![]() |
| ![]() |
AYNI KALBE İKİNCİ HANÇER
Aşkın TAŞTAN
Her sabah olduğu gibi o sabah da iki arkadaş evlerinin üç sokak aşağısındaki işyerlerine doğru yürüyorlardı. Aziz ile İbrahim, üniversitede tanışmışlardı. Aziz, İbrahim’in kız kardeşi Zeynep ile evlenmiş, böylelikle arkadaşlıkları akrabalığa dönüşmüştü. İkisi de doktordu ve aynı hastanede çalışıyorlardı. Hemen hemen her konuda iyi anlaşırlar, ama konu siyaset olunca gerilirlerdi. Aziz, yönetimde bulunan Beşşar’ın vaat ettiği reformları gerçekleştireceğine inanıyor, fakat provokatörlerin, özellikle Nusayrilerin, bu süreci sürekli provoke ettiğini düşünüyor, İbrahim ise, Beşşar Esad’ın babasının çizdiği yoldan gittiğine inanıyor, onun bir diktatör olduğunu söylüyordu. İki arkadaş, bu farklı fikirleri sebebiyle pek fazla siyaset konuşmazlardı.
O gün, Hama’da sivil halkın yapacağı en büyük protesto gösterisi vardı. Aziz, başı önde düşünceli bir halde yürüyen arkadaşına sordu, “Sence bugün katılım çok olacak mı?” İbrahim: Katılımdan çok Beşşar’ın yapacakları beni düşündürüyor. Aziz: Bence Beşşar’dan çok, Ürdün’den, Lübnan’dan gelen silahlı provakatörlerden korkmalısın… İbrahim, kısık gözlerle Aziz’e baktı: Halen anlamıyorsun değil mi? Şii-Sünni meselesine dönüştürülmeye çalışıldığını halen fark etmiyorsun... Burada asıl meselenin, Hafız’ın politikasının, yani “yönetimi kaybetmemek adına ne kadar gerekliyse o kadar kan dökülmelidir”in devreye sokulduğunu halen fark edemiyor musun?” Aziz, İbrahim’le uzun soluklu bu konuları tartışmazdı. Bir temenniyle konuyu kapattı: İnşallah bugün, ne senin ne benim korktuklarımız olmaz, sakin bir gün olur, geçer gider” dedi. İbrahim sadece “inşallah” dedi.
Hastaneye vardıklarında, henüz saat dokuzdu ve hastane nispeten diğer günlerden daha sakin görünüyordu. Birbirlerine kolaylıklar dileyerek ayrıldılar. Aziz, yaşlı bir hastasını muayene ederken güçlü bir patlama sesi, hastanenin camlarını titretti. Elektrikler gitti ve uğultuyla jeneratör çalışmaya başladı. Panikle koridora çıktı, hastanedeki herkes sağa sola koşuşturuyor, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Az sonra acıyla çalan telefon sesleri birbirine karıştı. Anlaşılan, çatışma başlamıştı. Ambulanslar tek tek şehre doğru ilerlerken, ilk yaralılar hastaneye getirilmişti bile… Uzaktan gelen çatışma seslerinin şiddeti giderek artıyordu. Ortalık bir anda cehenneme dönmüştü. Aziz, bir sağa bir sola koşuşturuyor ama hangi yaralıya yönelse, ondan daha vahim durumda başka bir yaralı getiriliyordu. Hastane koridorları bir anda kan gölüne dönmüştü. Getirilen yaralılara baktığında çoğunluğun kadınlar, çocuklar ve çocuk denecek yaşta gençler olduğunu fark etti. Anlaşılan, silahsız halktı hedef… O sırada yeni getirilen on üç on dört yaşlarında bir kız çocuğuna ilişti gözü. Hemen müdahale için yanına gitti. Küçük kız âni saldırının şokundaydı halen... Feryat etmiyor, ağlamıyor, sadece sağa sola boş gözlerle bakınıyordu. Aziz, ürkütmekten korkar gibi yumuşak bir sesle, “gel bakalım küçük hanım, kolunu bir muayene edelim” dedi. Küçük kız mekanik bir hareketle eliyle sımsıkı tuttuğu kopmuş kolunun yerinden elini çekti. Aziz bir yandan akan kanı durdurmaya uğraşıyor, bir yandan da kızı girdiği şok dalgasından çıkarmaya çalışıyordu, “adın nedir senin güzel kız?” dedi. Kız aynı mekaniklikle cevap verdi: “Feride”…“Kaç yaşındasın Feride?” “14”... Bir sonraki soruyu sormak üzereydi ki ikinci şiddetli bir patlama oldu. Feride dehşet dolu gözlerle Aziz’e baktı, feryadı andıran bir sesle, “Annem ve babam gözümün önünde öldüler. Eve gitmem gerek, kardeşlerimi bulmam gerek. Onlar daha küçükler, çok korkarlar!” Aziz, kızı sakinleştirmeye çalıştı, “Kolunu sarar sarmaz, seni yollayacağım merak etme! Allah’a emanet küçük kardeşlerin... İnşallah bir şey olmamıştır.” Kız, çok kan kaybetmişti, yüzü sararmış, dudakları morarmıştı. Soğuk soğuk terliyor, Aziz’in işini bitirmesini beklerken sayıklıyordu, “Onlar çok küçükler. Ayşe’m beş yaşında, Yasir’im yedi, Bilal’im ise daha dokuzunda… Annem babam olmadan nasıl olacaklar? Eve bir an önce gitmem lazım… Onlara sahip çıkmam lazım.” Aziz, sargı işini bitirmişti, ama küçük kız komaya girmek üzere gibi görünüyordu. Hastabakıcılardan yardım istemek üzere koridora çıktı, bir görevliyle birlikte geri döndüğünde küçük Feride’nin cansız bedenini yerde buldu.
Ölüm görmeye alışıktı Aziz, ama çocuk ölümlerine hiç alışkın değildi. Gözyaşları içinde, küçük kızın cansız bedenini morga göndermek üzere sedyenin üzerine yatırırken, tiz bir kadın çığlığıyla kendine geldi. Kadının kucağında, küçük bir bebek vardı ve sarılı olduğu kundaktan kan damlıyordu. Kadın da, başından yara almıştı, yüzü, kan revan içerisindeydi ama buna aldırmadan, yavrusu için yalvarıyordu. Aziz, kadının kucağındaki bebeği aldı, bir sedye üzerine yatırdı. Annesini sakinleştirmek için bir yandan sorular soruyor, bir yandan da küçük bebeğin kanlar içindeki kundağını açıyordu, “Adı nedir?” Kadın, farklı bir âlemden cevap verir gibiydi, “Muhammed”… Aziz, “Kaç aylık?” Kadın, ”Daha 3 aylık”… Kadın, tekrar iniltiyle karışık ağlamaya başladı ve “Az evvel eşim, keskin bir nişancı tarafından öldürüldü.” dedi. Aziz, eşini yeni kaybetmiş bu kadına bebeğini de kaybettiğini nasıl söyleyecekti? Kadına döndü, ağzını açtı ama sanki cümleler boğazında düğümlendi, bir şey söyleyemedi. Kadın anlamıştı, yavrusunun üzerine kapanıp ağlamaya başladı. Aziz, kadına başsağlığı dileyebildi ve onunla ilgilenmesi için bir hemşire gönderdi. Hastane koridoruna çıktığında, İbrahim’le karşılaştı. İbrahim, Aziz’e, “Nusayriler ülkelerinden tankla mı gelmişler?! Anladın mı şimdi Aziz? Aynı el, ikinci kere hançerliyor kalbimizi” dedi. Ameliyathaneye giren arkadaşının ardından uzun uzun baktı Aziz… Haklıydı İbrahim, yönetim şeklini beğenmeyen halkına nasıl böyle bir zulmü reva görebiliyordu Beşşar…
İkindi vaktine kadar hiç durmadan aralıksız çalıştı Aziz. Namaz için odasına geçtiği vakit aynada gördüğü kendisine inanamadı. Her yeri kan içindeydi. Ellerindeki kurumuş kanları ovuştururken, gözlerinden akan yaşlara mani olamadı. Kendi insanları tarafından öldürülen, kendi insanlarının kanıydı bu... Namaza durduğunda şiddetli bir patlamayla hastane yeniden sarsıldı. Bu seferki çok yakına düşmüştü. Sükûnetini bozmamaya çalışarak namazını bitirdi. Hemen cep telefonunu aldı, eşini aramaya çalıştı, ama ulaşamadı. Eve gitmeliydi. İbrahim’i buldu ve “eve gidip Zeynep’e bakmalıyım. Alıp hastaneye getireceğim” dedi. Hastaneden çıktığında gördüğü manzara karşısında nefesi kesilmişti. Harabeye dönmüş binaların arasında ilerlerken, burnuna gelen keskin barut kokusu genzini yakıyordu. Evine çok kısa bir mesafe kalmıştı ki, sokaktaki askerî bir cipi fark etti. Araçta silahlı askerler vardı. Onlar kendini görmeden saklanmalıydı. Az ilerideki çöp konteynerinin arkasına gizlenmişti ki kendisine doğru koşan iki genci gördü. Biri askerlere görünmeden konteynerin arkasına gizlenmeyi başardı, diğeri ise son anda kafasına isabet eden bir kurşunla emaneti salıverdi arkadaşının ayakları dibinde. Yapacak bir şey yoktu, beklemekten başka… Bir süre sonra askerlerin gittiklerinden emin olunca, yerlerinden çıkıp koşmaya başladılar. Aziz nihayet evine ulaşmıştı ama evinin yerinde sadece bir harabe vardı. Koşarak eve girdi, yıkıntılar arasında eşini aramaya başladı. Yalvaran bir sesle, “ Zeynep, Zeynep!” diye bağırdı, fakat sesine karşılık bulamadı.
Hastaneye döndüğünde, bir müddet öylece hastane bahçesinde bekledi. Neredeydi Zeynep? Evler neden bombalanıyordu? Bu insanlar silahsız gösteri yapan sivil halktı sadece… Bunların karşısında topla, tüfekle ne işi vardı yönetimin? Hastaneden gelen sesleri dinledi. Feryat seslerinin arasında, ağlama, inleme sesleri birbirine karışıyordu. Şehirde savaş vardı sanki… Daha biraz evvel başından vurulan genç gözünün önünden gitmiyordu, neydi suçu? Bir ümitsizlik ve çaresizlik anaforundaydı sanki… Birden küçük Feride geldi aklına. O, kardeşleri için kaygılıydı son anında bile… Bu insanların hepsi Aziz’in kardeşleriydi. İçine düştüğü hüzün perdesini yırtıp attı. Tekrar kollarını sıvayıp işine koyuldu. Hastanenin odaları, koridorları her yer yaralılarla dolmuştu. Yaşlı bir adamın yaralarını sarıyordu ki, arkasından önlüğünün tutulduğunu fark etti. Geriye döndüğünde sedye üzerinde, yüzü tanınmaz halde bir kadının yattığını gördü. Kadın, bir şeyler mırıldanıyordu. Aziz, eğilerek kulağını yaklaştırdı, kadın, “Aziz, benim” diyordu. Aziz, ağlamaya başladı, “Zeynep!” diyebildi sadece. Kanlar içindeki yüzünü temizlemeye çalışırken, dudaklarının tekrar mırıldandığını fark etti. Duyabilmek için eğildiğinde şahadet getirdiğini duydu. Ellerini sıkıca tutuyor, onunla beraber o da şahadet getiriyordu. Hayat arkadaşının narin bedenini kendi elleriyle indirirken morga, belki de ömrünün en zor gününü yaşıyordu Aziz… Yanına gelen İbrahim’e sarılırken: “Zeynep’in suçu neydi İbrahim? Bu küçücük çocukların, bu ihtiyarların suçu neydi? Avlanmanın bile yasak olduğu aylardayız, neden masum avına çıktı bunlar?” İkisi de ağlıyordu…
Şehir hükümet güçlerince kuşatma altındaydı, kuşatmanın ne kadar süreceğini, ölümlerin ne kadar artacağını kimse bilmiyordu. O gün Aziz, kendi elleriyle on dört ölümün altına imza attı. Akşam haberlerinde yönetim, sadece birkaç kişinin ölümünü ilan ediyordu. Acı bir tebessümle izledi. Yerinden kalktı, hırslı bir zalimin elleriyle zulme uğramış masumlara yardım edebilmek için tekrar kollarını sıvadı.
**
Rahman ve Rahim Allah adına;
“Sen, zalimlerin yaptıklarından Allah’ı habersiz sanmayasın. Ne var ki O onları, sadece gözlerin yuvalarından fırlayıp bir noktada dona kaldığı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim, 14/42).
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.