SÖYLEŞİ

 

KADEM Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu ile kadın konusundaki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ve dişil öteki imgesi üzerinden Kur’an’ın kadın algısından kopuş süreçlerini konuştuk…

Söyleşen: Hatice İ. ERDEM

“Cinsiyet Farklılığı Hiyerarşi Meydana Getirmez. Gerçek Üstünlük Sorumluluk Sahibi Olmak Ve Sâlih Amel İşleyebilmekle Mümkündür.”

 

KADEM Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu: “Kur’an ontolojik bir üstünlüğün aksine kadın ve erkeği kullukta, yaratılışta, ibadette, amelde ve amellerinin karşılığı olan mükâfat ve cezada eşit, dünyanın yükünü ve yükümlülükleri birlikte omuzlayan iki varlık olarak tanımlayarak “yeryüzünün halifesi” kıldı.”

 

 “Kadın batı toplumlarında kapitalizmin iyi bir tüketicisi ve cinsel bir obje olarak nesneleştirilirken; geleneksel din alanında (daeş örn. gibi) hakları elinden alınarak ve ikinci sınıfa itilerek şahsiyetsizleştirilmekte/nesneleştirilmektedir. Özellikle ülkemizde modernizm ve geleneğin kıskacında kadının konumunda ifrat ve tefrite varan yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bu konuda denge nasıl sağlanmalı ve kadının şahsiyeti nasıl korunmalıdır?”

 

Sorunuza yaratılış/varoluş hikâyemize kadar giden bir yerden cevap bularak başlayalım. Çünkü insanın kadın ve erkek olarak yeryüzündeki serüvenini, özellikle batı geleneklerinin ürettiği telakkiler, mitolojiler ve dini uygulamalarından uzaklaşıp Müslüman gözüyle okumaya başladığımızda, insana ve onun en temel meselelerine daha sahih bir idrakle yaklaşıyoruz.

 

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş ayetleri, kadim gelenekler ve özellikle pagan karakterli inanışların ilhamı ve etkisiyle Hristiyanlık, kurmaca bir Âdem-Havva hikâyesi üretti. Erkeği üstün, güçlü ve makbul cins olarak gösterme temayülünü sonradan mistik akımlar da besledi. Bu kurmaca yaratılış hikâyesinde Havva yani kadın, şeytan tarafından kandırılan, Âdem’in de yasak meyveyi yemesine ve cennetten kovulmasına sebep olan zayıf varlıktı. İradeyi zayıflatarak Âdem’in cennetten kovulması ve cezalandırılmasının sebebi, asıl suçlu ve asıl günahkâr Havva yani kadındı. Kadını asli suçlu olarak kabul eden bütün tarihsel süreçteki inanışlar, insanlığın tüm hatalarını kadına yüklerken, erkeği güçlü dolayısıyla hak sahibi olarak konumlandırdı.

 

İslam’la birlikte bütün paradigma değişti. Kur’an, kadına bu varoluşundan yüklenen zayıflık ve günahın sebebi olma ithamını çok net bir şekilde tashih etti. Âdem ve Havva’yı şeytan tarafından müştereken kandırılan, Allah’ın çizdiği sınırları çiğneyip ağaca yaklaşarak günahı birlikte işleyen, sonra pişman olup birlikte tövbe eden ve Allah’a yönelen iki kul olarak anlattı. Ontolojik bir üstünlüğün aksine kadın ve erkeği kullukta, yaratılışta, ibadette, amelde ve amellerinin karşılığı olan mükâfat ve cezada eşit, dünyanın yükünü ve yükümlülükleri birlikte omuzlayan iki varlık olarak tanımlayarak “yeryüzünün halifesi” kıldı.

 

Kadının olması gereken statüden indirildiği ve ontolojik olarak sahip olduğu eşitliği kaybettiği alanlardan birisi kamusal alan yani sosyal ve siyasal faaliyetler alanı, diğeri ise ahlak ve ibadetler alanıdır. Bu iki alan arasında anne, eş, evlat örneğinde olduğu gibi birey olmaktan ziyade hep ilişkileri ile var olan bir kadın imgesi görüyoruz. Sizce bu iki alanda içerisinde kadının dişillik kimliğinden sıyrılıp insan/kişilik olarak var olabilmesi mümkün müdür?

 

Tarihe baktığımızda kast sistemine sahip toplumların ve feodal düzenin kadını sorunsallaştırdığını söyleyebiliriz. Sanayileşmeyle birlikte fiziksel zayıflığından dolayı kadın bedeni, bir alt kategori olarak görülmeye başlandı. Modern döneme geldiğimizde ise, dişil kimlik, ne yazık ki insan olma vasfının tamamen önüne geçirilerek kapitalizmin tüm enstrümanlarının sesi haline geldi. Daha açık ifadeyle güzel ve mükemmel görünümlü bir kadın modeli her mecrada bir dayatmaya dönüştü.

 

Konuşmamızın başında İslam ve batı düşüncesi arasındaki temel paradigma farkına değinmiştik. Kadını kendi varoluş serüveninin öznesi kabul etmeyen Batı düşüncesi, hâkim ve sahip olma iddiası taşırken İslam düşüncesinde tüm yaratılmışlar insana verilmiş bir emanet olarak telakki edilir. Burada kurucu kavram olarak karşımıza çıkan “emanet” kelimesinin ahlaki tezahürünü doğru anlamamız çok önemli. Çünkü emanet kavramıyla birlikte “sorumluluk” kavramı ve yardımlaşma ahlakı gelişiyor. Günlük kullanımda da böyle değil mi, bize emanet bırakılana karşı hak iddia etmeyiz çünkü sahibi değilizdir. Yani emanet üzerinden mülkiyet iddiası gelişemez. Emanet, kişiyi uyanık tutan ve ona yaptığı her şeyin hesabı olacağını hatırlatan bir şuurdur. Ancak “mülkiyet” kavramı kişiyi doğrudan sahiplenmeye ve rekabete götürür. Sahiplik iddiasındaki kişi ise nihai hükmün kendinde olduğunu var sayar. Emanet şuurunun hâkim olduğu İslam medeniyetinde, kadın ve erkek birbirinin emanetidir. Kur’an emanet ve adaleti bir arada zikrederken, emanet sorumluluğunu alan kişinin adaletli davranmasını da vurgular. Erkek ve kadın bu dünyayı birlikte inşa ederken birbirlerine emanettirler. Ve en önemlisi her ikisi de kendi yaptığından ve yapmadığından sorumludur.

 

Soruda da işaret ettiğiniz, kadının sadece eş ya da anne olması üzerinden değer bulması da, doğuştan itham edilen bir cins olduğu düşüncesi de Hz. Peygamber’in getirdiği ilkelere, aile ve hayat tarzına aykırıdır. Ailemiz de eşlerimiz ve çocuklarımız da bize emanettir. Hiçbirine karşı üstünlüğümüz ya da sahipliğimiz yoktur. Başka bir ifadeyle Veda Hutbesi’nde, ‘Alllah’tan korkun, çünkü siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız’ ifadesinde geçen “emanet” kavramı, kadının birey olmasının alternatifi değildir.

 

Şiddetin temelinde yatan “üstünlük” arayışında, güçlü olanın haklı olacağına dair kanıksanmış bir anlayış var. Güç bir nevi cinsiyetçi bir kavram, bizim geleneksel anlayışımıza göre erkeği temsil ediyor. Oysa bir cinsin diğerine göre üstünlüğünden bahsetmek yerine, cinslerin birbirini destekleyen, tamamlayan ve yaşatan yanlarını öne çıkaran çalışmalara ihtiyaç var. Sizce STK’lar buna alan açıyor mu, tasavvurdaki kırılmaları toparlayacak, kavramları yeniden inşa edecek pratikler oluşturma konusunda birtakım çalışmalar yapıyorlar mı?

 

Doğru, güçlü ve üstün olma iddiası yüzyıllar boyunca İslam dışında birçok inanış, kültür ve din için erkeği temsil etmiştir. İslam, erkeğin birincilliğini yani varoluşsal üstünlüğünü reddediyor. Ancak bugün yine de dünyanın her yerinde farklı üstünlük varsayımlarından kaynaklı adaletsizlikler hatta şiddet gerçeği varsa ve bu gerçek, yaygın erkek üstünlüğünden hareketle kadını hedef alıyorsa bizim de bunları görüp müdahale etmemiz gerekir.

 

Bakınız mesela, Hz. Peygamber, bir kadının istemediği bir erkekle evlendirilmesini yasaklamıştır. Öyle ki babası tarafından rızasına aykırı olarak evlendirilen bir kadının şikâyeti üzerine, Hz. Peygamber bizzat bu nikâhı iptal etmiştir. Ama bugün toplumun bazı kesimlerinde kız çocukları hala para karşılığı ya da kan davasının sona ermesi için, ailesi tarafından rızası olmaksızın evlendirilebiliyor. İşte bu ve benzeri örnekler kadınların yaşadıkları toplumda hala müstakil bir birey olarak görülemediğinin delili.

 

Tam da bu noktada “Toplumsal Cinsiyet Adaleti” terkibi, sorunları görme ve adaletsizliklerin önüne geçmede hizmet eden çok önemli bir kavram. Bildiğiniz gibi bu kavram kadın ve erkeğe kültürlerin, toplumların yüklediği rol ve görevleri ifade etmek için kullanılır. Malumunuz, toplumda kadına ve erkeğe yüklenmiş rol ve tanımlamalar her zaman adil olmuyor ya da insan onuruna yakışır biçimde cereyan etmiyor. İşte cinsiyete bağlı adaletsizliklerin kadın ve erkek için mağduriyet oluşturduğu zaman bu kavram devreye girerek, söz konusu rol dağılımında adaleti sağlamaya çalışır. Toplumsal Cinsiyet Adaleti kavramıyla hedeflenen salt bir eşitlik değil, mevcut adaletsizlikleri ortadan kaldıracak, ancak her iki tarafa da eşit olanaklar sunmayı hedefleyen “FIRSAT EŞİTLİĞİ”ni hayata geçirmektir. Eşitlik olmadan elbette adaleti sağlayamayız, ancak salt eşitliğin de mağduriyet doğurduğu durumlar söz konusu olabilir. Bu sebeple biz bu terkibi, yaradılışa özgü nitelikleri göz ardı etmemek adına eşitlik ile değil, eşitliği de kuşatan bir adalet anlayışıyla ifade ediyor ve “cinsiyet adaleti” kavramını tercih ediyoruz.

 

Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, kadın çalışmaları yürüten çeşitli sivil toplum kuruluşları, kadına karşı şiddetle mücadele konusunda kamuoyu oluşturan çok kıymetli faaliyetler yürütüyor. Eğitimlerle kadınlar insani ve hukuki olarak sahip oldukları haklar konusunda bilinçlendiriliyor. Sığınma evlerinden meslek edindirme atölyelerine ve hukuki danışmanlıklara kadar çok farklı alanlarda çalışmalar yapılıyor.

 

KADEM, ulusal ve uluslararası düzeyde kadın hakları savunucusu bir dernek. Bu anlamda biz, öncelikle kadın ve erkek arasında adalet ve dengenin sağlanması adına alternatif bir söylem inşa etmeye gayret ediyoruz. Aslen kültürel değerlerimiz arasında da yer alan “kadının ve erkeğin birbirinin dostu ve yardımcısı” olduğu inancını “İki İnsan” ismini verdiğimiz eğitimlerimiz ile destekliyoruz.

 

Bu noktada akademik literatüre katkı sağlamak amacıyla çalışmalarımızı yılda iki defa yayınladığımız Kadın Araştırmaları Dergimizde bir araya getiriyoruz. Her yıl merkezimizde, kadın ve erkek arasındaki adaletin sağlanmasına yönelik arayışların olduğu Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresini düzenliyoruz. Aynı zamanda iki yılda bir düzenlediğimiz Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde, kadını ve aileyi ilgilendiren pek çok konuya, insanlığın ortak problemlerine farklı bakış açılarıyla çözümler arıyoruz. Yine kadınların girişimcilik yeteneklerinin artırılması amacıyla mesleki eğitimler vererek İnovasyonda Kadın projeleri ile çalışma hayatına katılmak isteyen kadınlara rehberlik ediyoruz. Yetiştirme Yurtlarında ve Çocuk Destekleme Merkezlerinde bulunan genç kızlara meslek edindirme ve istihdam sağlama amacıyla Geleceğe İşbaşı projemiz hayata geçti. Kadınların hiçbir noktada ayrım yapılmaksızın eğitim almalarını, siyasetten ekonomiye, kültür sanattan akademiye her alanda var olmaları için çalışıyoruz. Öte yandan şiddete maruz kalan kadınlar ve aileleri derneğimize ulaşıp hukuki danışmanlık hizmetimizden faydalanabiliyor. Topluma mal olmuş davaların takibine katılarak kamuoyu vicdanını rahatlatan kararların çıkması için odak oluşturuyoruz.

 

Türkiye’nin dört bir yanında bulunan temsilciliklerimizle her şehrin kendi imkân ve ihtiyaçlarına uygun çalışmalar yapmaya özen gösteriyoruz. Çünkü biz kadının güçlenmesiyle ailenin de güçleneceğine inanıyoruz.

 

Bugün kadınla ilgili sınıf ve cinsiyet tartışmalarının temeline baktığımızda kadının düşük statüde olduğu iddiası dini metinlere dayandırılmaya çalışılmaktadır. İslam özelinde ise Kur’ani bir ilke olarak bütün inananların eşit olduğuna ve Allah nazarında herkesin kendi kazandığına göre bir değere sahip olacağına vurgu yer almaktadır. Bu iki anlayışın iki farklı dini tanımladığını görmekteyiz. Kadın ve erkek arasındaki sınıf ve cinsiyet farklılıkları dini metinlerden mi kaynaklanmaktadır?

 

İlahi metnin muhatabı kadın ve erkektir bu yüzden dini metinlerden cinsiyete dönük ayrımcılığa dayanak çıkmaz. Kur’an’da insani ilişkiler anlamında kadın-erkek tüm Müslümanlar için genel bir kaide vardır. O da mümin erkek ve mümin kadınların birbirlerinin velileri olduğu gerçeğidir. Veli yani, birbirinin dostu ve yardımcısı olarak ifade edilmiş. Bu nokta çok önemli. Kuran burada kadın ve erkeği, birbirlerinden emin, dünyayı imar etmede sorumluluk sahibi ve yardımlaşan bireyler olarak tanımlanıyor.

 

Öte yandan aile içi ilişkilerde sorumluluk dengesi ifade edilirken “kavvâm” tabirini kullanıyor. Bakınız, Allah Teâla’nın tüm evreni ayakta tutması “Kayyûm” kelimesiyle anlatıldığı gibi, ailenin ayakta tutulması da aynı kökten gelen “Kavvâm” ile ifade edilmiş ve bu sorumluluk erkeğe yüklenmiştir. Ancak bu ifade cinsiyete dayalı bir üstünlüğü değil, ahlaki üstünlük ve sorumluluk alanını kasteder. Çünkü aile reisi, ailenin maliki değil, aileyi korumak, iyi muamele etmek ve ailenin iaşesini sağlamakla sorumlu olan taraftır. Nitekim bu sorumluluğu yerine getirmeyen/getiremeyen kişiler için “kavvâm” tabirini kullanamayız. Başka bir ifadeyle cinsiyet farklılığı hiyerarşi meydana getirmez. Çünkü gerçek üstünlük sorumluluk sahibi olmak ve salih amel işleyebilmekle mümkündür.

 

Hz. Peygamber’in aile hayatındaki örnekliğine, baba ve eş olarak ahlakına baktığımızda da bu temel ilkeyi çok net görüyoruz. O dönemde kadınların çalışma, ticaret, siyaset gibi pek çok alanda sosyal hayatın içinde olduğunu anlıyoruz. Hz. Peygamber’in evlendikten sonra eşlerine (Hz. Hatice, Hz. Zeynep) çalışmayı bırakmalarına yönelik veya onları sosyal hayattan koparan herhangi bir telkininin olmadığı da malumdur. Öte yandan kadınların eğitimi için de bizzat kendisi özel vakit ayırmış ve gelen soruları cevaplamıştır. Hz. Peygamberin bu duruşu, İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlara yol gösteren büyük kadın âlimlerin yetişmesine katkı sağlamıştır.

