Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 9 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

Allah Tevhid Önderi Olan Peygamberleri Neden Gönderdi? - Mustafa AKMAN

Haziran 21, 2012 yazan khd

ALLAH TEVHİD ÖNDERİ OLAN PEYGAMBERLERİ
NEDEN GÖNDERDİ?
Mustafa AKMAN
Bu makale, ‘Yaratılış Gerekçeleri' adıyla hazırlamakta olduğum çalışmanın ilgili bölümünün, yararlandığım çok sayıda kaynak ve dipnottan arındırılmış kısa bir özetidir.
Bu koca evrenin yaratılmasının elbet bir gayesi vardır. Bunun gerçek ilim ve hikmeti Rabbimizin nezdinde saklıdır. Şüphesiz O’nun (c), buna ne zaman karar verdiği, niçin gerek gördüğü vs. soruların kelâmî boyutu bir yana, her tarafı hikmetlerle donatılmış evreni gayesiz, abes ve lüzumsuz yarattığını tasavvur etmek olası değildir. İnsanoğlunun hazır durumda bu gayeyi bilmesinin yegâne yolu ilahî diyalogla mümkün olabilmiştir. Allah peygamberleri aracılığıyla beniâdemle diyalog kurmuş, evreni ve hususen onları hangi maksatlarla, ne için yarattığını haber vermiştir.

Bilinen ya da bize öğrettiği gayelerin başında O’nun her şeyden önce Kendini tevhit ekseninde tanıtması ve kullarından bunu öğrenmelerini istemesidir. Cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım, mealindeki ayette bu hakikate işaret edilmiştir. Kulların bu tanımayı ve kulluk vazifesini öğrenmesi de muallimsiz olamayacağından adalet ve rahmeti engin rabbimiz bu amaçla peygamberler göndermiştir. O, gönderdiği bu peygamberlere itaat istemiş ve onlardan, kendilerine itiraz eden, kulak vermeyip bildiği gibi davrananların cezalandırılacağını haber vermelerini ve buna mukabil kendilerinden, karşılaşacakları güçlüklere karşı sabretmelerini istemiştir.
Esasen Yüce Allah kitapları da bu amaçla göndermiştir. Nitekim Kur'an'a göre kitapların gönderiliş amacı, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmedip, adaleti ikame etmek, ayrılığa düşülen konuları açıklamak ve inanan insanlar için yol gösterici ve rahmet olmak, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarıp onları Allah'ın yoluna iletmek, zulmedenleri uyarmak ve güzel davrananları müjdelemektir.
Semavî kitapların hepsinin, temel noktaları zikretmede ittifak ettikleri malumdur. Ümmetler, Allah'ın şeriatının hükümlerini tanımada, emrettiği farzları ve nehyettiği haramları açıklamada, fazilet ve güzel ahlak, edep ve terbiye kurallarını, Allah'ın uyarılarını, va'd ve va'idini beyan edip insanları doğru yola çağırmada ve öğüt alıp vermede bu kitaplara başvuracaklardır. Allah Teâlâ, işte bu sayılan vb. birtakım sebeplerle peygamberlerine kitaplar indirmiştir. Onlar da bunları tebliğ edip açıklamışlardır. Ve nihayet Son Peygamber (s), arkasında insanlık için bir nur ve hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim'i bırakmıştır. O (s) veda hutbesinde şöyle demişti: Size benden sonra bağlanıp yaşadığınız sürece sapmayacağınız bir ölçü bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’an.
Buna göre varlığın bir maksad-ı ilahîye mebni olarak insanın emrine amade kılındığı, insanın da tevhidi hedefleyen bir kulluk için yaratıldığı anlaşılmaktadır. Keza, insanoğlunun bu gayeyi gerçekleştirmede bir örneğe, önder ve rehbere ihtiyacı olduğu da kaçınılmaz görünmektedir. Zira insan, hayra da şerre de yönelebilecek istidatta, muhayyer bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle Yüce Allah, bu muhayyerliğinde Yaratıcısını, O’nun kendisinden beklentilerini ve sergileyeceği davranış modelini öğretmek için ilk insanı ilk peygamber olarak göndermiştir. Buna göre insanlık yeryüzündeki hayatına peygamberlik ile başlamıştır. Diğer bir ifade ile insanlığın rehberlik noktasındaki muhtemel sıkıntısını Cenab-ı Hak daha ilk baştan izale etmiştir. Şu halde peygamberlerin gönderiliş gayesi, kulluk etmede insanlara öncülük etmeleridir. Nitekim onlar tebliğde bulunmuş, örneklik sergileyerek mazerete mahal bırakmamışlardır. Zira âdemoğlunu, kendine kulluk ile sorumlu tutan Yüce Allah, onlara sürekli nebiler göndererek aydınlatmış, onların karanlıklarda kalmasına mahal vermemiştir. Şüphesiz adalet ve rahmetiyle her şeyi kuşatan Yüce Allah, bunu bir lütuf değil, yarattığı kâinata yerleştirdiği kanunlar/sünnetullah gereğince yapmıştır.
Muhakkak ki onlar görevlerini en güzel biçimde ifa etmişlerdir. Bu anlamda insanlığı uyarıp, müjdelemişler ve böylece insanlığa ilahî mesajları gerektiği şekilde iletmişlerdir. Onlar, mesajı ulaştırma vazifelerini yerine getirmiş, Rablerine giden yolu insanlığa göstermiş ve dolayısıyla insanlığa itiraz ve mazeret kapılarını bütünüyle kapamışlardır.
Filvakıa Allah’ın rahmet ve adaleti, sınadığı bu insanoğlunu sadece akıl vermiş olmakla ilzam etmemiş aynı zamanda haberdar edip bilgilendirmeyi de gerektirmiştir. Biz peygamber göndermedikçe azap edici değiliz (17/15). Bu manada Allah (c) insanı, yaratılış gayesine paralel biçimde akıl yetisi ve bunu destekler mahiyette nebilerle yönlendirmiş, böylece onlarla temasını hiç kesmemiştir. Elbette insanoğlunun peygamberler olmadan yaratılış gayesini, imanı, küfrü vs. hakkıyla bilebilmesi olanaksızdı. O’nun rıza ve/ya gazabına giden yolu bilemeyecek, çeşitli hususlarda ortaklar koşacak, onun bunun peşine düşecek, kendini perişan edecekti.
Bu duruma mahal vermemek için Allah Teâlâ tarih boyunca yaşamış toplumlara kendi dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir. Nitekim Âdem(a)’le başlayan insan hayatı yine onun şahsında peygamberlikle de tanışmıştı. Bir başka ifade ile Allah (c) insanı yaratıp kendi kaderine terk etmemiş, yanında kendisini anlatacak, tanıtıp haberdar edecek elçi de yollamıştı. İnsanoğlu için, onun hatırına; selamet yollarını bilip sapıtmaması adına gönderilen elçiler. Onlar, vazifelerini en güzel biçimde yapmışlardı, ancak muhatapları ya kimi zaman onları hiç dinlememişlerdi ya da çoğunlukla olduğu gibi çevrelerinde biriken kitle halinde onlara tabi olmuş, istedikleri formda bir ümmet oluşturmuşlardı. Bu ümmetler, peşlerinden gelen nesillere peygamberlerinin davetini ulaştırmış, onları yapabildikleri en güzel şekilde haberdar etmişlerdi. Ne var ki insan tabiatındaki olumsuz eğilimlerin dominant hale geçmesi, bozulan toplumsal şartlar ve farklı düşünsel ekol ve ideolojilerin de etkilemesiyle yeni nesiller, tevhidî zeminden gittikçe sapmaya başlamış, derken değişim geçirip çökmüşlerdi. Çöken toplumlarda sağlıklı bir inanca sahip olmanın zorluğundan hatta belki de imkânsızlığından, Yüce Allah bu hale gelmiş topluluklara, onları mevcut durumdan kurtarıp hidayet yollarını gösterecek peygamberler göndermişti(r).
Peygamber İbrahim(a)’den sonra geçen uzun süreçte çeşitli saptırıcı sebeplerle yolunu şaşırmış, değişim geçirip çökmüş durumdaki Arap cahiliye hayatı da bu hale gelmişti. Onlar aşikâr putperestliklerine rağmen hala kendilerini İbrahim ve İsmail aleyhimesselam’a nispet ediyor ve onların dini üzere olduklarını sanıyorken Yüce Allah onları düşünerek, onlar bu yanılgılarında devam etmesin, hidayet yollarını bilip takip etsinler diye bir peygamber göndermişti(r). Hal böyle iken onlar zaten doğru yol üzere olma iddiasında devam ederek yeni gelen peygambere -biraz da- insan olması hasebiyle, kendilerinden ve kendilerine benzeyen biri olduğu için itirazda bulunmuş, tepki göstermişlerdi. Oysa Allah (c) onların şahsında insanı, insanoğlunu düşünmüş, şirk bataklığından kurtulsunlar amacıyla gönderdiği peygamberle onlara el uzatmış ve onların şahsında insanlığın hatırına bir peygamber daha göndermişti(r).
Bu Peygamber (Muhammed aleyhisselam) da, herhangi bir beklentisi olmaksızın, standart düzeyde onlarla yaşayıp, şirk dışında her şeyi ile onlar gibi sıradan biri olarak hayat sürüyorken kendisine gelen risalet vazifesini büyük bir şokla beraber üstlenmiş ve Allah’ın, toplumun gidişatına olan müdahalesinin aracısı haline gelmişti. O da böylece son halka olarak nebiler kervanına alınmıştı.
Hesap gününde insanlara itiraz yollarını kapatmakla yükümlü olan ve bu amaçla en ideal hayat modelini ortaya koyan bu nebiler, böylece kimseye bahane oluşturacak bir hal bırakmamışlardır. Muhammed (s) de tamamen insanların dünya ahiret saadeti uğruna verilen görevi en güzel şekilde ifa etmişti(r). Tıpkı peygamberler kervanının diğer azaları gibi.
O (s), cahiliye örf ve âdetlerinin yaşandığı Mekke toplumunda dünyaya gelmişti. O’nun da, kendisine peygamberlik görevi tevdi edilesiye kadar bu toplumda, akrabaları ve diğer Mekkelilerle, pek çok erdemli kimse gibi bu dönemde revaç bulan çirkinliklerden uzak kalmak suretiyle doğumundan itibaren sıradan Mekkeliler gibi bir hayat sürdüğü malumdur.
Nitekim Peygamber’in risâletle görevlendirilmesine kadar geçen hayat çizgisinde, dinî, siyasî, ekonomik veya daha başka sahalarda hemen hiçbir olağandışılığa rastlanılmamaktadır. O kadar ki O’nun peygamberlikten önceki hayatındaki bu sıradan ve olağan durum, cahiliye Araplarından kimileri tarafından, O’nun (s) risâletle görevlendirilmesinin yadırganmasına yol açmıştır. Bu cahiliye Araplarının düşüncesine göre peygamber olacak şahsın peygamberlik öncesi hayatı olağanüstü olmalıydı. Onlara göre peygamberlik en zengin, en güçlü, en itibarlı; kısacası sıradan insanların ötesinde özelliklere sahip kimselerin hakkıydı. Esasen günümüzde de pek çok kimsenin hemen hemen aynı düşünceye sahip olduğu söylenebilir. Zira bunlar da öncekiler gibi Peygamber’in özellikle risalet öncesi hayatında mucizevî/ efsanevî bir sürecin yaşanmış olması gerektiğine inanıyor olmalılar ki karşılığı ve kaynağı olmayan, olmadığı için de kurgulanan bir yığın olağanüstülüklere inanmaktadırlar.
Oysa Allah (c), peygamberleri sıradan insanlar içinden görevlendirmiştir. Çünkü onların dertlerini, düşüncelerini, sevinç ve kederlerini anlayabilmeleri için peygamberlerin de en azından peygamberlikten önce sıradan insanlara benzer bir hayat sürdürmeleri, onların hayat biçimlerini, dünya ve dinî hayatla ilgili düşüncelerini bilmeleri önemlidir. Bu sebeple de, Peygamber’in peygamberlikten önce, içerisinde yaşadığı toplumun pek çok ferdi gibi bir hayat sürdürmüş olması gerekir. Bilindiği gibi O’nun yaşadığı toplumda, zenginlerin yanında fakirler; zalimler kadar adaleti temine gayret edenler; kötü ahlaklı kimselerle beraber ahlakî övgüye değer durumda olanlar; yaradanını unutup çeşitli ilâhlar edinenlerden ayrı tevhîdî bir uyanışta olanlar da vardı. Muhammed (s), doğumundan risaletine kadar geçen kırk yıllık zaman diliminde o günün insanları tarafından nitelendirildiği şekliyle ‘emin’ ve ‘iyi’ vasıflara sahip biri olarak yaşamıştır. Bu dönemde O’nun hayatına hâkim olan sıradanlık özellikle O’nun geçiminde, maişetini temin noktasında daha bir net görülmektedir. Öyle ki O, diğer bazı Mekkeliler gibi fakir olarak nitelendirilebilecek bir tarzda hayatını sürdürmüştür. Hatta neredeyse doğumundan itibaren içerisine düştüğü fakirlikten, gençliğine kadar bir türlü kurtulamamıştır. Nitekim kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi için gerekli imkânların oluşturulması da yine O’nun diğer insanlar gibi çalışıp çabalamasıyla mümkün olabilmiştir. Şu halde ileride peygamber olarak görevlendirilecek olması, O’na maddi geçim nokta-i nazarından sıra dışı veya anormal bir ayrıcalık nedeni olmamıştır.
Kur’an’ın beyanına göre peygamberler de bizim gibi birer insandırlar. İnsan olmaları hasebiyle onlar da kulluk ile mükelleftirler. Bu durumda peygamberler ile insanların yolları bu noktada kesişmiş olmaktadır:
Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilah yoktur; o halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım (21/25).
Onlar (peygamberler) ki, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlar (33/39).
Esasen peygamberlerin de insan türünden oluşu başlı başına bir rahmet olmuştur. Zira insan, birisini, ancak aynı varlık sahasını paylaşması durumunda örnek alabilecektir. Kitab-ı Kerim’in beyan ettiği gibi şayet onlar melek yahut başka bir varlık kategorisinden olsalardı, insanların onları örnek alması olanaklı olamazdı. Buna göre peygamberler de yerler, içerler, evlenirler, hastalanırlar, gülerler, ağlarlar, özetle insan olma yönüyle diğerleriyle aynı hayatı paylaşırlardı.
Bilindiği gibi peygamberler, kendi dönemlerine özgü teferruat kabilinden farklılıklar dışında, hep aynı hususları tebliğ etmişlerdir. Onlar, bu vazifelerine karşılık insanlardan hiçbir şey isteyebilecek durumda değillerdi. Zira onları Allah görevlendirmekte ve yapıp ettiklerinin karşılığını/ ücretini ancak Allah’tan beklemekteydiler. Onlar da yüce makamdan aldıkları görevi ifa ve insanlığın kurtuluşu için gece gündüz çaba sarf etmiş, çeşitli meşakkatlere göğüs germişlerdi(r).
Müjdeleyici ve sakındırıcı peygamberler gönderdik ki insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın (4/165).
Allah müjdeleyen ve korkutan peygamberler göndermiş, onlarla birlikte insanlar arasında, ayrılığa düştükleri hususlarda kendisiyle hükmetmek için hak olan Kitab'ı indirmiştir.
Peygamberlerin hemen her zaman toplumlarda hidayet yollarının kaybolduğu, inanç ve düşünsel anlamda keşmekeşin yaşandığı dolayısıyla beşeri münasebetlerin bozulduğu ve ahlakî bunalımın söz konusu olduğu dönemlerde gönderildiği malumdur. Bu bağlamda risaletin de, toplumdaki düşünsel ve ruhî yapıyı formatladığı ve ahlakî bozuklukları ıslah ederek insanları huzur ve güven içerisinde yaşatmaya dair bilgilerden oluştuğu açıktır. Nitekim Son Elçi de böylesi bir kaotik dönemde ihtiyaca binaen gönderilmiştir. O aleyhisselam, toplumunun bir ferdi olarak kendi çaba ve gayreti ile insanlar nezdinde bıraktığı olumlu imajla hayatına devam ediyorken, günün birinde kendini böylesi bir zorlu görevin memuru olarak gördü. Daha önce diğer herkes gibi kayda değer bir hayatı olmadığı, bu nedenle hafıza ve kayıtlara yerleşmediği için peygamber olduktan sonraki dönemde -mesela- doğum günü tarihi bir yana, doğum yılını bile tespitte ciddi ihtilaflar söz konusu olmuştur. Bu, ‘O Güzel İnsan’ın da diğer peygamberlerden temelde ilave bir farkının olmadığının işareti olsa gerektir. Çünkü bütün peygamberler, içinde yaşadıkları tefessüh etmiş toplumlarının gereksinimlerinden dolayı elçi kılınmışlardır. Değilse yaşadıkları toplumun ihtiyacı yokken böyle bir vazife mevzubahis olmamıştır. Nitekim rasûller, insanların davranış, iş ve sorumlulukları hakkında yönlendirici bilgiler vermek suretiyle, Yaratıcının, onların iş ve davranışlarında neleri doğru veya yanlış kabul ettiğini genel hatlarıyla bildirmiştir.
Çünkü insanlar, yaptıklarından ve yapması gerekirken terk ettiklerinden dolayı sorumlu olduklarını ve bunların hesabını vereceğini bildiklerinde hayatlarına çekidüzen verecek, ona göre idame edeceklerdir. Şüphesiz Allah insanı yüce duygu ve amaçlarla donattığı gibi, ona adî ve bencilce duygular da vermiş ve onlar arasında denge kurmasını, doğru olanı seçmesini, yanlış ve kötü olandan uzaklaşmasını istemiştir. İşte bu sayede insanlar, bu ilkelere uydukları sürece işlerini doğruluk üzere yürütecek, yeryüzünde hak ve adaletle yaşayacaklardır.
Başa dönecek olursak bütün milletlere çeşitli dönemlerde çok sayıda peygamber göndermiş olan Allah (c) her kavme mutlaka kendi lisanıyla konuşan bir peygamber göndermiştir. Nitekim hiçbir millet yoktur ki onların içinden bir peygamber gelmiş olmasın.
Bu anlamda semavî kitaplar, kendisi ile gönderilen peygamberin içinde bulunduğu milletin diliyle indirilmiştir. Biz her peygamberi, kendilerine iyice açıklasın diye yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik. Ancak hiçbir peygamberin, mesajını kendisiyle ulaştırdığı halkının konuştuğu dil, bu vesileyle bir kutsallık kesp etmemiştir. Ne kendisiyle mesaj geldiği, ne o peygamberin dili olduğu ve ne de o dil insanların farklı bir mekânda konuşacağı bir lisan olacağı için. Bu bağlamda Muhammed aleyhisselam da kavmine konuştukları dil ile seslenmiş ve onları Allah’tan, O’nun emir ve buyruklarından haberdar etmiştir. Ve fakat bu durum kendilerinin dili olan Arapçaya diğer dillerden ayrı bir kategori sağlamamıştır. Bu realite, insanların konuştukları dil ve kendilerine gelen peygamberin diğer dil ve peygamberlerden öte bir kıymetinin olmadığını; bütün dillerin, Allah nezdinde kullarından birilerinin konuştuğu dil olmaktan ibaret olduğunu, peygamberin ise elçilik bağlamında diğerleriyle aynı misyonu üstlendiğini göstermesinin yanında ayrıca daha bir belirgin olarak dil ve peygamberden çok insanoğlunun bizzat kendisinin Allah katında ne denli merkezi bir önemi haiz olduğunu da gösterir. Diğer bir ifade ile Allah beniâdemin fiili durumunu gözetmiş, onların içinde bulundukları dinî sapıklık, akidelerine bulaştırdıkları şirk, küfür, hurafe vb. ile bunların doğal sonucu olarak sosyal hayatlarındaki kaos ve çalkantıdan kaynaklanan ihtiyaca paralel peygamberler göndermiş ve bu vesileyle onları yeniden tevhid mecrasına çekerek ıslah etmeye çalışmıştır.
Öte yandan bir ümmete gönderilen semavî kitabın değiştirilmeden kalmaya devam etmesi, onu getiren peygamberin aralarında -vefatından sonra da- yaşamaya devam etmesi anlamındadır. Çünkü diğer insanlar gibi peygamberler de ölürler. Peygamberlerin ölümünden sonra semavî kitabın tahrif edilmeden kalması önemli bir parametredir. Buna göre insanların tabiatı icabı, heva heveslerinin peşinden sürüklenmelerinin azaltılması ve dinî anlayış ve içtihatlarda ihtilafların önünü kesecek bir referans olması için yazılı bir ilahî kitabın bulunması elzemdir. İlahî kitap, nazil olduğu yer ve zamandan çok uzaklaşılsa dahi dinin yayılması ve insanların irşat edilmesinde peygamberin davetinin etki ve kabiliyetini taşır. Bu bağlamda son Peygamber Muhammed'in (s) tebliğ ettiği evrensel İslâm’ın anlatılması ve yayılmasında Kur'an-ı Kerim'in etki ve katkısı açıktır.
Allah Teâlâ tarih boyunca yaşamış tüm toplumlara kendi dinini tebliğ edecek peygamberler göndermiştir. Bu çerçevede son elçisini de Arap Cahiliye toplumu’na yollamıştır. Bilindiği gibi bu, onlara gönderilen ilk peygamber değildi. Daha önce İbrahim ve oğlu İsmail’i de göndermişti. Bunlar, Kur’an’ın kaydettiği, cahiliye insanının hatırladığı, bilip tanıdığı ve dahası kendini nispet ettiği peygamberlerdi. Değilse Allah’ın daha başka nebiler de göndermiş olması mümkündü. Bu nedenle onlar risalet/resûl kültürüne yabancı değillerdi. Nitekim onların yeni mesaja müteveccih en önemli direnç noktaları burada duruyordu. Onların, biz atalarımızdan böyle bir şey duymadık tarzı söylemlerinin arkaplanında yatan düşünce buydu. Zira ataları dedikleri, İbrahim Peygamber’in çağrı ve hayat pratiklerini aktaran ara istasyonlardı. Nitekim Kur’an’da onların O Sevgili Peygamber’e olan inançları ve bu istasyonlara güvenlerinden dolayı serdettikleri karşı argümanları bolca görebilmekteyiz.
Allah onların doğru yolda olma, İbrahim’e mensubiyet vs. iddialarına rağmen onlara, insanlık tarihi boyunca ardı sıra göndermiş olduğu peygamberlerden biri olan Muhammed’i (s) gönderdi. Onların düşünsel ve hayati manada zemin/ eksen kaymasına uğradıklarını bu nedenle tevhit çağrısının yenilenmesi ve bu çerçevede gelen yeni elçiye de itaat edilmesi gerektiğini ferman buyurdu. Bu, Allah’ın, insanoğlunun yaratılma gerekçesi olan ubudiyetin sırf kendisine yapılmasını sağlama yolunda bir müdahalesi ve İbrahim, İsmail ve muhtemelen peşlerinden gelen diğer elçilerden sonra ifsat olan topluma, habersiz olmaktan kaynaklanabilecek bahanelerini de ortadan kaldırmak adına yeniden –tabir caizse– resetleme ve haberdar etme iradesiydi. Allah onlara –günümüz moda deyimi ile– yeni bir format atmış böylece yepyeni bir ümmet oluşturmuştu. İnanç ve sosyal hayatlarında düzenleme yaptığı ve haliyle bu düzenlemeyi kabullenen o insanlara gönderdiği bu elçisi için andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasûlü'nde güzel bir örnek vardır (33/21) diyerek onları bu elçiye bağlılık ve teslimiyete teşvik etmişti.
Esasen aynı şekilde günümüzde yaşayan her mü’min de, Kur’an'da peygamberlerle ilgili bildirilen her şeyi dikkatle inceleyerek, onların hayatlarını, gösterdikleri güzel ahlak örnekliklerini ve çağırdıkları tevhit davetini idrak etmek durumundadır. Değilse geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin yaşadıklarının benzerlerini yaşamak durumunda kalabilirler. Zaten Allah da Kur’an'da, peygamber kıssalarının temiz akıl sahipleri için ibretler içerdiğini bildirmekle bu inceliğe dikkat çekiyor olsa gerektir: Onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır (12/111).

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya