Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat Yeni Sayı Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 5 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Kâinatı, Kendini ve Rabbini Okumak - Yunus Emre TOZAL

Ocak 11, 2010 yazan admin

Modern çağın parçalanmış kimlikleriyiz. İstemediğimiz, bize ait olmayan bir hayatı yaşamaya mecbur(mu) bırakılıyoruz. Farkında olmadan ötekileşiyoruz, ötekileştiriyoruz, tek(tip)leşiyoruz, tek(tip)leştiriliyoruz.

Modern çağ yeni kavramlarla, yeni kelimelerle, yeni algılarıyla hayatımızı alt-üst etti. Evine giren insan, evini bir Hıra’ya dönüştüremediği ve nefsini dizginleyemediği için tutsak kaldı. Aile içi iletişimsizlikten ziyade teknolojinin sunduğu imkânlar ile sanal diyaloglar kurulmaya başlandı. Hayatımızı işgal eden, insanı sanal bir varlığa çeviren bu iletişimsizliğin temelinde, insanın bilinçsizliği; şuursuzluğu yatıyor elbet. Eşyayı kendisine ilah edinen insan, ilk emri “oku” olan Rabbini nasıl tanıyacaktır? Şahsiyetini inşa edemeyen, iç dünyasının eğitimini tamamlayamamış insan, yüreğini fethedememiş insan, kendi yüreğini nasıl fethedecek ki başkalarının da yüreklerini fethedebilsin? Çevremizdeki dünyayı düğmeye basmakla idare ettiğimiz zannına kapılıyoruz. Kumandalar, klavyeler, cep telefonları… Düğmeye basmakla “ol”duğumuzu, varoluşumuzu gerçekleştirdiğimizi sanıyoruz. Düğmeye basmakla sesini açtığımızı sanıyoruz dünyanın. Düğmeye basmakla vicdanımızdaki sükut çığlığımızı susturduğumuzu mu sanıyoruz?...

Modern dünyanın sunduğu hayat perspektifiyle imtihan üzere dünyaya gönderilen insanın mecbur bırakıldığı kötülük-iyilik algısı bilinçsizliği ve bunun ötesinde de hayatını bilinçsizlik üzerinde sürdürüyor olması, insanı, insanlığı, kaçınılmaz bir kargaşaya sürüklüyor. Başka bir ifadeyle, bölüştürülmüş bir ayrılık içinde siyah ve beyazın, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün, hak ile zulmün belirsizliğinde, ayrı oluşlarının bilinçsizliğinde yaşıyor insan. Dolayısıyla modern zamanlara has modern hastalıklar yaşıyor insanlık. Anksiyete ve şizofreni gibi hastalıklar, en sağlıklı insanların bile her an yaşayabilecekleri ruhsal bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar konumunda olması şaşırtmamalı bizleri. Jaques Ellul bu yüzden makineleşen insanın tekrardan özgürlüğünü kazanmasına, güzel şeyler hayal etmesine umutsuzca bakıyordu: Tabiatın veya koşulların ondan talep ettiği adaptasyonlarda ne olursa olsun teknik özelliklerinde ve seyrinde kendine özgü olmaya değil, daha fazla kendisi olmaya zorluyor. Asimile ettiği her şey onun özelliklerine güç katıyor. Güzel, hoş bir şeye dönüşmesini ummak boşuna.”

Modern yaşamın coşkunluğunun, hazzın sonuna kadar tatmin edilebilirliğinin ve yaşamdaki mutluluğun sadece haz ile elde edilebilir inancının duygu patlamalarına yol açacağını, ne kadar bayağı ve anlamsız oluşunu iş işten geçtikten sonra mı öğreneceğiz? Teknolojinin esiri altında bambaşka hayatlar yaşayan insan nasıl kendisine gelebilir? Modern dünyanın baskını altına alınan insan, baskı altına alınan bilgiye nasıl ulaşılır? Savaşarak mı? Tahrir Vazifeleri adlı kitabında İsmet Özel bu konuya şöyle değinir:

“Eşya eşittir insan denkleminin bozulabilmesi, eşya aracılığıyla bir durum (statünün) değil de, bir bilgi, bir bilme türü açığa çıkıyorsa mümkün olabilir. Bu da ancak dil yoluyla itminan sahibi olabilen insanların kültürü biçimlendirdikleri şartlarda gerçekleşir. Eğer insan hayatı teknoloji ve piyasa arasında kurulan koalisyonun sultası altındaysa ve insanlar eşyayı (gücün, refahın) bir işareti saydıkları halde, eşya insanın (kimliğini, kişiliğini) işaret etmiyorsa toplum hayatında yapısal bir baskı ve şiddet yürürlüktedir. Bu baskı bilgiyi örter. Demek ki bilginin aydınlığa kavuşması baskının savılmasını gerektirir. Dil yoluyla itminan sahibi olmakla savaşçı olmak böylece aynı kapıya çıkar.”

Sekülerleşmiş insan, bugün için hakikat zemininden son derece uzakta yaşamaktadır. Maskeli yaşam insanı hakikatten uzaklaştırmakla kalmamış, haz, heyecan, şöhret, makam-mevki sevgisi gibi insanı kendisine tutsak bırakarak, insanı tahrif eden yönleriyle menfaatçilik kapanına kıstırmış, modern birey haline dönüştürmüştür. Onun için doğru, güzel olan; hak olan, acele problemler ve yakıcı sorunlar olarak sürekli önündedir. Maskesini çıkaramadığı müddetçe de önünde olacaktır, vicdanının sesini susturamayacaktır.

Doğrunun bir yalan olmamasını, iyinin kötüye dönüşmemesini, güzelliğin yerini çirkinliğe bırakmamasını, zulmün adaletin yerine ikame edilmemesini ve insan hayatının kargaşa içinde yuvarlanmamasını garanti eden üstün bir yasa; adalet; güvenlik var mıdır? Bir koşturmaca içerisindeyiz. Kuytu kuyulara düşmüşüz. Hak ile batılın mücadelesi içerisinde yüreğimiz bir kıvılcım bekliyor. El-Vedud’’a yâr olabilecek bir kıvılcım… Kâinata eşref-i mahlukat olarak gönderilen insan, nereden, nasıl başlamalı ki, zulmün yerini adalet alsın, çirkinliğin, fenalığın ve azgınlığın yerini güzellikler alsın, iyi kötüye dönüşmesin?...

Nazar-ı Hikmet

Hikmeti yitirdiğimiz günden beridir, kâinatı okuyamadık, kâinatı okuyamayınca kendimizi okuyamadık, kendimizi okuyamayınca da Rabbimizi okuyamadık. Hikmet hayatımızdan çıktığı an ötekileştik, dünyevileştik, kendimiz olmaktan çıkıp başka bir varlık haline dönüştük.

Parçalandık, bölündük, ayrıldık. Bütünü gözden kaçırdığımızdan hikmeti kaybettik. Modern insan bütün olanı, daireyi göremediği için kalabalıklar içerisinde yalnızlıkları oynamaya mecburdur. Teknoloji, para, güç, konfor, cinsellik, bencillik, eğlence, rekabet, hırs ve tüketimin bütün gücüyle insanı tutsak kıldığı, pragmatist felsefenin hâkim olduğu yeni bir dünya düzeninde anlamımızı arıyoruz. C.Pavese’nin şu sözü aslında bu durumu özetliyor:

“Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır.” Dünya döndükçe küreselleşiyoruz, küreselleştikçe bizi “biz” yapan değerlerimizden uzaklaşıyoruz. Hissizleşiyoruz, hissizleşen yüreğimize bombalar atılması gerekiyor uyanmamız için. Dünyayı imar etmek görevli halifeler olduğumuzu, yüreğimizi fethetmemiz ve yürekleri fethetmemiz gerektiğini, hikmet-i nazar-ı unuttuk mu? Kainata hikmet nazarından bakamadığımız için mi, anlamdan, vahiyden uzaklaşıyoruz?...

Eşyaya hikmet nazarından bakabilmek, hakkın tüm varlık âleminde kendini açımlarken; tecelli ederken onda var olan hikmet de tüm varlıklara yansıyacağından insanın eşref-i mahlûkat olduğunun idraki anlamında mühimdir. Eşyaya yansıyan hikmet, Varlık açılımının aynı zamanda bir bilim açılımı da olacağını fark edersek, anlamın doruk noktasına; vahye yolculuk yapar, Hıra’mıza çıkarız; kendimizi anlamanın ötesinde bize ruhundan üfleyen El-Vedud’u anlayabilme, idrak edebilme; tefekkür edebilme noktasına adım atmış oluruz. Bazı tasavvufî akımlarda bilen ile bilinenin bir olmasını, “ittihadü’l âlim ve’l ma’lum” şeklinde formüle edilişini şöyle açıklayabiliriz:

En yüksek noktadaki bilgiye bütünleşerek ulaşmak. Hakikati tavaf eden insanın, tavaf ettikçe hakikate yaklaşması… Eşyaya nazar-ı hikmetle bakarak insanın kendisine zulmetmemesi, kendisini bulunduğu konumdan ayırmaması… W. Chittick bazı mutasavvıfların, Allah’ın yaratma sevgisinin âleme varlık bahşettiğini söylerken bunun hemen arkasından, mütekabil insanî Allah sevgisinin Allah’la yarattıkları arasındaki mesafeyi yakınlaştırdığını ilave ederken, mutasavvıfların Hz. Peygamber’in ‘Allah vardır ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu’ sözünü böyle yorumladıklarına dikkat çekmiştir.

Başka iklimler yönlendiriyor kalplerimizi, eviriyor çeviriyor, inşa ediyor hayatımızı… Acı olan, kayboluşumuzun farkına varamayışımız; en büyük kayboluşun aslında kayboluşumuzu fark etmeyişimiz olduğunun bilincinde olamayışımız. “Arzularını yaşamaya bak”, “Anı Yaşa”, “Gülümse”, “Bu fırsatı kaçırma, mutlu ol” gibi telkinlerin aslında nefse itaati telkin ettiğini, hedonistçe yaklaşımların “tüketiyorsan, mutlusun” sözleriyle içimizi şeytana çevirdiğini ne zaman fark edeceğiz? J. J. Rousseau şöyle yazmıştı: “Çocuğun daha duygu dünyası gelişmeden, zihin dünyasına çok ağır, programlar yüklüyoruz… Size ben bir çocuk teslim ediyorum. Bu çocuk doktor olsun, hâkim olsun, rahip olsun diye değil, adam yani insan olsun diye teslim ediyorum.” Adam yetiştirmeye çalışmak bu kadar zor mu?...

İçini Boşalttığımız Kavramlar

Muallimi Allah olan bir sınıftır dünya.

Allah’ın himayesinde bir tahsildir hayatımız.

Mukaddes ders kitaplarımız, tarih boyunca Rabbimizden insanlara gönderilmiş kitaplardır. Bunların Kur’an hariç diğerleri tahrif edilmiştir.

Peygamberler muallimi Allah olan sınıfta, hatalarımızı, yanlışlarımızı, sıratım müstakimden sapabileceğimiz, kayabileceğimiz, düşebileceğiz noktaları öğrendiğimiz Allah’ın elçileri. İnsanı “insan” yapan tarafını hayatıyla, mücadelesiyle, örnekliğiyle dile getiren; insanı eşref-i mahlûkat yapan özelliğini hatırlatan Allah’ın sevgili kulları…

Kıyamete kadar müfredatı güncel ders kitabımız Kuran.

Ders kitabını hayatına tatbik eden, uygulayan talebelerin ismi Müslüman, mümin, muvahhid.

Hakikati tavaf eden müminlerin mücadelesinde direnenlerin, bu yolda malıyla, canıyla, kalemiyle cihat edip canını ortaya koyanların, mücadele edenlerin, direnişi dirilişe çeviren müminlerin ismi Mücahid, şehit.

Silkinip okuma eylemine girişmeli. İnsanoğlunun omzunda dağların taşıyamadığı bir yük var. Yolu uzun ve kavisli. Her an yoldan çıkma, yoldan kayma tehlikesinin bulunduğu bir yol… Suçlular olarak ortalıkta gezerek suçlu arıyoruz pervasızca… Niçin hâlâ başımızı duvarlara vurduğumuz halde, kurtulamıyoruz hafakanlardan? “Ey insanoğlu, seni kerim olan Rabbine karşı aldatan nedir?”² sorusuna niçin cevap vermekte zorlanıyoruz?...

Bir duruşumuz olmalı…

Karanlıklardan korkmadığımızı kanıtlamalıyız semaya. Hafakanları korkuttuğumuz belli olmalı duruşumuzla. Loş çığlığımızı en kuytu karanlıklara saklamamalı, haksızca korkutulan kuşları şefkat kafeslerinde /avuçlarımızda/ besleyebilmeliyiz…

Bir duruşumuz olmalı…

Ağlayan güllerin mehveş süveydalarını ve solgun yaprakların ümitsizliğini ılık bir titremeyle bahara adamalı. Kıyam gününe hazır bekletilmeli güller ve yapraklar… Her acıyla filizlenen çiçeği, her aşkıyla pembeleşen gülü ekmeli gamzelerimize… Ve ardından göğü mesrur kanat çırpınmaları kaplamalı… Duruşumuzla ölüme hazır olduğumuzu anlatabilmeli kainâta!...

Bir duruşumuz olmalı…

Asiliğe asillik içerisinde cevap vermeli ve ardından kapanan kapılara aldırmamalı. Acımalı fakat her zaman münzevi duyguların arasında kalmalı… Mütedeyyin olmalı, mütebessim olmalı…

Bir duruşumuz olmalı…

Havanın kaprislerine güneşin secde etmeye gidişi de eklenince bir mum gibi aydınlatmalı karanlıktan korkanları. Elimizde çomak, yüreğimizde aşk ile yol almalı dervişçe çöllerde…

Sevgiyle çağırmalı bulutların ağlayışlarını... Ve toprağa düşen cemrelerce hissetmeli yangını yüreğimizde…

Vakit kendimize gelme vakti…

Hesaba çekilmeden hesaba çekme vakti…

Hayatımızı Hayat Kitabı Kuran’a açma vakti…

Hayati sorumuz: Yürüyen Kuran olabilecek miyiz?

Bir duruşumuz olmalı,

Kâinatı okuyabilmeli,

Kendimizi okuyabilmeli,    

Rabbimizi okuyabilmeli…

 

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya