ANALİZ

Haydar ÖZTÜRK

 

AHLAKSIZ DİNDARLIĞIN KÖKLERİ

 

Ahlak şöyle özetlenebilir: Yapılan iyiliğe teşekkür; insanlara karşı merhamet; zulmetmeden yararını gözetmek. İman bu ahlakı doğurmalıdır. Yanlış imanlar büyük ahlaksızlıklar doğurabilir.  Yahudilikte seçilmişlik inancı, Hıristiyanlıkta kurtulmuşluk inancı, Müslümanlıkta son hak dine sahip olma inancı. Yahudiler seçilmişiz diye diğer insanlara zulmü (dindarlığı), Hıristiyanlar kurtulmuşuz diye günahı (dindarlığı), Müslümanlar da son hak dine mensubuz nasıl olsa cennete gideriz diye ahlaksızlığı (dindarlığı) hayat tarzı yapmışlardır.

Sünniliğin ve şiiliğin trajedisi; meşhur/görünen (İslam’ın 5 şartı) ibadetleri yerine getirmek, meçhul/görünmeyen adalet, merhamet gibi ahlaki sorumlulukların örtülmesidir.

Din yorumları içinde ahlaka kurulmuş tuzaklar mevcuttur. Bu tuzaklar fark edilmeden ve onlara karşı önlem alınmadan daha fazla dindarlaşma ahlak sorununu çözmüyor. Aksine ahlaksız dindarlığı çoğaltıyor.

Dindarlık artıyor ama ahlak azalıyor ise, burada bir tespit yapmak gerekiyor. Artan dindarlık mı dinsellik mi? Artan dinselliktir.  Ahlakı dindarlıktan ayıramayız.  Gerçek anlamda dindarlık artınca doğal olarak ahlakın da artması gerekirdi.

 

Dinsellik yaygınlaştıkça, dindarlık yüzeyselleşir.

İnsanların ne kadar dindar olduklarını şekli görüntüleri veya ibadetlerindeki rakamsal büyüklüklerle değil, ahlakları ile ölçmek mümkündür.

Müslümanların dünya ve içindekilerle olan ilişkisi “emanetçi” ilişkiden “sahiplenici” bir ilişkiye evrilmiştir. Ahlaksız dindarlığın kökenindeki temel sebep bu sahiplenici tutumdur. Yaşadığımız çağda genelde bütün insanlığın, özelde ise Müslümanların en büyük sorunlarından biri, dünyaya meyletmek ve dünyevî kazanımları nihai hedef olarak görmektir. Her şeyin sadece bu dünyadan ibaret olduğunu sanmak, dil ile bunu ikrar etmese de, yaşantı olarak öyleymiş gibi yaşamak, emanetçilik anlayışından sahiplenmeye geçmek, hiçbir zaman asli sahibi olamayacaklarına, ebediyen kendisininmiş gibi sarılmak, insanoğlunun bütün çağlar boyu yapa geldiği en büyük hata olmuştur. Sahiplenici ilişki insanı ahlaktan bağımsız bir mantığı öngörmektedir. İnsan(lık) bugün “kendine ait olmayan” ihtiyaç kavramının insan psikolojisini şekillendirdiği “eşyaların dünyasında” yaşa(tıl)maktadır.

Batı eğitim süzgecinden geç(iril)en insan(lık) parçacı bir zihne sahip sahiptir. İlk parçacı düşünme eylemi hayatı ikiye ayırmak; dünya hayatı ve ahiret hayatı. Oysa dünya hayatı ahiretin devamıdır. Dünya ve ahiret iç içedir. Müslüman bir insan eylemlerinde ahireti hesaba katar. İnsan psikolojisi hazır lezzeti gelecekteki lezzete tercih eder. Yani dünyadaki lezzetleri ahiretteki lezzetlere tercih ediyor. İnsanlar dünyaya bir daha mı geleceğiz diye belki bir daha giyemeyeceği ve kullanamayacağı eşyaları sahip olmaktadırlar. Bu psikolojideki bir insan ister istemez başkasını, dünyanın öbür ucunda açlıktan ölenleri düşünemez. Parçacı zihin yapısı Allah, dünya ve insan arasındaki bağı koparmaktadır. Din işi ile dünya işlerini ayırmak Allah’ı yeryüzüne karıştırmamak ve insanı her şeyin ölçüsü olarak görmeyi netice vermektedir. Böylece Müslümanlar arasında Allah’sız, Kur’an’sız bir Müslümanlık ya da ahlaksız dindarlık ortaya çıkmaktadır.

