DENEME

Işıl CINGILLIOĞLU

 

ALABORA

Dünya Covid_19 günlerinden geçerken, salgına karşı karantina ve sokağa çıkma yasakları, sosyal mesafe kuralları ve sıkı hijyen tedbirleri alınırken şunu düşündüm. Dünyada pek çapkın kalmadı. Gece hayatı bitti. Hastalığın ve ölümün nefesi aramızda kol gezerken, bir ay öncesinin sınırsız hovardası evinde tevbekar kıvamında oturuyor. Bu onun için namusun ve ahlakın aydınlanmasını yaşadığı anlamına gelir mi?

Aslında her mutlak ahlak iddiası, irade gemisinde her an alabora olmaya adaydır. Çünkü ahlak iradenin zaferidir. Ahlak ihtiyaçtır, tüm zamanlarda, tüm insanlar için. Hepimiz ahlaklı bir dünya, ahlaklı insanlar, ahlaklı bir toplum arzularız. Bunu sıklıkla dile getiririz. Ahlaksızlıktan çokça dem vururuz. Ve az çok bir ahlak iddiası ve talebi ortaya koyarız. Fakat ahlak ne tam bilmeyiz. Üzerine düşünmeyiz. Bildiğimizi sanıp, olduğumuzu söyleyip, göründüğümüze razı oluruz. Fakat dahasını sorgulamaya yüreğimiz yetmez. Bu yazıda o yürek yiyenler, aynaya bakmaya tahammül edebilenler ardım sıra gelsin.

Kimse ahlaki sınırların olmadığı bir dünyayı arzulamaz, göze alamaz, sürdüremez, bunun zararını tolere de edemez. Bu yüzden ahlak çok konuşulur, çok aranır, lakin ele avuca sığmaz. Lafla peynir gemisi yürümez. Ahlak gemisi hiç yürümez.  Çoğu zaman ağız dolusu ahlak, aktif performansta hükümsüz çıkar ve başı öne eğdirir. Aktif performans esas alındığında; söylemek değil eylemektir ahlak, ama bir nüans var burada: Ahlak, yapabiliyorken yapmamaktır, imkanı varken yapmamayı tercih etmektir. Seçenekler bol ve  ortam elverişli iken, kendini tutmak ve çekmektir. Bir değerler dizgesini seçmek, benimsemek, özümsemektir ki; o değerler üzerine şahsiyetini ve eylemlerini temellendirelim. Teorik bir söylem ve mekanik bir ezber, ahlak nitelemesini hak etmez. Beleş bir kimlik de kimseyi direkt olarak bir ahlak şemsiyesinin altına sokmaz. Ahlakın tezahürü, kişinin gerçekten ve her şartta ilkeli olmasıdır, bu yöndeki gayretidir, kendini kötüden çekme ihtiyatı, iyiye doğru bilincini açık ve gönlünü hazır tutmaktır, eylemlerde bu istikrarın yansımasıdır.

Size birebir yaşadığım bir anımı anlatayım. Bir yaz tatiliydi. Çocukları bir yatılı kız kuran kursunun hem müezzini  hem aşçısı olan Davud Hocaya derse götürüyordum. Sağ olsun eşi Fatma Hanım, ben çocukları beklerken bana kahve ikramıyla eşlik ediyordu o gün. Bana oğlunu evlendirmek istediğini ve kız aradığını söyledi. Birden çok komik geldi bana, “Fatma abla, önünde 5 katlı bina, içi dolusu Kur’an okuyan, hafızlık çalışan kız, sabah akşam oturmaları kalkmaları, halleri tavırları gözünüzün önünde, buradan bulsana gelin adayını” dedim. “Yook! Allah korusun, buradan olmaz, hiç istemem, millet buraya güdemediği bebesini gönderiyor” dedi.  Mevzu Kur’an kursu değil, siz herhangi bir sıkı disiplinli yatılı okulu bu kursun yerine koyun. Sümela Manastırı gibi bir yer de olabilir. Dağların zirvesinde bir kült yapı tapınağı, bir askerlik durumunu, Kuzey Kore’yi, Amishleri falan düşünün. Bahsi geçen çocuklar, gençler veya müntesipler şehirden uzak, ücra bir yere, yerleşim mahalli bile olmayan, etrafında bakkal bile olmayan bir yere aileleri tarafından zorla gönderilmişler. Davranış alternatifleri kısıtlı, kontroller sıkı, cezalar oldukça caydırıcı. Bu tarih boyunca aileler, kurumlar ve devletler bazında fazlaca kullanılan bir terbiye yöntemidir. Demek istediğim, yapmak isteye isteye yapmamak, cezadan yıldığı için, tehditlerden korktuğu için yapmamak, gücü yetmediği, başka seçeneği olmadığı için yapmamak… Ahlak bu mu sizce? Ve biz başka ahlak biliyor muyuz?

Zor ahlakı bozar. Bu tespiti önemsiyorum. Zor, yani istibdat, insanları gerçekten öyle olmaya değil, öyle görünmeye zorlar. Kişinin özgür seçimi değil, mecburiyeti ve mahkumiyeti olan bir hal, kişiliği değil, kimlik ve aidiyet ihtiyacı üzerine ancak dışarıya verdiği imajı şekillendirir. Hapishanede hücrede bir suçlunun mecburi eylemsizliğine kim ahlak diyebilir? Artık kimseye zararı yok dediğimiz suçlunun ya da sapığın özgürlüğü ve yapabilirliği olmadan insani tarafa geçip geçmediğini söylemek mümkün müdür? Umutlar ve söylemler bu yönde olsa da, maalesef zor ahlakı cidden bozar, münafık yaratır. Hapishaneden veya kölelikten kaçış filmlerinde görmüşsünüzdür. Üst otoriteye itaatkâr görünmek, planları gizlice yürütmek racondandır. Münafıklık da bu değil midir? Göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyen, olduğunu itina ile saklayan, riya halini normalleştiren… İran şeriat rejimi ile, komünist diktatörlüklerinin insanları baskı ve zorlama sonuçları benzeşir. Zahirde zoraki iştirak edilen sosyal hayat kuralları, bambaşka bir yasa dışılığı teşvik eder. İnsanlar gizli ve mahrem alanlarında sınırsızca aştıkları o kurallarla aslında zor ve ahlakın ters orantılı, zor ve münafıklığın doğru orantılı olduğunu ispat ederler.

İnsanı yalnızca baskıcı ve zorlayıcı dış etkiler kısıtlamaz. Başka etkenler de var. Hastalık ve yaşlılık gibi insana acziyet getiren durumlar vardır. Kişi artık o acziyet sınırları dışına çıkamaz. O kişiler için artık ahlaki alanda tercih durumu kalmamıştır, opsiyonlar kapalıdır. Ununu elemiş, eleğini asmışlık ve güçsüzlük halinde, yani artık yapmaya muktedir değilken gösterilen performans, insanlık ve ahlak ölçüsü olur mu? Elbette tevbe kapısı daimi olarak açıktır. Tevbeye kota koymaktan bahsetmiyorum. Alternatifsizlik ve mecburiyet içinde, kişinin iradi olmayan seçimlerinin ahlakı yansıtmadığını söylüyorum.

 

Bu satıra gelenler tam şu an aynaya bakmalı. Kendini kınayan nefislerinin şahitliği orada. (Kıyamet 75/2)