 

Abdullah b. Ömer’in “Hz. Peygamber devrinde hakkımızda ayet nazil olur korkusuyla hanımlarımıza elimizi ve dilimizi uzatmaktan sakınırdık. Hz. Peygamber vefat edince dilimizi ve ellerimizi onlara uzattık” sözü de o dönemde İslam’ın kadına verdiği değeri ve haklar konusundaki hassasiyeti net bir şekilde ifade eder. Söz konusu ifade İslam toplumlarında kadın algısının pek tabii olarak yalnızca dine dayanmayıp zamanla kültürel ve örfi etkilerle nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir.

 

Yani insan hakları ve bunun önemli bir parçasını teşkil eden kadın hakları, sadece insanlık tecrübesinin günümüzde ulaştığı ortak bir söylem değil, aynı zamanda İslam’ın insanlığa getirdiği mesajın özünde yer alan temel değerlerden de biridir.

 

Kadına şiddete karşı toplumsal bir bilinç oluşturmak ve kamuoyundaki farkındalığı artırmak için yapılan yasal düzenlemelere baktığımızda, özellikle Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik şiddetin cezai yaptırımları olan büyük suçlar kapsamına alınması konusunda atılacak adımlardan umutlu musunuz?

 

Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal çalışmalarla şiddetle mücadelede önemli hukuki kazanımlar sağlandı. Bu alanda şiddeti önlemeye yönelik yasalar pek çok ülkeden daha özenli düzenlenmiş durumda. Ayrıca, son yıllarda yapılan mevzuat çalışmalarıyla da konuya dair ciddi adımlar atıldı. Ancak bu sorun, temelde yasalar veya yaptırımların yetersizliğinden ziyade uygulamadaki bazı aksaklıklarla doğrudan ilintili. Uygulamayı daha güçlendirerek ve bu konuda toplumda bir farkındalık oluşturarak daha iyi sonuçlar alacağımıza inanıyorum.

 

Biliyorsunuz İç İşleri Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan KADES adıyla bilinen Kadın Destek Uygulaması şiddet gören kişiye ulaşma ve faili bertaraf etme noktasında önemli bir işlev yürütüyor. Bunun dışında Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın Alo 183 Sosyal Destek Hattıyla, şiddete maruz kalan kadınlar psiko-sosyal destekler alabiliyorlar. Ayrıca 155 polis imdat hattı da bu alanda hizmet veren başka bir uygulama.

 

Bütün bunlar elbette ki son derece umut verici. Ancak şunu ifade etmeliyim ki; şiddet meselesi insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Bu sebeple bu sorunu yalnızca yasal düzenlemelerle çözmek mümkün değil. Toplum olarak şiddetle topyekûn bir mücadeleye, bu alanda bilinçlenmeye ve bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız olduğu kesin. Bu sebeple Dernek olarak bu farkındalığın oluşması ve güçlenmesi amacıyla ilgili herkesin katılımına açık eğitim ve etkinlikler düzenleyerek özellikle kadına yönelik şiddetin aile ve toplum düzeyinde zarar verici yönüne dikkat çekiyoruz. Bu alanda pek çok kampanyamız oldu. Son olarak şiddetin psiko-sosyal, hukuki ve dini yönleriyle değerlendirildiği kapsamlı bir yaygın eğitim seti hazırladık. “GÜVEN TOPLUMUNUN İNŞAASI, Şiddetin Anatomisi ve Çözüm Yolları” isimli bu eğitim modülü ile şiddeti açığa çıkaran sebepleri, şiddet türlerini ve şiddetin önlenmesine yönelik çözüm önerilerini alanında uzman akademisyenlerin katkısıyla hazırladık. Bu projeyle amacımız, insanımızın şiddetin sebep ve sonuçlarını bir bütün olarak kavrayabilmesini sağlamak ve böylelikle toplumda bir farkındalık oluşturmaktır.