ÇALIŞ DEDİKÇE ŞERİAT ÇALIŞMADIN DURDUN

Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ

 

Yer Küresi ve Gökler İnsana Hizmet Etmektedir:

Yüce Allah en güzel surette yaratıp şekil verdiği, maddi manevi yeteneklerle donattığı insana yerdeki ve göklerdeki her şeyi musahhar kılmıştır.

“Yerdeki ve göklerdeki her şeyi, onun bir lütfu olarak size musahhar kılmıştır/size hizmet etmektedir. Şüphesiz düşünen bir halk için bunda ayetler/deliller vardır” (Casiye 45/13).

“Yeryüzünü yaşamanız için elverişli kılan, gökyüzünü de üstünüzde tavan yapan, size en güzel şekli veren, size temiz rızıklar veren Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah budur” (Mümin 40/64).

Bunlar ve benzeri onlarca, belki yüzlerce ayet, yerde ve göklerdeki her şeyin insanın hizmetine verildiğini söylemektedir. Bu demektir ki insan kara ve denizleriyle yer küresinde elinden geldiği kadar çalışacak, keşfedecek, bulacak, geliştirecek, kazanacak ve onurlu bir şekilde yaşayacaktır. Şüphesiz bunun karşılığında da Allah’a kulluk ve teşekkür istenmektedir.

“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal hoş olarak yiyiniz ve Allah’ın nimetine karşılık olarak şükrediniz” (Nahl 16/114). “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz hoş şeylerden yiyiniz ve gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız ona şükrediniz” (Bakara 2/172)

Yüce Allah İnsanı Yeryüzünde Halife Yapmıştır:

“Rabbin meleklere ‘Ben yüzünde bir halife görevlendiriyorum’ demişti…” (Bakara 2/30). “Yeryüzünde sizi halifeler yapan odur” (Enam 6/165). “Yeryüzünde sizi halifeler yapan odur…” (Fatır 35/39).

İnsanın yeryüzündeki hilafeti, teokraside ve onun temsilcisi olarak Papalık sisteminde olduğu gibi Allah’ı temsil etmek, onun adına konuşmak, ahkam kesmek veya din belirlemek değil, buyruklarına itaat etme, verdiği nimetleri kullanma, yararlanma ve sorumluluk yüklenme görevidir. Bunu “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk yapmaları için yarattım[3]. Ben onlardan ne bir rızık, ne de doyurmalarını istiyorum” (Zariyat 51/56-57) ayeti net bir biçimde ortaya koymaktadır. Onun için insan Allah’ın vekili veya temsilcisi değil, kulu ve muhatabıdır. Halife olarak yeryüzü ve gökler onun emrinde ve hizmetindedir. Hepsinde Allah’ın kulu olarak tasarruf etme ve kullanma imkanına sahiptir. Yeryüzünde dolaşmayı ve Allah’a isyan eden kavimlerin nasıl helak olduğunu görüp ders almayı emreden ayetlerde olsun, “De ki, Yeryüzünde dolaşıp Allah’ın yaratmayı nasıl yaptığını görün/anlayın, ölüm sonrası yaratmayı da Allah böyle gerçekleştirecektir, şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter” (Ankebut 29/20) ayetinde ve benzerlerinde açıkça görüyoruz.

İnsan, yeryüzünün ve göklerin bütün imkanlarından yararlanma ve kullanma hakkına sahiptir. Kur’an bunu baştan sona kadar teşvik etmektedir. Mesela “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın verdiği rızıktan kazanmaya çalışın” (Cuma 62/10), “De ki çalışın, çalıştığınızı Allah, Resulü ve müminler görecektir” (Tevbe 9/105) gibi burada sayamayacağımız kadar çalışmayı ve güçlü olmayı emreden ayetler açıkça belirtmektedir.

Ancak Müslümanlar açısından baktığımızda durum böyle mi olmuştur? Başka halklarla karşılaştırıldığında elbette Müslümanlar Allah’ın verdiği bu nimete karşılık daha çok şükrettiğini ve kulluk yaptığını söyleyebiliriz. Nitekim Allah’ın sözünü üstün kılmak ve nurunu dünyanın her tarafına ulaştırmak için tarihleri boyunca çalıştıklarını ve fedakarlıklar yaptığını görüyoruz. Tevhit ve Allah’a itaat, insani değerler, ahlak ve adalet, hak ve hürriyet, gibi alanlarda liderlik konumunda oldukları gibi fizik, kimya astronomi, coğrafya, tıp, matematik, geometri vd. bilimlerde gelişme gösterdiklerini, çalar saati, sıfırı, cebri, kimi fizik ve geometri kanunlarını ve pozitif bilimler alanında başka şeyleri yaptıklarını okuyoruz. Nitekim bunları yaptıkları dönemlerde askeri ve iktisadi olarak da üstünlük onlarda olmuştur.

Ama zaman içerisinde Müslümanlara ne olduysa oldu ve “Ey müminler! Allah’a ve Resulüne itaat ediniz, aranızda çekişip birbirinize düşmeyiniz, aksi halde başarısız olursunuz ve gücünüz yok olur. Sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfal 8/46) ayetinin söylediğinin aksine hareket ederek Müslümanlar fırkacılık, mezhepçilik, kavmiyetçilik, cemaatçilik, tarikatçılık, particilik vd. nedenlerle parçalanıp zayıflamış ve güçleri gitmiştir. Batının açık veya gizli sömürgesi oldukları bugün bile aynı hastalığı yaşamakta ve düşmana karşı yenilgi üstüne yenilgi yaşamaktadırlar.

Sayılan sebepler ve başkaları nedeniyle inançlarına, kültürlerine, ahlakına, yönetimlerine, anlayışlarına, kısaca kulluklarına yabancı şeylerin karıştığını, bulandırdığını, onların irade ve azimlerinin zayıfladığını, gevşediğini, saptığını, kulluktan ve sorumluluktan uzaklaştıklarını, bunun neticesinde de manevi ve maddi olarak üstünlüklerini ve liderliklerini yitirdiklerini görüyoruz.  Merhum Mehmet Akif Ersoy bu durumu “Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık. Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık” (Safahat, 409, İnkılap Ve Aka Basımevi, İstanbul 1974).

“Ey müminler! İnsanlara örnek olmak üzere ortaya çıkarılmış en hayırlı toplum oldunuz. Siz iyiliğin hakim olması, kötülüğün yok olması için çabalıyorsunuz, çünkü siz Allah’a yürekten inanıp güveniyorsunuz…” (Ali İmran 3/110) ayetinin söylediği gibi en hayırlı ümmet iken, vahyin aydınlık yolundan saparak cehalete kurban olmalarının sonunda, yaptıkları silah ve asker gücüyle insanlara barbarlık ve sömürüden başka uygulama yapmayan emperyalist vahşi Batı’nın işgaline uğramış, sömürgesi veya güdümlüsü haline geliştir. Çünkü inandıkları ve uzun zaman bayraktarlığını yaptıkları vahyin kendilerine yüklediği örneklik, şahitlik, hakka ve hidayete kılavuzluk, iyi olanı emretme ve kötü olandan sakındırma misyonlarını unutmuş ve başkalarına benzemişlerdir.

Özellikle Kilise dogmatizminden kurtulan Batı’nın aklı rehber yaparak tabiatı kullanmaya ve pozitif bilim alanında çalışmaya, deney, buluş ve keşifler yapmaya, Haçlı savaşlarından başlayıp Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında işgaller ve sömürgeleştirmelerle maddi üstünlüğü eline geçirmeğe başladığı tarihlerden itibaren Müslümanlar üstünlüğü ve liderliği onlara kaptırmış ve sömürgeleri haline gelmiştir. Bu da ‘çalışan kazanır, çalışmayan sınıfta kalır’ basit kuralının sonucudur.

Elbette bu duraklamanın, gerilemenin ve çöküşün pek çok sebepleri vardır. Bunların başında belirttiğimiz gibi vahyin aydınlığına yabancılaşmaları, hidayetini toplum olarak yitirmeleri, çalışmayı ve özellikle düşmana karşı kuvvet hazırlamayı emreden Allah’ın emirlerini (Enfal 8/60) göz ardı etmeleri, bölünüp kavmiyet, mezhep, fırka ve iktidar savaşlarıyla güçlerini yitirmeleri, dünyacı ve maddeci, hazcı ve çıkarcı olmaları, kendilerine ve başkalarına karşı görev ve sorumluluklarını unutmaları, gibi burada sayamayacağımız çok nedenle Müslümanlar bugün gördüğümüz acıklı duruma düşmüşlerdir. Yerde ve göklerde kendilerine musahhar edilen imkanları kullanmayı ihmal ettiği ve her alanda kalkınmayı başaramadığı için hasımlarına mağlup, hatta yem olmuşlardır. Bu çıkmazdan kurtulmak için verdikleri bütün çabalar silah ve para gücüne sahip emperyalist batı tarafından başa çıkarılmakta yahut engellenmektedir.  Bunu görmek için, sahip olması halinde atom silahını herhalde önce İslam coğrafyasında kullanmasından korktuğumuz İran’ın bu silaha sahip olmaması için Batı’nın verdiği savaşa bakmak yeterlidir.

Görüldüğü gibi yaratılmanın amacını ve iman etmenin sorumluluğunu unutan toplumlar eninde sonunda çalışıp üreten ve maddi gücü eline geçiren toplumlara karşı mağlup olmaktan kurtulamamaktadır. Şu veya bu şekilde İslam’a mensup olduğunu söyleyen, ama yaptıkları hiç de İslam’la uyuşmayan halkların nasıl helak olduğunu görmek için Endülüs İslam devletinin yıkılmasını örnek olarak verelim. Bilindiği gibi İspanya coğrafyasında kurulan ve sekiz asır kadar yaşayıp Fransa’nın içlerine kadar sınırları genişleyen Endülüs İslam devleti hilafet ve hayırlı ümmet olma sorumluluğunu unutup ihtilaflar, iç savaşlar, birbirlerine karşı hepsinin ortak düşmanı olan haçlılarla yardımlaşmalar sonunda Haçlıların son darbeleriyle yıkılmış gitmiştir. Abdurrahman el-Ğafikî komutasındaki İslam ordusu Pirenelerde Puvatya savaşını kaybettiği yıl olan 1492 tarihinde Amerika henüz keşfediliyordu. “Ey Peygamber! Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve böylelikle hem kendilerini hem halklarını helak yurduna sürükleyen kimseleri görüyorusun değil mi?” (İbrahim 14/28) ayetinin belirttiği gibi, kendilerini mahveden halkın akıbetini hepimiz biliyoruz. Başka diyarlara kaçan bir avuç Müslüman dışında Haçlılar kadın erkek, çocuk yaşlı demeden hepsini ya Hristiyan yapmış, olmayanları da Engizisyon mahkemesinin kararıyla öldürmüş veya yakmıştır.

İspanya’da sekiz asır süren ve en parlak medeniyet örneklerinden birini veren Endülüs İslam Devletini, Haçlılardan önce, Kur’an’ın öğretilerine, kardeşlik, birlik ve dayanışma emirlerine uymayıp fırkalara ayrılan ve birbirlerine karşı Haçlılarla işbirliği yapan, davet ve tebliğ, birlik, çalışma, kalkınma ve silahlanma yerine, dünya hayatının süsü, saray, kadın ve eğlenceyi tercih eden o insanların akıbetini hepimiz biliyoruz[4] Ben gidip görmedim ama görenler bilirler, en muhteşem eser olarak bıraktıkları Kurtuba camisinin bile etrafını kilisenin sardığını ve cami olmaktan çıktığını okuyoruz, dinliyoruz. Yıllarca ve büyük emekler ve masraflarla yaptıkları el-Hamra sarayına gelen turist bolluğu nedeniyle İspanya’nın her yıl milyarlarca Avro gelir elde ettiğini okuyoruz. Meşhur İslam alimlerinden İbni Hazm (öl. 456/1063) Endülüs’te yaşanan bu felaketten şöyle yakınır:

“Allah’ım! Dinimizden olan şu idarecilerin yakında terk edecekleri sarayları dikme ve servet biriktirme hırslarını sana şikâyet ediyoruz! Onların bu halleri yüzünden küfür ve şirk ehlinin dilleri çözüldü. Bu durum Allah’ın bizim için açtığı bir imtihandır. Ondan esenlik niyaz ediyoruz. Bu, şüphesiz herkes için bir fitnedir.

Bu fitnenin sebebi şudur: Endülüs’ümüzde şehir ve kalelerin başlarında bulunan kişiler Allah ve Resulü ile savaş halindedir. Yeryüzünde bozgunculuğun yayılması için çaba sarf ediyorlar. Onların her birinin kendi sınırları dışında kalan Müslüman halka saldırdığını, askerlerinin Müslüman ahalinin kökünün kazınmasıyla sonuçlanabilecek yöntemleri kullanmalarına izin verdiklerini görüyorsunuz.

İdarecilerimiz bilseler ki haça tapınmak işlerini yoluna koyacak, derhal haça taparlar. Onların Hıristiyan krallardan yardım istediklerini, onlara Müslümanların namusuyla oynama fırsatı verdiklerini ve bu sayede Müslümanların esir alınarak götürüldüklerini görüyoruz. Onlar, şehir ve kaleleri bazen Hıristiyanlara kendiliklerinden teslim ediyorlar. Hıristiyanlar ise bu yerleri, içlerindeki İslam varlıklarının kökünü kazıyarak kiliselerle donatıyorlar. Allah hepsine lanet etsin. Üzerlerine kılıçlarından bir kılıç musallat etsin.”[5]

Onların yolunu izleyen, vahyin aydınlığında çalışıp Yeryüzünde hilafet görevini yapacağına, çalışıp kazanarak, bilim, sanayi ve teknoloji üreterek ve düşmana karşı birlik olup kuvvet hazırlayarak üstün olarak yaşayacağına, iç çatışmalar, eğlence, konfor, israf ve gösterişlerle kendi felaketlerini hazırlayan günümüz İslam ülkelerine ve yönetimlerine umarız bir uyarı olur.