BAŞYAZI

 

ALLAH’IN ESMÂSIYLA AHLAKLANMAK

Mustafa İSLAMOĞLU

 

  “Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanınız” Rivayeti

Allah hakkındaki en sahih bilgi kaynağımız esmâ-i hüsnâ olduğuna göre, esmâ-i hüsnânın eyleme dönüşmesinden bahsediyoruz demektir. Esmâ-i hüsnânın eyleme dönüşmesini ifade eden ünlü bir söz vardır: “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız.” Gazzali ve Razi gibi bazı âlimler, bu sözü hadis diye naklederler. Ne var ki, klasik hadis tekniği açısından bu sözün hadis olduğu hayli tartışmalıdır. Gazzali esmâ-i hüsnâ üzerine yazdığı eserinde peygamberimizin şöyle dediğini nakleder: “Allah’ın şu şu evsafta bir takım ahlakı vardır; her kim onlardan biriyle ahlaklanırsa cennete girer.”[1] Gazzali, herhangi bir hadis kaynağında kaydına rastlanmayan bu sözü, esmâ-i hüsnâyı oluşturan her bir ismi insandaki “güzelliğin” ve “güzel ahlakın” kaynağı olarak gördüğü̈ için nakletmiş olsa gerektir. “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız” hikmeti çerçevesinde düşünüldüğünde, esmâ-i hüsnâ, insana yol gösteren bir ahlak rehberi niteliği kazanır. Bu rehber, güzel ahlakın muhteşem ve mükemmel bileşkesinin tükenmez ve kurumaz kaynağını göstermektedir: Allah.

Bu rivayet sadece senedi açısından değil, metni açısından da sorunludur. Zira “ahlak” Allah için kullanılmaz. Ahlak kelimesi, “yaratılmışları” ifade eden halk’tan türetilmiştir. Aynı şey ahlak ile akraba olan hilkat ve hulk için de geçerlidir. Bunların hepsi de Yaratan için değil yaratılan için kullanılan kelimelerdir.

“Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız” rivayeti hem senet hem metin açısından böyle bir illet taşıyor. Fakat muhtemelen bu sözün bu illetleri taşıdığını bile bile onu kullanan âlimlerimizi buna mecbur kılan şey esmânın insanda ahlaka dönüşmesinin gerekliliğidir. Bunda kimsenin tereddüdü̈ olmasa gerektir. Zira insanda ahlaka dönüşmeyecekse, esmâyı bilmek kuru bir ‘malumattan’ öteye geçmeyecektir.

Şu hâlde bu ihtiyacı gidermek için ne Allah Rasûlü’ne söylemediği bir sözü tahmil etmeye, ne de Allah hakkında yaratılmışlar için kullanılan ‘ahlak’ kavramını kullanmaya gerek yoktur. Esmâ ile ahlaklanmanın gerekliliği inkâr edilemez bir biçimde ortada olduğuna göre, bu işin doğru adı şu olsa gerektir: Allah’ın esmâsıyla ahlaklanmak.

 

Allah’ın Esmâsıyla Ahlaklanmak

 

Ahlaki davranış, mutlaka aşkın bir referansa muhtaçtır. Aşkın bir referansı olmayan ahlaki davranış kayıtlı ve şartlı bir ahlaktır. Bir davranışın kendisi ahlaki olsa dahi, kayıtlı-şartlılık, o davranışın zeminini ahlaki olmaktan çıkarır. Kayıtlı-şartlı ahlaki davranış, “hesabi”dir. Kayıtsız-şartsız ahlaki davranış ise “hasbi”dir. Ahlaki davranışta pazarlık, ahlakiliğin düşmanıdır. Ahlaki davranış, ancak sorumluluk bilincinin eseri olduğunda hasbileşir. Sorumluluk bilincinin en yükseği insanın Allah karşısında duyduğu sorumluluktur. Bu bilinç mutlaka bir imâna dayanır. İmândan söz edilen yerde pazarlıktan söz edilemez. Pazarlıksız bir ahlak, pazarlık sözcüğüyle yan yana gelmesi asla düşünülmeyecek olan bir imândan neşet eder.

 

Allah’ın esmâsıyla ahlaklanmak, hâşâ, esmâ-i hüsnâyı kulun kendisine nisbet etmesi değildir. İnsanın el-Basir, es-Semi, el-Alîm, el-Vedûd, el-Hay olması mümkün değildir. Bunu iddia etmek, haddini aşmak, bir başka ifadeyle Allah’tan rol çalmaya yeltenmektir. Bunun adı şirktir. Allah’ın esmâsıyla ahlaklanmak, hâşâ, insanın Allah’a benzemesi de değildir. O haliktir, insan ise mahlûk. O yaratandır, insan ise yaratılan. Yaratan ile yaratılan arasında derece ve hüviyet değil, mahiyet ve zatiyet farkı vardır. O, O’dur. O’nun aşkın ve mutlak tabiatına ilişkin Kur’an’da birçok ayet yer alır: “Hiçbir şey O’na benzemez” (42:11) Elbet, O da hiçbir şeye benzemez. “Hiçbir şey, O’nun dengi değildir” (112:4) İşte bu yüzden O’na ortak koşmak demeye gelen şirk, aynı zamanda Allah’a yapılmış en çirkin iftiradır. O değil eşi, velev ki bir açıdan da olsa, benzeri dahi düşünülemeyecek olandır: “Sen, O’nun bir benzerini (düşüne)bilir misin?” (19:65) O tüm mükemmelliklerin tek ve zorunlu adresidir: “Göklerde ve yerde en güzel örneklikler/nitelikler O’na mahsustur” (30:27). O yaratan, gerisi yaratılandır; bu ikisi arasında mahiyet farkı vardır, dolayısıyla Yaratan asla yaratılanlara kıyaslanamaz: “Yaratan yaratamayan gibi olur mu?” (16:17)

 

Allah’ın esmâsıyla ahlaklanmak, insanın Allah’ı bilmesi, tanıması ve anlamasıdır. İnsan Allah’ı bilirse, kendini bilir. Kendi küçüklüğünü bilirse, ancak o zaman Allah’ın büyüklüğünü bilir. Yoksa Allah’ın büyüklüğünü bilmesine imkân yoktur. Çünkü̈ O’nun büyüklüğünü ifadede “büyük” kelimesi aciz kalır. Söz biter, dil durur, akıl dibe vurur. Hak ehlinin dediği gibi demekten başka çıkar yol kalmaz:

 

Büyüksün ilâhî büyüksün büyük

Büyüklük yanında kalır çok küçük

 

Ve işte o an, imdada “haddini bilmek” yetişir. Kendi küçüklüğünü idrak eden Allah’ın büyüklüğünü idrak etmiş olur. Bunu da ancak O’nu bilen, tanıyan ve anlayan bir akıl idrak edebilir. Allah’ın esmâsıyla ahlaklanmak, Allah’ı sevmek demektir. Sevmek, kalbin en soylu eylemidir. Kalbin sevme eylemi bilgiye de dayalı olabilir, cehalete de. Eğer cehalete dayalıysa, bu sevgi seveni özgür ve özü-gür kılan bir eylem değil, seveni tutuklayan bir tutkuya dönüşür. Eğer bu sevgi bilgiye dayanırsa, o zaman bire sonsuz veren bir tohuma (habbe: mahabbe) dönüşür. Kalp, muhabbet gibi bir eyleme ne zaman kalkışır? Elbet, ancak sevdiğini bilir, tanır ve anlarsa. Bu bilme, tanıma ve anlama arttıkça sevgi de artar. Sevgi arttıkça yakınlık artar. Bu yakınlık mekâni bir yakınlık değildir elbet. Bu yakınlık, vescud, vakterib: “secde et ve yaklaş” ayetinde kastedildiği gibi, kalbi bir yakınlıktır.

Kurbiyyet kesbeden, kurbân olur. Kurbân olan teslim olmuştur. Bu, kayıtsız ve şartsız, garazsız ve ivazsız bir teslimiyettir. Teslim olan kendi iradesini teslim olduğu kapının iradesine râm etmiştir. Kendi cüzi iradesini, O sonsuz ve mutlak iradenin ışığına kendi arzusuyla tutmuştur. Bu, iradenin şükrünü eda etmektir. Şükredilen her nimet artırılır. Cüzi irade de ona bu şükürden dolayı artırılır. İlâhî iradenin ışığı, onun cazibesine kapılıp yörüngesine giren beşeri iradeyi olgunlaştırır, ham iken yetkin hale getirir.

Bu hâl, bir yitirme değil, bir bulma hâlidir. Bir yok oluş değil, bir varoluş hâlidir. Bir kendini kaybetme değil, bir kendini bulma ve bilme halidir. İşte bu hâlin sonunda, O’na kurbân (kelimenin ait olduğu kalıbın niteliği gereği yakınlaşmanın tüm olumlu anlamlarıyla dolu) olan ruh, ilâhî isim ve sıfatların yoğun etkisine maruz kalır. Onların cazibesine kapılır. Esmânın yüksek ve yoğun çekim alanı o ruhu öylesine etkiler ki, ruh bu etkiyle esmânın yörüngesine girer. O ünlü hadiste ifadesini bulan hâl, işte o zaman gerçekleşir:

“Kulum bana en iyi farzlarla yaklaşır. Ve kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmayı sürdürür; sonunda Ben onu severim; ne zaman ki Ben onu severim, artık onun işiten kulağı, gören gözü̈,

tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”[2]

Farzlarla sınırlı bir Allah-insan ilişkisi, emir-komutla sınırlı bir ilişki biçimidir. Bu, insan Allah’la ilişkisinin başlama noktasıdır ve kulluğun gereğidir. Fakat insan Allah’la ilişkisini “kulluk” düzeyinden “dostluk” düzeyine çıkarmak istiyorsa, emir-komuta çerçevesi yetmez. Dostluğun gereği sevgi temelinde farzlarla yetinmeyip daha ötesine ilerlemektir. Nafile ibadet ve davranışlar, işte bunun göstergesidir. Nafileye, farzların üzerine bir fazlalık olduğu için bu ad verilmiştir. Aslında nafilenin dilimizdeki bir karşılığı da “armağan”dır. Nafile ibadet eden, Allah’a armağan vermiş gibidir. Nafile’nin temelinde daha yakın olma arzusu yatar. Onun da temelinde sevgi yatar. Bu anlamda nafile iki kısma ayrılır. Birincisi, farz ibadetlerin cinsinden olan nafileler. İkincisi, onların dışında kalan ve Allah’ın davasını dert edinmeye dayalı gayretler.

Birinci tür nafilelere birçok örnek verilebilir. Farz namazların önünde ve arkasında nafile namazlar, farz haccın yanında nafile hac ve umre, zekâtın yanında sadaka ve infak, farz orucun yanında nafile oruç bunlardandır. Allah Rasûlü’nün nafileleri olan bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, nafileler farz ibadetlerin şükrü̈ mesabesindedir. Allah insana neyi emretmişse o insanın yararınadır. Madem benim yararıma olarak Allah bana farzları emretti, ben bunlara karşılık Allah’a teşekkür borçluyum. Bir nimete en güzel teşekkür, o nimetin kendi cinsinden olur. O halde, farz namazın en güzel teşekkürü̈ namaz cinsinden olmalıdır. Farz orucun en güzel teşekkürü̈ yine kendi cinsinden olmalıdır.

İkinci tür nafile, Allah’ın dinini dert, davasını kaygı edinmektir. İbadetler insanın Allah’a kulluğunun bir gereğidirler. Allah davasını kendi davası bilmek ise, Allah’a dostluğun bir gereğidir. Allah, kendi dinini dert edinen kulun özel dertlerini satın alır. Tüm iddiası kendi derdinden müteşekkil olanları ise, kendi dertleriyle baş başa bırakır. İlgi sevginin yoldaşıdır. İlâhî sevgiye nail olanlar, özel ilgiye de nail olurlar.

Allah Rasûlü’nün yukarıda naklettiğimiz okumasında yer alan “sonunda onu severim” ifadesi, hem “çok seven” hem de “çok sevilen” gibi çift boyutlu bir isim olan el-Vedûd isminin çekim merkezine dâhil olmaktır. Bu ismin tecellîsine daha çok muhatap olmak isteyen, sevgiyi hak etmek zorundadır. İlâhî sevgiyi daha çok celbeden, ilgiyi de daha çok celbedecektir. Bu ilâhî ilgi, muhatabın iç potansiyelini harekete geçirecek, gönül kulağı duyar, gönül gözü̈ görür, gönül dili konuşur hale gelecektir. İç potansiyeli harekete geçen insanın tüm yetilerine bu olumlu bir biçimde yansıyacaktır. O kulun işitme, görme, konuşma, tutma, yürüme yetileri ve bunlara yön veren tasavvur, akıl ve idraki, ilâhî ilginin çekim alanına girecektir. İşte bundan sonrası “artık ben onun işiten kulağı, gören gözü̈, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” noktasıdır. Allah’ın gör dediği yerden bakar, işit dediğini işitir, tut dediğini tutar. Çünkü̈ böyle birinin tasavvurunu, aklını ve şahsiyetini vahiy inşa etmiştir. Vahyin inşa ettiği bir göz Allah’la gören bir gözdür. Vahyin inşa ettiği bir bakış açısına sahip olmak, baktığına Allah’la bakmak demektir.