece muttakilere. Âyetlerin devamını okumadan muttaki kavramı üzerinde düşünüp yorum yapmağa kalkarsak yanılıp çelişkiye düşebiliriz. Kur'an, burada içerdiği kavramların doğru anlaşılabilmesi bakımından hemen kendi kuralını ortaya koyuyor: ‘Kendin konuşmadan, devamını oku.’ Devamında ise muttaki insan bütün özellikleriyle tanıtılıyor. Bu bağlamda âyetlere yeniden bakalım:
“...Kendisinde şüphe olmayan kitap muttakiler için yol göstericidir.” Burada "muttakiler" olarak nitelenen insanların; 1) Gaybe inananlar, 2) Salâtı ikame edenler, 3) Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan infak edenler, 4) Kur'an'a ve önceki kitaplara inananlar, 5) Ahirete kesinlikle inananlar... olduklarını görüyoruz. Böylece nitelendirilen kişiler için, Allah'a karşı sorumluluk bilincini kavramış ve onu kuşanmış Müslüman/mümin de diyebiliriz. Buna bağlı ve uygun olarak işte bu beş şartı taşıyan insanlar muttakilerdir ve Kur'an onlara hidayet rehberliği (dosdoğru yola girme yol göstericiliği) eder.
Burada şunu hatırlatmayı yararlı görüyoruz. Düzenli bir şekilde ve gerçekten anlamak için, Kur'an üzerinde çalışan her Müslüman, Allah'a karşı olan sorumluluk bilincini/ittikasını yukarıda sayılan beş şart ile test edebilir. Buradaki kriterlerin beşi de çok önemlidir, bu beşten üçü somuta yönelik yanları olmakla birlikte genelde soyut özlüdürler. Salât ve infak ise, ikisinin de somut yanları ile birlikte bireysellikten toplumsallığa uzanan özellikleri de var. Ama "infak", ücreti sadece Allah'tan umularak, tamamen insanlar arasında gerçekleştirilen bir davranış olduğundan, Müslüman'ın Allah'a karşı olan sorumluluk bilincinin artmasında etkisi daha büyüktür diye düşünüyorum.
“Kur’an’ı sana farz kılan elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabb’im kimin hidayete geldiğini ve kimin sapıklık içinde bulunduğunu bilir.” (Kasas 28/85).
Kur’an-ı Kerim'i anlamaya çalışmada bir yöntem önerisi
Burada söz konusu olan; Müslüman olduğunu söyleyen her kesimden insanın yukarıda dört maddede sıraladığımız bağlamda Dinini Kur'an'dan öğrenmeye çalışmasıdır. Bu nedenle sunacağımız yöntemin maddeleri, tamamen böyle bir çalışma için hazırlanmış önerilerdir. Elbette eksik ve eleştirilecek yanları vardır. Allah'ın izni ve keremiyle Kur'an'ın anlaşılmasına katkıda bulunmak amacıyla önerdiğimiz maddeleri şöylece sıralayabiliriz:
1- Kur’an'daki sûrelerin iniş sebepleri ile birlikte, iniş sırasına göre okunması; doğal olarak Kur'an Dili Arapça'yı bilenler doğrudan kitap metninden, bilmeyenler kendi dillerinde hazırlanan meallerden okuyacaklardır. Meal okuyanların birkaç meal ile karşılaştırmalı olarak çalışmaları daha verimli olabilir. Meal ile Kur'an'ı anlamaya çalışanlardan durumları uygun olanların, Kur'an dili Arapça'yı öğrenmeleri çok yerinde ve yararlı olacaktır.
2- Okunan sûredeki âyetlerin, sûre içindeki ve diğer sûrelerdeki âyetlerle olan ilişki ve bağlantılarının göz önünde bulundurularak okunması; Kur'an'ın bir sûresinde bulunan âyetler, başka sûrelerdeki âyetlerle çoğu zaman ilişkilidir. Üzerinde durulan konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu ilişkilerin kurulması yararlı olabilir.
3- Kur'an ile âyetlerin nüzul ortamı ilişkisini görmek için, o dönem tarihinin önce Kur'an’dan olmak üzere, Kur'an ışığında diğer İslam tarihi ile ilgili güvenilir eserlerden okunması.