Sosyolojik konularda ortaya çıkan sorunları tek bir nedene bağlamak imkânsızdır. Ahlaksız dindarlığın ortaya çıkmasının da birtakım nedenleri vardır. Bu çalışmamızda onları incelemeye çalışacağız.  Bunlar: Zamanın ruhu düşüncesi, seçilmişlik düşüncesi, bireyin kaybolması, dini mutlak anlamda biz temsil ediyoruz düşüncesi, ütopyacı bir din anlayışı, Müslümanların iktidarlara yakın olma düşüncesi, cemaatlerde/gruplarda ahlakın, aklın ötelenerek duygu pompalanması, yönetim şekillerinin insanlara dayattığı ahlak sistemleri, değerlerin erozyona uğraması gibi Saiklerdir.

1-ZAMANIN RUHU

Zamanın ruhu kavramı, bir döneme hâkim olan düşünme, hissetme tarzını ve zihniyetini ifade eder. Farklı açılardan bakıldığında, ânın, içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu anlatır.

Zamanın ruhu; hayatı ve kavramları yeniden tanımlar. O nedenle hayatın tarih sahnesinde herhangi bir fotoğrafını çektiğimizde, karşımızdaki bu fotoğrafı o zamanın ruhuna göre değerlendirmemiz gerekir.

Günümüze dini açıdan bakıldığında zamanın ruhunu okuyan bazı seküler kesimlerin, hatta kendilerini ateist olarak tanımlayan kimselerin; makam, mevki, ticaret, sanat ve her türlü menfaat elde etmek veya kazanımlarının devamı için, inanmadıkları halde alabildiğine mütedeyyin görünmeleri sahte Müslümanlığın bir ifadesidir.

Nitekim Asrı Saadet’te, zamanın ruhunu okuyan bazı Bedeviler, Hz. Peygambere gelip “Biz de Müslümansız” diyerek, devlet hazinesinden pay talep ettiler. Kur’an onların bu durumunu şöyle deşifre etmiştir: “Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat 49:14)

Günümüze zamanın ruhu açıdan bakıldığında; haram-helal, haklı-haksız demeden daha çok servet elde etmek isteyen kimi Müslümanlar; İslami değerleri sadece, vasıta değerler (Namaz, Oruç, hac kurban vb.) olarak algılayıp, gaye değerleri/ahlaki değerleri görmezlikten gelmektedirler.

İslâm’ı kendilerine göre yorumlayanlara karşı Kur’ân uyarıyor: “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir, Allah her şeyi bilendir.” (Hucurat 49:16)

2-Seçilmişlik düşüncesi

Seçilmişlik düşüncesi ahlaken problemli tavırlar üreten bir din yorumudur. Siz ve sizin gibi düşünenler seçilmiş bir gruptur. Bu durum hem Seküler hem de dini gruplarda görülen bir davranış tipidir. “Ülkeye ve dünyaya huzur ve nizam” getirecek bir cemaatin, bir partinin, bir örgütün, bir grubun parçası olursunuz. Kutsal bir davanın yükünü taşımakta olduğunuza inan(dırılı)rsınız. Kendinizi böyle ayrıcalıklı bir konuma yerleştirirseniz grubunuzun dışında kalanlar ötekileştirilir. Örneğin parti ve cemaatlerdeki kadrolaşma gibi ahlaken problemli tavırlar meşrulaştırılır. Çünkü bunu seçilmiş olan sizler kurtarmak istediğiniz kitleler için yapmaktasınızdır. Siyonistler Mukaddes toprakların Allah tarafından kendilerine vaad edildiğini öne sürmekten başka, bir de Yahudilerin “seçilmiş kullar” olduklarını iddia ederler. Temelinde ırkçılık bulunan bu iddia da tamamen düzmecedir.

 

Liderler manen seçilmiş oldukları için ölene kadar “iktidarda” kalırlar. Çünkü Allah’ın seçtiğini kimse yerinden edemez. Dolayısıyla tarikat ve cemaatler, lider ölmeden onun yerine birini getiremedikleri için fiilen “monarşik” karakterdedirler. Başka bir açıdan cemaatler, tarikatlar liderlerine mahkûmdur, yaşanılan sorunlar ne olursa olsun onları değiştiremezler.

 

Liderin seçilmiş olduğu düşüncesi sürekli ve büyük bilgi ve anlayış hatalarının kalıcı biçimde yayılmasına neden olur. Liderlerde insan oldukları için zaaflarını dinin emirleri diye sunabilirler. Seçilmişlik sendromu sonucu lider, her konuda düşüncelerine itibar edilen bir kişi haline gelmektedir. Farklı konularda sürekli yorum yapan, kitap yazan, ölçüler koyan liderler, zamanla dini-ahlaki sorunlara neden olurlar. Örneğin, takipçilerini sürekli olarak düşük yoğunluklu bilgilere mahkûm ederler. Çünkü manen seçilmiş liderler her şeyi bilirler. Takipçileri, tarih, ekonomi gibi konularda bile “vazifeli” olduğunu düşündükleri kişilerin kitaplarını okumaktadırlar. İslam dünyasında bu şekilde tarihten ekonomiye oradan biyolojiye pek çok alanda son derece demode, düşük yoğunluklu, fiilen işe yaramaz bilgilerle donanmış insanlar ortaya çıkmaktadır.

 

Mesela Çin Komünist Partisi’nde bile 65 yaş üstü emeklilik ilkesi vardır. Batı tipi bir demokrasisi olmadığı halde bu değişim, Çin’e büyük bir dinamizm kazandırmaktadır. Değişim ilkesi nedeni ile Çin, her zaman liderinden büyüktür. Halbuki lider değişmeden kaldığı zaman kendisi ve yapısı arasında özdeşlik doğar. Liderin ölene kadar yönettiği ülkeler/yapılar ise liderle özdeşleşir ve bu büyük sorunlar doğurur. Örneğin, Libya, Kaddafi’nin Libya’sı olur. Yahut Özbekistan’da olduğu gibi insanlar değişim için çaresizlikle liderlerinin uzayan hastalığına rağmen yatakta ölmesini bekler.

 

Yalnızca kendi mensupları/taraftarları için adalet isteyen, kendi çıkarlarını kutsallaştıranlar, bu çıkarlarını sınırsız bir önceliğe sahip olması gerektiğini savunur. Bu çevreler, Türkiye de FETÖ örneğinde görülebileceği üzere, hiçbir şekilde ahlaki sınır tanımazlar. Bu nedenledir ki, mutlaklaştırılan mezhepçi, cemaatçi öncelikler, içerisinde yaşadığımız dönemde örnekleri çokça görülebilen çatışma ve gerilimlere neden olur.

 

3-Bireyin kaybolması

 

Aşırı grup/cemaat vurgusu yapan din yorumları da ahlaken problemli tavırlar üretir. Hannah Arendt “Bireyin grup içinde kaybedilmesi ile kötülük arasında çok yakın bir ilişki vardır.” der. Ona göre Naziler birey olamadıkları için o kötülükleri yapmışlardır. İnsan(lar) emir komuta zinciri içinde düşünme ve değerlendirme kabiliyetini yitirir. Grup/cemaat bireyi yutar. Birey de buna mukabil grubun davranışlarından dolayı sorumluluk duymaz, böylece kötülük, sıradanlaşır. Ayrıca mazlumun sesi grup fanusunun içine giremez. Grup içinde kendini kaybetmiş bir insan zihnen grubun dışına çıkamaz ki buna itiraz etsin. Ancak kendi aklıyla düşünmeyi gerçekleştirenler grup olarak işlenen cinayetlerin önüne geçebilir. Birey olamayan insan sürü psikolojisiyle daha kolay şiddet ve ahlaksızlık üretir.

 

Cemaatler, birey bilincinin gelişmesini ciddi olarak engellemektedirler. Cemaat yapılanmasında esas olan ortalama insandır. Yazılı olmasa bile yaşanan sınırların aşılması hiçbir zaman hoş karşılanmaz. Farklı düşünmek, sınırlar içinde anlam kazanabilir. Aksi halde aforoz edilirler. Bu yapılardaki sınırların aşılması, aynı zamanda dinin sınırlarının da aşılması anlamına gelir. Hâkim kültür, itaat kültürüdür. Cemaatteki bireylerin zihinleri  “Büyükler her ne söyler ve yaparlarsa, bir hikmeti vardır.” şablonuyla şartlandırılır, uyuşturulur. Dolayısıyla cemaatlerde, ideolojilerde ve partilerde liderlerin her söylediği ve yaptığı doğru kabul edilerek ahlaki olmayan pek çok şeyin kapısı açılmış oluyor. Kur’an açısından bakıldığında, imanın, sorumluluğun ve kurtuluşun bireysel olduğu açıkça görülebilir. Hiç kimse bir başkasının günahını çekmez. Bu konuda Kur’an şöyle der: “…Hiç kimse başkasının sorumluluğunu yüklenmez…” (Enam 6:164)[1] Cennete, ancak hak eden gider.

