Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 4 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

''Bakara'' ''Kutsal İnek'' Simgesi - Kadir CANATAN

Haziran 21, 2012 yazan khd

“BAKARA”
“KUTSAL İNEK” SİMGESİ
Kadir CANATAN

Bakara kelimesi, sözlükte sığır, inek ya da buzağı anlamına gelir. Kur’an’da Bakara Sûresi’nin bu şekilde adlandırılması, İsrailoğulları’nın ilginç ve trajik-komik öyküsü nedeniyledir. Bu sûre Medine döneminde Yahudilerle yüzleşme sırasında gelmiş ve onların tarihsel geçmişine genişçe yer vermektedir. Burada anlatılan kıssalar bir yandan Medine Yahudilerine kendi geçmişlerini hatırlatmayı, diğer yandan da Arapların, onların tarihinden ders almalarını amaçlamaktadır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise bakara simgesel bir değer taşımakta olup, tüm zamanların sorunlarına anlamlı bir yaklaşım getirmektedir.

İsrailoğulları Mısır’da köle olarak kaldıkları süre içinde monoteist (tevhid) dininden kopmuş ve Mısır’da geçerli olan inançlara yönelmişti. Burada bir yandan Firavunlara kölelik yaparken, diğer yandan da buzağıya tapmaya başlamışlardı. Buzağıya tapma, Kenan, Mısır ve çevre bölgelerde çok yaygındı. İsrailoğulları Hz. Yusuf’un ölümünden sonra Kıptîlere esir olunca, yöneticilerinden bu kötü geleneği öğrendiler. Musa peygamber, onları bu çifte kölelikten kurtarmak üzere gönderilmişti. Mısır’dan çıkış sürecinde birinci tip kölelikten kurtulmuş olmakla beraber, ikinci tip kölelik onların peşini bırakmamıştı. Hem Kur’an hem de Tevrat’ta hikâye edildiği üzere Musa peygamber Tanrı’yla görüşmek üzere Tur dağına çıktığında eski inançlarına döndüler. Bu olayı Bakara sûresi şöyle anlatmaktadır:
“Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı tanrı edinmiştiniz. Sonra bunun ardından şükredesiniz diye sizi affetmiştik. Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik. Mûsâ, kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle kendinize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi ıslah edin. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.” (2:51-54).
Fakat İsrailoğulları, bu yanlış inançlarından kolay kolay kurtulamamıştı. Bu sebeple onların içlerinde gizlediklerini açığa çıkarmak ve kendileriyle hesaplaşmaları için Allah, onları ciddi bir sınava tabi tutmuş ve bir buzağı kesmelerini emretmiştir. Bu Kur’an’da şöyle hikâye edilmektedir:
“Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti. “Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın.” dediler. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki: O, ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın.” Onlar, “Bizim için Rabbine dua et de, rengi neymiş? açıklasın” dediler. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki, o, sapsarı; rengi, bakanların içini açan bir sığırdır” dedi. “Bizim için Rabbine dua et de, onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet buluruz” dediler. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, “İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin” dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.” (2:67-71).
İsrailoğullarının kendilerinden kesmelerini istenen sığır konusunda bu kadar diretmeleri ve ayrıntıya girmeleri dinde detaycılık olarak yorumlanmıştır. Gerçekte âyetler tarihsel ve bağlamsal bir okuma tabi tutulduğunda ayrıntıya kaçan bu soruların gerisinde daha çetin bir sorunun yattığını anlayacaktır. İsrailoğulları Mısır’dan edindikleri bazı yanlış inançları sürdürmeyi sinelerinde gizlemektedirler. İşte, Allah onların içlerinde gizledikleri ve kesmeye bir türlü yanaşmadıkları kutsal inek fikrini yıkmak için bu emri vermiştir. Sonunda kendi sorularıyla korktukları başına gelmiştir. Çünkü tarif edilen buzağı tam da taptıkları buzağıya benzemektedir. Allah, bu buzağıyı onlara kestirerek, bu eylemleriyle içlerinde gizledikleri inançlarını yüzleştirme fırsatı sağlamıştır. “Neredeyse bunu yapmayacaklardı” şeklindeki ifade bu inancın onların içinde ne kadar kök saldığını açıkça göstermektedir.