4- Çağımız toplumunun tanınması; içinde yaşanılan tolumda meydana gelen olay ve gelişmelerin doğru analiz edilerek âyetlerle ilgisinin kurularak okunması.
5- Kur’an-ı Kerim'i anlamaya çalışırken, Evrende bulunan varlıklar ve bu varlıklar âleminde işleyen yasalara dikkat edilmeli ve üzerinde sürekli düşünülmelidir.
6- Kur’an-ı Kerim birden fazla kişi tarafından birlikte okunmalıdır.
7- Kur’an-ı Kerim' i okuyup anlama çalışması için gerçekten zaman ayrılmalı ve bu zaman gerektiği gibi değerlendirilmelidir.
8- Öğrenilen bilgiler, mümkün olduğu kadar hemen uygulamaya konulmalıdır.
9- Kur'an'ı kısa sürede ve daha hızlı anlayabilmek için, zihinlerde var olan önyargıların/bilgi kirliliğinin temizlenmesi yararlı olacaktır.
10- Yeni elde edilen bilgi ve anlayış ışığında; mevcut inanç, düşünce ve davranışların gözden geçirilmesi, yeniden ve doğru bir şekilde kurulması, sonraki okumalarda Kur'an'ın daha derinlemesine anlaşılmasını sağlayacaktır...
“Dikkat edip iyice bakın, doğrusu; Biz, bu Kur’an’ da düşünüp öğüt almaları için insanlara her türlü örneği anlattık.” (Zümer 39/27), (Mustafa Demir, Kalem Dergisi, Mayıs 1988, Sayı: 5)
Sonuç bölümünde hissiyatımı da paylaşmak istiyorum:
* Kur'an'ı mealinden okumaya başladığımız yıllarda, bir yazar arkadaşımız, "Lise öğrencisi bir genç, meal okuyarak Kur'an'ı anlayamaz." diye yazmıştı, bir kitabına; aradan çok zaman geçmeden, kendisi metinsiz bir meal yayınladı; aldık, okuduk ve yararlandık.
* İlçenin müftüsü, meal okuyarak Kur'an'ı anlamaya çalışanlara ayırdığı bir bayramı vaazında, "sanat okulundan bir tornacı, tapudan tapucu ve sanayiden yedek parçacı çıkmış; 'biz Kur'an'ı anlayabiliriz, aklı başında olup bir meslek sahibi olabilen herkes; yani terzi, berber, mühendis, doktor öğretmen, çiftçi de Kur'an'ı anlayabilir' diyorlarmış. Ey tapucu! Sen gidip jalonunla arazi ölçümü yap." dedi. Onun sözünü ettiği insanlar daha bilinçli olarak meal okudular ve Arapça öğrenmeye çalıştılar.
* "Kur'an-ı Kerim çalışıyorum, O'nu anlamaya uğraşıyorum, dedim" bana, "mealci" dediler. Oysa ben meal satmıyor, gece-gündüz, Kitab’ımı öğrenmek ve anlamak için onu okuyordum ve başkalarına da okumalarını öneriyordum.
* Yakın geçmişte akademisyen bir kardeşimiz, beni mealci olarak tanımladıktan sonra, karşılaştırmalı olarak bir kaç meali birlikte okuyarak Kur'an'ı anlamayı önerdiğim için eleştirdi; yaklaşık bir yıl sonra kendisi metinsiz bir meal yayınladı. Mealini alıp okuyacağım, yararlanacağımı umuyorum.
* Kur'an mealini okuyup öğrendiklerimizi konuştuğumuzda, bazı kimseler bana, "sen aydan mı geldin?" dediler. Doğru söylüyorlardı; çünkü mezhepler, tarikatlar, adetler, hurafeler, İsrailiyat, menkıbeler, Hıristiyan ve Hint mistisizmi ile laisizmin dayattığı din bilgisinden benim söylediklerim farklıydı. Zaten doğal olanı da buydu; dinini Kur'an'dan öğrenmeye çalışan birisi, anlayış bakımından Türk Halk İslâm'ı çizgisinde olamazdı... (Rad 13/37; Âl-i İmran 3/61; Bakara 2/47).
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.