ANAÇ DEVLET VE EKOLOJİK YÖNETİM

Bilgin ERDOĞAN

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…

 

İnsan tabiata uygun ve uyumlu yaşayabilendir

Ragıp el İsfahani’ye göre “insiyun” hemcinsleriyle beraber uyumlu yaşayabilene denir. Onun için bu kavram “vahşiyun” kelimesinin zıddıdır. Bir başka görüşe göre ise “insan” kelimesi yakınlığı ifade eder ve “cin” kelimesinin zıddıdır. O halde insan olmak, yakın ve uyumlu olmakla ilgilidir. Nitekim insan hem kendi doğasına hem de tabiata yakın ve uyumlu olabildiği nispette daha insani bir hayat ortaya koyabilir. Zira her ikisinin de anaç bir tabiatı vardır.

Kur’an, Nisa suresinin başında, insanlığın tek bir özden geldiğini vurgular. Bunun Kur’an literatüründeki karşılığı, nefs-i vahide’dir. Dolayısıyla insanlık, Kur’an’a göre tek bir biyolojik ailenin üyesidir. Ayetin müennes formda gelişi dikkat çekicidir. Zaten Âdem, toprağın rahminde su, hava ve güneş ışığıyla zamanla mayalanarak oluş sürecine giren ve Rabbin Hayy isminin, maddeyi harekete geçirmesi neticesinde tecelli eden tabiat ananın evladıdır.

Tabiatın anaç özelliğinden dolayı ona “tabiat ana” deriz. Kanımca insanoğlunun yönetim felsefesinin temelinde de bu anaç tabiat unutulmamalıdır. Tabiat ile uyumlu olunabildiği takdirde toplumların huzur içinde yaşayabilmeleri mümkün olur. Toplumların, yönetimlerle uyumlu olması devletlerin ana gibi davranması ile mümkün olur.

Devlet baba mı devlet ana mı?

Devlet baba tabiri, bizim sıklıkla duyduğumuz bir tanımlama olmasına rağmen “Devlet Ana” ifadesi Kemal Tahir’in aynı adlı romanı dışında siyasi literatürde rastladığımız bir kavram değildir. Maternalizm, siyasi/idari bir tabir olarak kullanılmaz onun yerine “Nanny State” yani “Dadı Devlet” tabiri ilk defa 1965’te bir İngiliz parlamenter tarafından sadece eleştirel amaçlı yani pejoratif bir maksatla kullanılmıştır.

Siyasi literatürde paternalizm, idari mekanizmada kararın, otorite kabul edilen kişi veya kişilerce alınmasını öngören yönetim sisteminin adıdır. Zaten “pater”, peder yani baba demektir. Paternalism, idarecilerin, bir toplumun veya milletin ihtiyaçlarını tıpkı bir babanın çocuklarının ihtiyaçlarını karşılaması gibi davranmasıdır. Hatta hayatın şekillenmesinde dahi bir baba rolü gibi misyonunun olmasıdır. İşte bu yaklaşım bizde “devlet baba” dediğimiz tabiri doğurmuştur.

Din dili siyasi jargona, dini tasavvur ve yaklaşımlar ise siyasi algılara ve davranışlara etki eder. Yahudilikte “dini lider” anlamındaki Haham kelimesi, bilge adam anlamında eril bir isim iken yine Hristiyanlıkta “Peder’ tabiri erkeklere nispet edilir. Zaten malumdur ki Hristiyanlarca İsa’nın varisi olan Aziz Petrus’tan bu yana Papalık Hristiyanlığın en zirve makamıdır ve Papa kelime anlamı itibarıyla “Baba” demektir. Hatta Hristiyan algısında “Baba” aynı zamanda bizzat Tanrı’nın kendisidir. Bu hikmete binaen Papalık makamı Tanrı’nın gölgesi gibidir. Papa, Baba adına kararlar alır ve bu kararlar tıpkı İncil öğretileri gibi bağlayıcı bir özelliğe haizdir.