Tarihsel olarak hayvan tapımı çok eski bir inanç olup totem anlayışından türemiştir. Birçok kavim hayvanları kutsal ve kimi yerde de Tanrı saymıştır. Özellikle eski Mısır, hayvan tapımının bütün çeşitlerini, yüzyıllar boyunca sürdürmüş bir ülkedir. Bu ülkede öküzlere, ineklere, kedilere, leyleklere, timsahlara, farelere ve su aygırlarına tapılmıştır. İnek, bilhassa kutsal sayılmış, gökyüzü ayaklarını yeryüzüne dayamış bir varlık olarak tasarımlanmıştır. İskandinav mitolojisinde de gece, inek olarak düşünülmüştür.
Kur’an’ın en uzun sûresine konu başlığı olan Bakara’yı, salt İsrailoğullarının tarihsel öyküsüne indirgemek doğru değildir. Burada bahsedilen bakara aslında simgesel bir değere sahiptir. İki anlamda İsrailoğullarının spesifik durumunu aşmaktadır. İlk olarak buzağı, inek ya da sığır olarak çevirdiğimiz bakara, aslında Tanrı dışında tapınılan tüm nesneleri simgelemektedir. Bu kavram, Kur’an’da geçen tağut, Tevrat’ta geçen baal ile, İncil’de geçen mammon kavramıyla eş anlamlı olarak görülmelidir.
Kimi zaman şeytan, kimi zaman nefs ve kimi zaman da put olarak çevrilen tağut kavramını Kur’an genel bir ifade kalıbında kullanmaktadır. Yani o, Tanrı dışında tapınılan her şeyi simgeler. Tağut’un rolü ve işlevi konusunda Bakara sûresindeki şu âyetler oldukça öğreticidir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tağûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.” (2:256-257). Arapça’da tağut kelimesi sınırları aşan herkes ve her şey için kullanılır. Tağut, Allah’a isyan etmekle kalmaz, O’nun kullarını da kendisine boyun eğmeye zorlar.
Tevrat, İsrailoğullarını Baal adlı Tanrı’ya taptıkları için eleştirir. Baal sözcüğü İbranice efendi demektir ve bu anlamda en yüce efendi olarak Tanrı’yı adlandırır. Kur’an’da geçen Rab ifadesinin de anlamlarından birinin efendi ve yetiştirici olduğunu hatırlamak burada ilginç olacaktır. Baal tapımı, İbranilerden başlayarak Fenikeliler, Babilliler, Kartacalılar, Suriyeliler vb. gibi aynı soydan gelen ve gelmeyen birçok kavimlere yayılmış çok eski bir tapımdır. Hz. Musa ve İsa peygamberlerin yaydığı Tek Tanrıcılıkla rekabete girmiş, bu peygamberleri ve izleyicilerini bir hayli uğraştırmıştır. İbraniler, yararlı ve zararlı göksel güçlerin Tanrısı olan Hadad’ı, Baal adıyla anıyordu. Daha sonra bu Tanrı inancı başka kavimlere de geçmiş ve bu kavimlerin eliyle daha başka biçimlere sokularak geliştirilmiştir.
Matta İncil’i, Tağut ve Baal’ı; Mammon olarak adlandırıp ve şöyle der: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret eder ve ötekini sever, yahut da birini tutar, ötekini hor görür. Siz hem Allah’a hem de Mammon’a kulluk edemezsiniz.” (Bab 6:24). Bu İncil kaynaklarında tevhit inancının çok net bir ifadesidir. Mammon, Fenikelilerin Zenginlik Tanrısı’dır. Asurlular da buna tapmıştır.
Tağut, Baal ve Mammon, açıktır ki egemen sınıfların Tanrılarıdır. İlk ikisi siyasal gücü, diğeri parayı simgeler. Sınırsız güç ve para, çoğu zaman insanları saptıran ve onları ilahlık iddiasına kadar sevk eden araçlardır. Bu araçlar zamanla araç olmaktan çıkıp bizatihi amaç haline gelmişlerdir.
Öte taraftan somut anlamda tapınma nesneleri toplumdan topluma, zamandan zamana değişse de, simgesel anlamda Tanrı dışındaki nesnelere tapınma tüm zamanların sorunudur. Kur’an, aslında Bakara sûresinde bu yaygın soruna parmak basmaktadır. Fatiha ile Bakara’nın simgesel anlamları dikkate alınırsa, ilk sûre; Tanrı ile insan arasındaki doğru ilişkinin (sırat-i mustakim) nasıl olacağını ifade ediyorsa, ikinci sûre; insan ile Tanrı arasındaki sapkın ilişkiyi (sırat-i dalla) açıklamaktadır. Bu anlamda Fatiha, Kur’ani öğretinin bir tezi ise, Bakara da bir anti-tezdir.
Allah dışındaki şeylere tapınma, gerçekte kölelik düzeninin bir parçasıdır. Güç ve parayı elinde bulunduranlar, Allah karşısında eşit olan ve hür doğan insanları kendilerine köle etmek için yalancı ilahlar uydurur ve dikkatleri Allah’tan onlara çevirirler. Eğer bu projelerinde başarılı olurlarsa, insanlar üzerinde keyfi emretme ve onları kendileri için çalıştırma düzenlerini meşrulaştırırlar. Oysa Kur’an, İsrailoğulları üzerinden, gökyüzünde ve yeryüzünde ilişkilerin nasıl olması gerektiğini açıkça beyan etmektedir: “Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz. Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.” (2:83-84).
Gerçek öğretide inek, buzağı ya da sığır sadece Allah’a kurban edilen bir nesne iken, sahte öğretilerde bu nesneler birden bire tapınılacak nesne haline gelir. Bu süreç neden ve nasıl oluşmaktadır? Bunu anlamak için insanlığın çok uzun bir dönemine avcılık, hayvancılık ve tarımcılığın damgasını vurduğunu bilmek gerekir. Sığırlar ve özellikle inek, insanlık için önemli bir yaşam kaynağı olarak işlev görmüştür. Bunun böyle olduğu ülke ve bölgeler de günümüzde de bulunmaktadır. Sözgelimi Hollanda gibi çok modern bir ülkenin Friesland adlı kuzey eyaletinde hayvancılık hâlâ önemli bir rol oynamaktadır. Burası Hollanda’nın en çok inek yetiştirilen ve dolayısıyla süt ve et ürünlerinin üretildiği bir yerdir. Bu eyaletin başkenti olan Leeuwarden şehrinin meydanlarında inek heykelleri bulunmaktadır. Bu inek heykellerinden birinin üzerinde annemiz anlamına gelen Us mem yazmaktadır. Çünkü nasıl anne süt verip çocukları doyuruyorsa, inek de bu bölgeyi sütüyle beslemekte ve bir anlamda anne olarak işlev görmektedir.
Hayvancılık ve ineğin yaşamda bu kadar merkezi bir önem arz ettiği toplum ve kültürlerde inek sadece basit bir geçim aracı değildir. Ona yüklenen anlamlar ve onun simgesel özellikleri, onu geçim aracı olmanın ötesine taşır. Dinler tarihinde totemizm olarak adlandırılan ilkel din, bazı hayvanların totem olarak seçilmesiyle ortaya çıkmıştır. Totem, bazı özellikleriyle bir kabile ya da grubun simgesi ilan edilen şeydir. İnek, hem hayatın kaynağı hem de ağırbaşlılık ve çalışkanlığın bir simgesidir. Bu nedenle yüceltilen bir hayvandır. Aslında totem olarak seçilen bir hayvan yüceltilirken grup kendini de yüceltmektedir.
Sözgelimi Hinduizm’in özelliklerinden biri, kutsal inek kültüdür. Hindular, ineklere büyük saygı duyar. Çünkü inekler, canlı olan her şeyin simgesidir. Hıristiyanlar için Tanrı İsa’nın anası Meryem ne anlam ifade ediyorsa, Hindular için de inekler o anlamı ifade eder. Bu nedenle, Hindular için bir ineği öldürmekten daha büyük bir dinî saygısızlık yoktur. Hatta insan hayatının yok edilmesi, bir ineği öldürmekten daha korkunç değildir. Hindu’yu inek öldürmekten başka hiçbir kötü davranış daha çok kirletemez.
Totem olarak seçilen birçok hayvanın yüceltildiği ve nihayetinde kutsal bir tapım nesnesi haline dönüştürüldüğünün dinler tarihinde birçok örneği bulunmaktadır. Yüceltme ve kutsallaştırma, kuşaklar içinde gerçekleşen ilginç bir süreçtir. Başlangıçta totemler, simgeler olmaktan başka bir anlam taşımaz ama zamanla kutsallaştırılıp tapım nesnesi haline getirilir. Bu kör kolektif bilincin insana oynadığı bir oyundur. Bu oyun kimi zaman egemen toplumsal kesimlerin çıkarlarıyla da örtüştüğü, kimi zaman ataların bir mirası olduğu ya da kutsal amaçlara götüren bir araç olduğu için ısrarla sürdürülür. Eğer amaçlar kutsalsa buna götüren araçlar da kolayca kutsallaştırılmaktadır. Oysa hayatın sürdürülmesi için bahşedilmiş olan nimetlerin yaratıcısı ve sahibi Allah’tır. Allah’ın yaşam için vesile kıldığı metaların kutsallaştırılması, bizi sadece kendisine ibadet edilmesi gereken esas kutsal varlıktan uzaklaştırmaktadır.

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya