DENEME/AİLE

Sema ÇAKIR

BİR GARİP HİKÂYE

 

Her sesin zamana eşlik eden bir tarafının içimizde doğuracağı olası bir yaratığı çoğu zaman fark edemeyiz. Sonra kokular… Hafızamızda korumakla mükellef olduğumuz tüm yıkıcı anıların gizli kusurlarıdır kokular. Ta ki o darbeyi beynimizde duyumsayana kadar emin olun ki bunu da bilemeyiz.

Ben o sabah her Pazartesi yaptığım o işten farklı hiçbir şey yapmadım. Vişne caddesinin toprak yolundan inliye inleye gelen bir çingene at arabasının ardına usulca ilişip Nesim’le dertleşe dertleşe Fikri Usta’nın dükkanına vardım. Nerelerden geçip gittim, ne yollara saptım da o sapaklarda çamura battım bilemezsiniz. Kumaş fabrikalarının uğultulu sokaklarından o özverili muhacir kadınlarını imrene imrene dikizleyerek geçiverdim tek solukta.  Zamanın silip atamadığı mahalle isimlerini her geçişte yeniden ezberledim. Dumlu sokak… Kirazlı sokak… Esmer güzeli Ayten’imi beş parasızlıktan ellere yar diye telli duvaklı yolladığım Şehvan sokak… Ellerinde güğümlerle, analarının okkalı küfürlerle arkalarından koşuşturduğu baldırı çıplak kirli veletler… Bir de dönüp Fatiha okuduğum Şıralı sokak… Bu sokak rahmetli dedemin can dostu Kalantor Ziya abinin oturduğu melun sokak… Her Çarşamba mahalle başında eli çakılı galiz adamlar beliriverirdi gecenin kör saatlerinde. Bizim damdan iyi göremediğimizden Nusret abilerin terasa sıvışıp çanak antenlerin arasından soluksuz olayları izlerdik Nesim’le. Her babayiğidin çıkarabileceği iş değildir bu esasen. Sadede gelecek olursam dedemin dediğine göre borç harç toplama işine bakan bu adamlar bir gece Kalantor Ziya’yı köfte arabasının başında ansızın paketleyip, toz olmuşlardı. Sonrası bok yoluna giden bu adamı daha da gören olmadı kadırga mahallesinde. Dedem her rakı sofrasında buğulu hafızasıyla bundan bilmem kaç yıl evvel diye söze başlayıp Kalantor Ziya’nın kahramanlıklarını anlatır. Ölümünü hala kabullenememiş olacak ki her seferinde öfkeyle karışık vefa duygusuyla göz yaşlarına sarılırdı. Bu olayın içinde hep Fikri Ustanın babası Ragıp Çavuş’un olduğunu ağzında bir dolu küfürle eziş büzüş olmuş cümlelerinin arasında döker. ’’Ah gagasına sıçtığımın herifi yaktın dağ gibi Kalantoru’’ diye iki eğri bi’ doğru laf içinde bir ay evvel vefat eden bu adamı da yâd ederdi.

İşte ben her sabah bir çingene arabasının ardında çocukluğunu bırakıp ta Kudret mahallesine Fikri Usta’nın -eğer ki bir sureti olsaydı nemrut mu nemrut bir ihtiyara benzetebileceğim- kiremit rengi dükkanına, insanların belki de çoğu zaman hesapsızca attıkları adımlarının baş müsebbibi olan o ayakkabıları tamir etmek için geliyorum. Tabi ki Ziya Ustanın uslanmaz ahmak işe yaramaz çırağı Simsar Sermet olarak.

O sabah dükkâna girdiğimde her zamanki seremoniye uyarak eski nakışlı alet edevat dolabının hemen üstünde duran Ragıp Çavuş’u selamladım. Bu selamlama faslı Fikri Usta’nın her sabah olmazsa olmazı… Büyükbabasını anlata anlata bitiremediği yetmezmiş gibi her sabah beni de bu ritüele tabi tutardı ki bu çekilecek gibi bir şey değil doğrusu. Üstelik dedemin can düşmanı bu adamı ballandıra ballandıra ddükkâna gelen müşterilere anlatacağı vakit dedem çıka gelirdi ki yan sokaktan, asıl o zaman görün curcunayı. O vakit çıkacak hengamede artık kim kime dumduma. Ne ecdadı kalırdı ortada ne haysiyeti. Beni de tuttu mu kolundan eve sürüklerdi bu kavgaların çoğunda. Salih Usta dokuma tezgahlarının arasından zor yetişirdi de elinden çekip sıyırıverirdi beni. Her seferinde kopmaya müsait bu kızılca kıyametin eşiğinde alçı duvara kenetli Ragıp Çavuş’un dedemin can dostu kalantor Ziya’ya ettikleri bir bir ortalığa saçılır, Arap Eşref’in kahvehanesinden olayı duyup koşan mahallenin baş fitneleri de olay mahalline erişince, olay üst caddedeki Rıfkı abinin karakolunda nihai sonuca bağlanırdı. Neyse ki durum bu boyuta ulaşmadan olanlar oldu.  İşte ben de tam bu kargaşada işittiğim bir ses ve dedemin Fikri Ustayı yan dolaba iteklemesiyle yere düşen fitilin çıkardığı kokuyla burada bile asla izah edemeyeceğim bir boşluğun sırlarını kendime ifşa eder buldum. Gizli kusurlar bazen önü alınamaz hasarlar doğurabilir ve şimdi ben hayat dediğimiz ve çoğu zaman nereye sürükleneceğimiz muamma kalacak olan bu güvercin kulübesinin bir rafında Nesime boncuk boncuk gözlerle öylesine kederli bakıyordum ki, bir güvercin gibi hissedebilmek ve bir güvercin gibi konuşabilmek bundan sonrası için sancılı olsa gerek diye içimden geçirdim. Tıpkı bir kâbus gibi korkutucu bu alem, çaresizliğimi kanatlarımda ılık ılık hissettirmeye başlamıştı. Peki ben karşımdaki kahverengi alacalı güvercinin can dostum Nesim olduğunu nerden bilebilirdim bunun bir izahı mümkün müydü? Vardı elbet. Ne olursak olalım hayatta, neye dönüşürsek dönüşelim insani taraflarımız hep bir yerlerde bizimle mevcut olan o saklı mahzende iç içeler. Bir güvercin bile olsak. Ben Nesimi o gece o kâbusun içinde kanatlarındaki alacalı bulacalı çillerinden tanıdım. Tıpkı gerçekte beyaz teninin üzerindeki o minik kahverengi lekeler gibi. O da beni tanımış olacak ki korktuğumda her zaman yaptığı gibi yanıma sokulup, bu sefer iri ama seyrek kanadıyla iteleyip devirmeye çalıştı beni. Daha sonraları bizim evin damında olduğumuzu amcamın Rıza abiyle uzaktan gelen şamatalarından anladım. Dedemden gizli demlenmeye buraya gelirlerdi hep. Ama fazla kaçıracak oldular mıydı dedem bodrum katındaki küreği kaptığı gibi yukarı gelirdi ki o ikisini elinden kurtaracak adam Kadırga mahallesinde daha yoktu. O akşam yine gerçekleşecek olan malum akşamlarda olduğu gibi amcam sergiyi moloz yığınlarının yanı başındaki masaya ööylece seriverdi. Kulübe demirlerinden onları dikizleyen yeğeninden habersiz tabi ki. Rıza abinin öteberi poşetinden gelen kokular varlığını henüz benimseyebildiğim minik gagamdan usulca sızmaya başladı. Nedense canım çekmiyordu az önce nesimle yediğimiz yemlerin etkisinden olacak ki yeşilimsi bokları yere olduğum yere öylece salıvermiştim. Bunu pek de yadırgamadım sonraları, alıştım. Alıştım diyorum çünkü kendimi burada bulalı, zamanı pek algılayamamış olsam da epeyce olmuştu. Zaman demişken bir güvercinin elbette zamanla bir sorunu olmazdı. Çünkü kanadı olup, soluğu göklerde alan hiçbir canlının zamanla bir sorunu olamazdı. Demir teller ardındaki hiçbir ‘zaman’ özgürlükle boy ölçüşemezdi. Bunlar bir zamanlar iki kol iki bacak sahibi simsar sermetin edeceği büyük laflar değildi elbette. Bu koca koca laflar ne olduğunu hiçbir zaman anlayamayacak olan bir vakıaya kurban giden güvercin Sermet’in ince uzun laflarıydı. Zamanla olan münakaşamı henüz içimde tamamlamıştım ki Nesim tek bir guguk sesi çıkarmadan öylece yanıma tüneyivermişti. Tüm duyularımı sanki ikimiz yerine kullanıyormuşçasına her hareketimizi gözlerimle hızlı hızlı kırpıştırarak sezinliyordum.  Niyeyse zilli Ayten’i hatırladım şuramda. Bir güvercin aşkı neresinde duyumsar tam olarak çıkaramamış olsam da aynı his tam şuramda cayır cayır yanınca anladım. Özlemek, birini içinde hala var etmek görüntülerimizin de dışında başka yerlerdeymiş. Bizim hele de insan suretinde yaşarken ayırdına varamadığımız o gizli mahzenlerde. Ben de o yeri geç anımsamanın pişmanlığı içerisinde amcamın çoktan dumanlanmış gözlerine bakarak iç geçirdim, tabi ki dedemin eli maşalı yukarı çıkmasını dört gözle bekleyerek. Bunu söylerken gözlerimi sıvazlamak istedim ama kanatlarımı son anda gerip bu isteğimi boşa çıkardım. Dedem sonu gelmez derin uykularda öylece kala kalmış olacak ki amcamın ağzı bozuk serzenişlerini bertaraf edecek o babayiğit sesini merdivenlerde duyamadık hiçbirimiz. Rıza abi el işaretleriyle her ne kadar amcama sus pus etse de amcam ansızın ceketinden çıkarıp, eline doladığı bir tomar kâğıdı bol alengirli bu gecede okumaya niyetli bir namı yiğit edasıyla hikâyeye başladı. Bir ara Nesimle göz göze geldik. Boncuk boncuk bakan gözlerinde duyacağı bir hikâyenin tamamlanmışlığı vardı, bunu dışarda yanan fitilin salınan ateşinden öğrendik. Sabah ezanı için minareyi şereflendiren hocanın sedası bir an için hikâyeyi yarıda kesip, önce rakı masasının yılmışlığı üzerinde daha sonra da kulübenin tellerinde öylece asılı kaldı. Amcam yerinden doğrulup yanan fitili eline aldı. Kulübeye doğru yönelip fitili önce bana sonra Nesime doğrulttu. Işığın kuvveti gözlerimizi yakınca sendeleyerek arkaya ilerledik ve amcam usulca belki de kimsenin mahremine sokulmamış bu ketum hikayeleri asırlar evvelin kucağından acımasızca çekip çıkarıverdi. Elbette ürkmüştüm bende her güvercin gibi. Bu sefer şu ahir ömrümde insanca değil ürkek bir güvercin edasıyla dinleyecektim bu hikâyeyi.

Amcam bir süre daha içeri gözetleyip gözünden sakındığı güvercinlerini tek tek yokladıktan sonra sendeleyerek yerine oturdu. Ben hikâyeyi amcamın gözlerinden çıkarmaya çalıştım ama sonunu getiremedim. Bu güvercinlere has bir durum olacak ki amcamın içinde büyüttüğü kırgınlığı, tüm okuyacaklarını sarıp sarmalamış, hayatta yetişemediği her köşeyi yakalayıp önüme sermişti. Anladım, yarım kalan tüm anılarımı peş peşe yamayıp amcamı o gece anladım.

Amcam o gece hikâyeye uzak uzak diyarların, sırma saçlı güzellerin diye başlayan naif nidalar yerine “Ah ulan Rıza sen o gül pare kızın dertli hikayesini bilir misin?” yakarışıyla başladı. “Yok, yook. Sen nerden bileceksin? Cahıl Rıza ne anlar gül kızdan, hikâyeden! Çolak Nuriye’den başka kadın gördüğü mü var? Dur ben sana bi’ anlatayım hele de dimağın canlansın Cahıl Rıza” diye söylenip derdine bin katıp devam etti.

Amcamın sarhoşluğundan olsa gerek yamulan ağzından çıkacak cümleleri anlayamayacağınızdan hikâyeyi bir güvercin ağzıyla kendim takdim etmek isterim.

Az uz gidilip, dere tepe düz inilen o diyarların birinde zamanın kuytulara mevzilenip ölümü tenhalarda yokladığı o vakitler, hiç solmayan güller içinde doğup büyümüş yeri yurdu o bahçeden öte bir yer olmamış, ay tenli, gonca dudaklı, güzellerin piri bir kız yaşarmış. Bir gün ansızın çıkıverdiği o gül bahçesinden onu görenler evvela güzelliğine şaşa kalmış, sonrasında bunca zaman varlığı belirmemiş bu kızı kimsesizliğinden olacak ki dillere düşürüp maskara etmişler. Nasıl dünyaya geldiği, anasının danasının kim olduğu belli olmayan bu kız herkes tarafından hasetle karşılanmış. Bir gün köyün en bilge, aynı zamanda en katı yürekli kadını köy ahalisini dağın ardındaki pınarın yanı başına toplamış ve şöyle seslenmiş; “Ey köy ahalisi! Bunca zaman nereden çıkıp geldiğini, nereye gideceğini bilmediğimiz bu kızı içimizde barındırdık sesimizi çıkarmadık. Lakin nicesine bir solukta devirdiğim hikmetli kitaplarda hasbelkader gül şerlinin melun hikayesine rast geldim. Bu şerli adamın vakti zamanında kimsesi olmadan bir gül bahçesinden zuhur ettiğini, herkesçe saygıyla itibar edilen bu adamın daha sonraları doğuştan getirdiği kimsenin bilmediği bir tılsımla halka zulmederek başa geçtiğini ve nice eziyetler ettiğini okudum. Ve yine bu kitaplarda yazar ki; gün gelir, iç yüzü sırra kenetli her şey insanın başına olmadık musibetler getirir. Biz bu köyde birbirimizi, eşimizi dostumuzu iyi biliriz. Bu sebeptendir ki; bu kızın artık yöremizde bulunması mümkün değildir.” Bilge kadın tüm kararlılığıyla sıraladığı sözlerini katiyen ikiletmeyeceğini bildiği köy halkına bu işin tez halledilmesi için gerekeni söylemiş. Dediklerine göre eğer kız tılsımlıysa yakılacak, başlarına bir bela getirmeden ayrılırsa gitmesine izin verilecekmiş. O topluluğun içinde verilen bu karardan hoşnut olmayan, fakat köy halkının linç etmesi korkusundan sesini çıkaramayan iri gözlü bir zat varmış. Bu zat pınarın yanı başındaki güvercin kulübesinde tek başına yaşayan garip bir köylüymüş. Akşam havanın kararmasıyla pınardan düzlüğe inen köy halkı sabahtan bu kararı kıza iletmek için gül bahçesi önünde toplanmak için anlaşmışlar. Tüm bu olanlardan habersiz kız son akşamını bahçenin içinde güllerle oynaşarak geçirmiş. Akşam anlaştıkları üzere köy halkı güneş ufukta görünür görünmez, birbirlerinin kapısını tıklatıp, güneşin kana buladığı gül tarlasında toplanmışlar. Sabah kulübesinden bahçeye çıkan bu güzel, köy halkını kulübenin önünde yığılmış bir halde görünce, ürküp içeriye kaçıvermiş. Kız bir terslik olduğunu sezip kendini kulübeye kapatıvermiş. Önceleri başlarına bir musibet saracağından korkulan bu kıza kibarca yaklaşan köy halkı daha sonraları bin bir tehdit, bağırışlar ve küfürlerden sonra kapıyı yumruklayıp, kırmaya çalışmış. Fakat ne mümkün! En sonunda kapıyı kırmayı başaran irice bir adam kızı tuttuğu gibi köyün ortasındaki uzunca kulenin en tepesine kapatmış. Bu durumu karara bağlamak için tekrar dağın yamacındaki pınarın başında toplanan köy ahalisi tılsımla olduğuna inanılan bu kızı, ertesi sabah güneşin her bir yeri kızıla boyadığı o sırlı vakitlerde, gül bahçesinin ortasına kurulacak debdebeli bir ateşin ortasına atıverme kararı almışlar.

Hikâye tamda bu surette kör topal ilerken amcamın öğürtüsü tüm terası inletmeye yetti. Hepimiz hikâyeye öyle usulca yerleşmiştik ki kimsenin alınganlık edip bulunduğu mahali terk edecek cesareti yoktu. Amcam kısa bir iniltiden sonra hikâyeyi tamamlayamadan öylece masaya yığılıverdi. Bense dedemin içeriye ansızın girip ikisini haşlayacağı o anı bekler oldum. Kimsenin gelip gittiği yoktu. Rıza abi de daha sonra dayanamayıp masanın diğer ucunda öylece kalakaldı. Nesimle uzun uzun bakıştıktan sonra hikâyeyi birlikte gözlerimizin ilk ferinde tamamlamaya başladık.

Kuleye kapatılan kızın ahvalini anlatacak takati kendimde bulamadığımdan olayları Nesime devretmeye karar verdim. Nesim güvercin edasıyla şöyle bir iç geçirdikten sonra tellerin ardından Uludağ’ın yamaçlarına, daha da ileri gidip yamaçlardaki gecekondu evlerine gözlerini geçirdi. Gagasıyla demir telleri öyle bir yokladı ki ufak bir kırık ağzından öylece fırlayıverdi. Rıza abiyle amcamın sarhoş sayıklamaları arasında ikimizi kaptığı gibi Papo Vatka kulesine uçuruverdi. Bunca karmaşanın içinde ne olacağımızı asla kestiremeyen ben kendimi eski bir hikâyenin baş misafiri olarak belki de bir Rum diyarında öylece kalakalmış buluverdim. Annemin eskileri anlatmaya başladığı o uğursuz hikâyelerden hatta anılardan birindeydim. Anlattığı yerleri tek tek anımsadım. Papo Vatka annemin dediğine göre güvercinler diyarı olarak bilinen eski bir Rum kenti. Dedemin çoluk çocuğu toplayıp her Pazar getirdiği mesire alanının arka tarafına düşen şimdilerde el ayak çekilmiş, harabe bir kent Papo Vatka. Peki tüm bunları yalnızca hatırımda muhafaza edebilmiş ben nasıl oluyor da orası olduğundan bu kadar emin konuşabiliyordum. Bunu şimdilik ben de bilmiyorum. Peki bu hikayelerin muhatabı olmamış Nesim tüm bunları nereden biliyordu belki de bir güvercin iç sezileriyle anlayıvermişti. Belki de Ziya amcanın insan zihnindeki anılar için uydurduğu tüm teoriler gerçekten de doğruydu. Nesimle benim hafızam arasında ortak bir anı deposu oluşmuş olabilir miydi? Sürekli yan yanaydık ve konuşmasak bile ççocukluğumuzdan beri göz göze geldiğimizde ne anlatmak istediğimizi ne hissettiğimizi bilirdik. Tüm bu anlarda bende saklı bu anıları Nesime sızdırmış olabilir miydim? Tüm bunlar kafamda fırtınaya yakalanmış yapraklar misali savrulurken Nesim kızın bulunduğu zindanın ön pervazına konuverdi. Hemen arkasında ben de sendeleye sendeleye beliriverdim. Camdan içeri seğiren gözlerim kızın güzelliği karşısında şaşakaldı. Nesim sanki dünyanın tüm öykülerinin baş katibiymiş gibi, sonunda farkına varacağım o büyük büyük hikmetli anları fısıldarmış gibi öylece içime baktı.

Artık tan yeri ağarmış, 3 gün evvelden hazırlıklarına başlanan infaz meydanı için yapılanlar son bulmuş dev kütükler iri yarı cüsseli heriflerin sırtında ta Çılga Ormanından buralara taşınmıştı. Tüm köy halkı sabah ezanlarıyla güneşi ardında bırakıp Papo Vatka Kulesine doğru yola çıkmıştı. Kuleden izlediğimiz bu çılgın kalabalık aç kurt sürüsü gibi üzerimize yürüyordu.

Bilge kadın iki azılı celladı kızı infaz meydanına çıkartmak için kuleye yolladı. Olan biteni bir an olsun kaçırmak istemeyen meraklı halk bilge kadının her bir emrini tereddütsüz uygulamaya hazır halde el pençe divan durmuş bekliyorlardı. Bense nesimle iki celladın üst zindana ulaşmasını bekliyorduk. Bir ara aşağıdaki demir kapının gıcırtısı tüm kenti paslı oyuklara, hafızanın en dip kuytularına öylece savuruverdi. Ninniler herkes için yeniden çağıldadı. Anneler beşiklerini muskalarla diriltti. Niceleri gül masallarında gül kızın aynasında öylece saklı kaldı. Koca karılar gecelerin kör vakitlerinde kuyulara bir bir üfledi de rüzgâr tüm gücüyle tersten dolanıp, şehre ruhunu geri bahşetti. Tam da bu sırada iri gözlü zat bulunduğu yerden kalabalığı yararak güvercin kulübesine koşuverdi.  Kulenin en tepesine ulaşan cellatlar kızı yaka paça zindandan çıkarıp, odunların yığılı olduğu bahçeye sürüklediler. Gülce kızın gözünden çıkan gül yağı tüm meydanı öylesine sarıp sarmaladı ki merhamet dal bulup budaklandı ve halk neredeyse infazdan vazcayacak hale geldi. Cemaatin içinden bazıları göz yaşlarına hâkim olamayıp, ağıtlar yakmaya başladı. Kimileri de kenti gelecek musibetten bertaraf etmenin sevinciyle haykırdı.

Zaman sınırsız boşluklar arasında durmadan bir ileri bir geri ilerliyordu. Evet bunu biliyordum. Ya da hayır bunu tam olarak bilmiyordum. Bunu tam olarak kanatlarım ürperirken hissediyordum. Tam da bu sırada zamansızlığın el sürdüğü bu diyarlarda ölüm çanları inlemeye başladı. Gül kız tahta basamağın bir adım önüne eğilip ateşe göz attı. Cellatların elinden bir anda sıyrılarak boyunu aşmış ateşin ortasına onca kader çığlığının arasında bir güvercin gibi salıverdi. Ortalığa yayılan koku beni bilinmez diyarlardan yaka paça güvenilmez bir boşluğun kucağına bırakıverdi.

Ben Simsar Sermet dedemin sıcak kucağında uzun uzun masallardan çıkagelmiş bir yabancı gibi öylece duruyordum. Kafamı çevirdiğinde Fikret Ustanın ürkek bakışlarının üzerimde göz göz odacıklar oluşturduğunu duyumsayabiliyordum. Kapıdan içeriye esen ılık rüzgâr üzerimde kalan son zaman kırıntısını dükkanın ortasına öylece savurdu. Sonra kapıda ansızın Nesim belirdi. Ürkek kanatlarını bir ileri bir geri esneterek gözden kayboldu.