Buna rağmen İslam’da lider anlamına gelen “İmam” tabiri ise anne anlamına gelen “umm” ile aynı kökten geldiğinden liderin cinsiyeti ne olursa olsun onun bir baba gibi değil anne gibi davranması ideal olandır ki hatta bu sebeple Kur’an, peygamberin gönderiliş gayesinin “alemlere rahmet” olduğunu bildirir. Merhamet ve şefkat babalardan ziyade annelerin en belirgin özelliğidir. Lider toplum demeye gelen ümmet ise yine anne anlamına gelen “umm” kökünden gelir. Öyleyse madem ki ideal olan anne gibi davranandır öyleyse “devlet ana” tabiri bizim din referanslarımıza daha münasip bir tanımlamadır. Devlet dahi anne gibi davranmalıdır.

Kur’an’da Neml suresinin 18. ayetinde Süleyman, liderlik dersini bir dişi karıncadan öğrenmiştir. Bir dişi karınca dahi karınca ailesine sahip çıkıyorsa, ben de insanlık ailesine öyle sahip çıkmalıyım mesajı o ayetin dip akıntısıdır. Zira ideal lider, anne gibi davranan kimsedir.

Kur’an, merkezden kayınca, vahyin kadına verdiği özgüven ve değer yerini örfün geleneksel algısına bırakmıştır. Böyle bir durum özne olması gereken kadını pasifize etmiştir. Düşünün ki “Kadının adı yok” diyeceğimiz Ceziretül Arabiye’de dahi Hatice, Allah Resulü’nün sadece zevcesi değil aynı zamanda yol arkadaşıydı.

Bugün içinde yaşadığımız toplum, annesiz yani şefkatsiz yetişen çocukların yaşadıkları sendromu yaşamaktadır adeta. Bir anne, çocukları arasında adaletsizlik yapmaz. Onun sevgisi koşulsuzdur. O halde devlet, vatandaşlarını yavrusu gibi görürse hangi inanç sisteminden veya ideolojiden olursa olsun onları bir anne gibi bağrına başar.

Devlet, bilinçli ve şefkatli bir anne gibi davranırsa vatandaşların eğitiminden, sağlığına, beslenmesine ve hatta güvenliğine kadar her şeyiyle şefkatle ve sevgiyle ilgilenir. Sokak çocukları tabiri ortadan kalkar ve artık o çocuklar köprü altlarından devletin anne gibi şefkatli kollarında ve yuvalarında kendini bulurlar.

Devlet baba tabiri daha çok devletin bir baba gibi yavrularını koruması anlamında kullanılır lakin koruma güdüsü dahi annelerde babalardan daha güçlüdür. Bir anne tavuk, civcivlerine göz diken bir çakalın veya aslanın önüne pervasızca kendini atar ve onları canı pahasına korur. Bir devlet anne gibi davranırsa daha koruyucu, objektif ve şefkat dolu olacaktır.

Vatandaşların devlet algısı açısından da değerlendirecek olursak “devlet baba” tabirinin yerine “devlet ana” tabiri vatandaşlar açısından da devlet kurumunu daha çok sahiplenmeyi ve sevmeyi teşvik edecektir. Ayrıca anne- evlat iletişimi, baba ile olan iletişimden daha güçlü olacağından devlet- vatandaş ilişkisini güçlendirecektir.

Hatırlar mısınız bilmem! Ekim 2011 de Kaddafi, linç edilirken ağzından bir söz çıkmıştı. Diyordu ki “Yanlış yapıyorsunuz ben sizin babanızım sizler benim evlatlarımsınız” Kaddafi, hakikaten Libya’ya ekonomik ve sosyal alandaki reformlarıyla katkıda bulunmuş yani otoriter bir baba gibi davranmıştı. Lakin kanımca onda eksik olan bir liderde olması gereken şefkat ve merhametti. Kaddafi, sevgisiz ilgi gösteren despot bir baba gibi olmak yerine halkını bir anne gibi koşulsuza bağrına basan şefkatli bir yönetici olsaydı o isyan halk nezdinde kanımca bu denli makes bulmazdı.

Bugün milli tasavvurumuzda dahi “vatan” kavramı “devlet” kavramından daha masumdur.  Bunun başka sebepleri de olmakla birlikte kanımca “vatan” kavramının annelik sıfatıyla birlikte kullanılıyor olmasının da etkili olduğunu düşünüyorum. Onun için anavatan deriz ama baba vatan demiyoruz.

Devlet anne gibi olunca, devlet ricali de anne gibi davranmaya başlayacaktır. Zira anneler, fedakâr olurlar. Hatta kendileri yemez, yavrularına yedirirler. Uykularını yavruları için bölerler. Devlet anne gibi olunca mecliste uyuyan parlamenterler yerine yatağında dahi vicdanı muhasebenin etkisiyle uyuyamayan vekiller, yemeyen ama yediren fedakâr ruhlu temsilciler siyasi hayatın içinde aktif ve etkin olacaklardır.

Bu yazdıklarım babalık vasfını önemsememek olarak anlaşılmamalıdır. Bilakis babalar dahi anneler gibi şefkatli ve merhametli oldukları zaman çocuklarıyla daha iyi iletişim içinde olurlar. En iyi baba hem annelik hem babalık yapabilendir. Lakin şu bir gerçek ki annelik idare etmede babalıktan daha üstün bir potansiyele sahiptir. Bu nedenle imam, cinsiyeti ne olursa olsun yönettiği toplumu bir anne gibi yönetendir.

Anaç devlet anlayışı ve ekolojik yönetim

Anaç tabiatlı devlet felsefesi, ekolojik yönetim diye tabir edebileceğimiz bir sistemi gerektirir. Tabiat ana deriz lakin tabiatı hiç görmeyiz. Devlet ana gibi olunca vatandaşların ön planda olduğu, merhamet ve şefkat dolu adil bir yönetim ortaya çıkacaktır. Ekoloji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Kelime olarak Yunanca “oikos” ev, yakın çevre gibi anlamlara gelir. Dolayısıyla ekoloji çevre bilimi demektir. Bu terim ilk defa Alman bilim adamı Ernst Haeckel tarafından 1866 yılında kullanılmıştır. Zira kapitalizmin etkisiyle ve gelişme mitiyle yani fabrikalaşma ve nükleer silahların kullanımıyla ekolojik sorunlar yaşanmaya başlamıştır.

Kelimenin kökünden de anlaşılacağı üzere “oikos” ev anlamına gelir. Zira tabiat insanın içinde yaşadığı evdir. İslam ilahiyatında da ev anlamına gelen “beyt” kavramının hususi bir yeri vardır. Bundan dolayı olsa gerektir ki Müslümanların ibadet merkezi olan Kabe’ye kutlu mabed gibi bir isim yerine Allah’ın evi anlamına gelen “Beytullah” adı verilmiştir.  Küre-i arzı mescid olarak gören bir tasavvur tabiatı da evi gibi görebilir ve evine gösterdiği ehemmiyeti çevresine de verebilir. Kur’an’da yaratılan her şeyin insanın hizmetine amade olarak yaratılması, insanın o şeyler üzerinde hiyerarşik üstünlüğüne atıf yapılmasından ziyade o şeylerin kıymetini ve kadrini daha iyi bilmemiz için bir hatırlatma olduğu kanaatindeyim.

Çevre bilinci olan kimse etrafını Allah’ın ayeti gibi görür. Varlığın tümü, Rabbin emanetidir. İnsan halife olması sebebiyle o şeylerin kadrini ve kıymetini bilmekle ve korumakla mükelleftir. Dolayısıyla iyi bir Müslüman, çevreci olmak zorundadır. Kur’an çevresine emanet nazarıyla bakabilen bir bilinci inşa ederken vahiyden kopuk tasavvurda çevresine ihanet eden bir gayri ahlaki ahvale şahit oluruz.

Marufa, yani ortak iyiye teşvik etmek anlamına gelen, emri bil maruf kurumu, aynı gök kubbe altında yaşayan insanların çevrecilik bilinciyle tabiata sahip çıkmaya teşvik eder. Aslında münker yani ortak kötü de insanların ortak olarak tehdit edildiğidir. Zira ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma, çevre kirliliği ortak kötüdür. Müslümanın bu konuda da münkerden yani çevreyi tehdit eden faktörlerden nehyetmek gibi bir sorumluluğu vardır.

Toplumu yönetme sanatı olarak bilinen siyaset, sadece insan eksenli değil çevre eksenli olduğu takdirde gerçek misyonunu ifa etmiş olur. Zira yeryüzünde adaleti sağlamak, sadece insanlar için değil her varlık için geçerlidir. Zaten kendisinden güçsüz olanı istismar etmek, ezmek, yaradılış maksadının dışında kullanmak sadece insanlara için değil kime yapılırsa yapılsın zulüm olarak görülmelidir. Hayvana işkence eden bir vicdan, insana da aynı zulmü yapar. Şayet yapamıyorsa buna imkân bulamadığı için yapamamaktadır.

Ahlak deyince sadece insanlar arası ilişkilerimiz değil bizim çevreyle de olan ilişkimiz aklımıza gelmelidir. Kanımca kamuya açık tuvaletlerde insanların kapılara galiz cümleler yazmaları acziyetten ve ezilmişlik duygusunu telafi etme psikolojisinden kaynaklanmaktadır. Zaten argo ve küfür acziyettir. Tuvalette iken insanın acziyeti aynı zamanda toplumsal olarak ezilmişliğini de hatırlattığından bazı kimseler kamuya açık tuvalet kapılarına o şekilde yazılar yazabilmekteler.

Tabii ki tek sebebi bu değil. Bir toplumda bireyler duygularını ve düşüncelerini rahat ifade edemedikleri zaman bu durum, farklı davranış sapmaları şeklinde tezahür edebiliyor. Bir kimsenin yüzüne söyleyemediklerini farklı mecralarda ifade etme ihtiyacı bulabiliyorlar.

Aslında insanlar içlerindeki öfkeyi farklı varlıklardan farklı şekilde çıkarma ihtiyacı duyarlar. Dolayısıyla çevremizdeki kirlilik aslında insanların içlerindeki kirlenmenin tabii bir neticesidir. Öyleyse siyaset ve ahlak sadece insanlarla değil çevreyle de ilgilenmek zorundadır. İmanın ahlaki karşılığı olan emanet duygusu bize bu bilinci vermelidir.

Zaten ideal olan toplum ekolojik uyum içinde olan bir toplumdur. Tabiatta çokluk içinde muhteşem bir birlik vardır. Eskiler buna kesrette vahdet kanunu derler. Öyleyse ideal toplumlar da her dilden, dinden, renkten, ideolojiden insanları birlikte tesanüd içinde yaşayabildikleri topluluklardır. Şairin dediği gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”

Özgürlük, insanın kendi doğasına uygun yaşama hakkıdır. Devletin en temel vazifelerinden biri halkın özgürlüklerinin önündeki engelleri kaldırmaktır. Kölelik, insanlık tarihinin en yüz kızartıcı suçudur. İnsan onurunu aşağılayan en adi kölelik türüyse insanın hevasını İlah edinerek nefsini kendisine mabud kılması ve fıtrat dini olan İslam’ı buna alet etmesidir. Ekoloji‘den ilham alan siyaset özgürlük eksenli bir politika üretir.

Devlet nedir?

Devlet nedir? sualinin cevabı emanettir. Dolayısıyla devlet, bir nevi emanetçidir. Tabiiyetinde olan vatandaşları emanet olarak tıpkı bir anne gibi görür ve yine vatandaşlar içinde devlet emanettir ve hürmeti hak eder. Madem ki devlet emanettir öyleyse halkının canını, malını, dini ve ahlaki değerlerini, düşünme hürriyetini ve nesillerin geleceğini korumakla mükelleftir. Lakin devletin emanetçi misyonu sadece insanlarla kısıtlı kalmamalı aynı zamanda çevreye karşı da sorumlu olduğu bilincinde olmalıdır. Zira sorumluluk bir bütündür.

Devlet ne içindir?

“Devlet ne içindir?” sorusunun cevabı: Adalet içindir. Bir anne nasıl ki yavruları arasında ayrımcılık ve adaletsizlik yapamaz ise devlet dahi vatandaşları arasında ayrımcılık yapamaz. Devlet’in vazife-i asliyesi adaleti teessüs etmektir. Adalet bir şeyi yerli yerine koymak ve onun tabiatına uygun hareket edebilmektir. Çekiçle çivi çakmak adalet, bu eylemi bardakla yapmak zulümdür. İnsana hayvan muamelesi yapmak, kadına erkek veya erkeğe kadın muamelesi yapmak, çocuğa yetişkin veya yetişkine çocuk muamelesi yapmak yani bir şeyin fıtratına ters hareket etmek zulüm, bunlara uygun hareket etmek ise adalettir.

Devlet nasıl yönetilmeli?

“Devlet nasıl yönetilmeli?” sualinin cevabı ise meşveret ile yönetilmelidir. Meşveret, kısaca akıl danışmak istişare etmek yani şura ile yönetmek demektir. Hükümet bir icraat yapacağı zaman halkına her zaman danışmalıdır ve insanların fikir ve özgürlüklerine değer vermelidir. Ancak bir kişinin özgürlüğü bir başka kimsenin özgürlüğüne mâni oluyorsa veya onu rahatsız ediyorsa bu noktada halkın genel kanaati göz önünde bulundurulmalıdır. Bu tıpkı aile içi istişarelere benzer ve o ortamda hiçbir aile bireyinin görüşü diğerinden daha önemsiz değildir.

 

Devleti kim yönetmeli?

“Devleti kim yönetmeli?” sualinin cevabı ise ehliyet yani liyakattir. İbni Haldun’a göre ehliyet için dört şart gerekir. Bunlar; (i) İlim, (ii) Ahlak, (iii) Tecrübe, (iv) Sağlık gibi kriterlerdir. Dolayısıyla bir idareci ne kadar bilgi sahibi olursa olsun ahlaki hassasiyetlerinin de olması gerekir. Bu kriterler sadece kadim zamanların ölçüleri değil bugün dahi geçerli olan evrensel ilkeleridir.

Devlet ne yapmalı?

“Devlet ne yapmalı?” sorusunun cevabı ise maslahat yapmalıdır. Maslahat, kamu yararına göre iş yapmaktır. Yapılan işlerin ve alınan kararların kamu yararına uygun olup olmadığı göz önünde bulundurulması gereken bir durumdur. Kaos, devletin müdahale etmesi gereken bir durumdur. Devletleri veya herhangi bir sosyal kurumu yönetmede farklılıkları yok etme girişimi ve despotizm adeta rengarenk tabiatı yok etmek, bir ormanı yakmak gibidir.

 

Netice-i kelam

Unutmamak gerekir ki, kavramlar algılarımızı şekillendirir. Kavramlarla şekillenen algılar ise duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı, davranışlarımız hayatın bizzat kendisini şekillendirir. Kirlenen siyasi hayatın yegâne çaresi ise tasavvurlardaki siyasi kavramları, kendi kültürel bünyemize münasip olarak yeniden tahlil etmektir. Ekolojik yönetim felsefesi ve anaç devlet algısı hem dışımızdaki tabiata hem de içimizdeki fıtrata daha uygundur.

Şairin dediği gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine..”