 

Düşünme, akıl yürütme, sorgulama, eleştiri, yorum yetisini gelenek böyle istiyor diye, cemaat liderine, politik lidere devretmek, bireyleri de, toplumları da düşüncesizleştirir, akılsızlaştırır, bir robota dönüştürür. Robota dönüşmek demek kendisi olmaktan vazgeçmek demektir. Propaganda yoluyla gerçeğin tersine çevrildiği, çevrilebildiği çok görülmüş ve yaşanmıştır. İnsan aklının, ruhunun, vicdanının sınırlandırılması, çıkarlar için kullanılması, mezhep/parti/cemaat çıkarı adına araçsallaştırılması büyük bir zulümdür.

Cemaat ve parti mensuplarının nasıl düşüneceklerine, nasıl algılayacaklarına, nasıl davranacaklarına, nasıl kararlar vereceklerine liderler karar verdiğinde, manevi bir diktatörlük söz konusu olur. Manevi diktatörlükler/liderlikler her durumda “itaat”i sağlayarak saltanatlarını sürdürürler. Böylece dini-ahlaki çöküş ve yozlaşmanın önü alınmaz.

 

4-Mutlakçılık

 

Eğer bir din yorumu size mutlak doğruyu sunduğunu iddia ediyorsa kesinlikle bir tuzak ile karşı karşıyasınız demektir. Böyle bir yoruma inanan bir insan çok kolay kendisini dünyada ilahi iradenin temsilcisi olarak görebilir. Bu durumda ilahî irade ile kişinin iradesi arasındaki sınır kaybolur. Yani insan kendi iradesi ile ilahi iradeyi aynileştirir. Bu insanın kendisini Tanrı yerine koyması demektir. Allah’a şirk koşmasıdır. İşte tam da burada kişiye yaptığı hastalıklı/ahlaksız şeyler ilahi iradenin de talebi olarak görünür. Bir militanın kendisini siviller arasında patlatması, bir devlet başkanının bir grup insana zulüm etmesi, bir müridin bir ibadeti terk etmesi veya şeyhi emretti diye kızını öldürmesi, kendisini ilahi iradenin hizmetkârı ve uygulayıcısı olarak görmesi demektir. Kişilere mutlak itaat sonucu dindar (!) insanlar ahlak ile telif edilemeyecek pek çok tavırlar sergilerler.

Hakikat tekelciliği yapanlar çoğu zaman da inandırıcı olsun diye şu üç ayetteki gibi davranırlar:

Yazıklar olsun kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir değere satmak için “Bu Allah katındandır.” diyenlere. Yazıklar olsun elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, yazıklar olsun kazanmış olduklarından dolayı onlara.” (Bakara 2:79)

Onlardan bir fırka vardır ki, kitapta olmayanı, kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. “Bu, Allah katındandır.” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah adına yalan söylerler.” (Âli İmran 3:78)

Allah adına yalan uyduran veya kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde bana da vahyedildi diyenden ve Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim diyenden daha zâlim kimdir? Can çekiştiklerinde, meleklerin ellerini uzatıp “Haydi canlarınızı çıkarın.” dediklerinde zalimleri bir görsen. Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemiş ve O’nun ayetlerinden büyüklük taslayarak uzaklaşmış olmanız sebebiyle aşağılayıcı azapla bugün cezalandırılacaksınız.” (En’am 6:93)

Böyle yapanların akıbetlerinin ne olacağını da ayetler şöyle bildiriyor:

Böylece kıyâmet günü hem kendi vebâllerini tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin vebâllerinden bir kısmını. Bak, ne kötü şey yükleniyorlar!” (Nahl 16:25)

İnkâr edenler hem kendi yüklerini, hem kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yüklenecekler ve kıyamet günü, düzüp uydurdukları şeylerden sorgulanacaklardır.” (Ankebut 29:13)

 

Hakikat tekelciliği yapan dinî gelenekler, mezhepler, gruplar ve dinî oluşumlar farklı şekillerde de olsa sadece kendilerinin Allah hakkındaki tüm hakikate sahip olduğunu iddia ederek kendi yorumlarını hakikatin “mutlak/biricik” yorumu, kendilerini de hakikat bekçisi olarak ilan ederler. Böylece diğer yorumlar karşısında kendi otoritesini kurarak, kendi yorumunu mutlaklaştırır. Tarih boyunca bütün Müslümanların yorumu gibi sunar. Artık tüm görüşler, ilginç bir biçimde meşruiyetini kendinden alan bu otorite tarafından meşru veya gayri meşru olarak belirlenir.

5-Ütopyacılık

 

Eğer bir din yorumu ütopik bir gelecek vadediyorsa bir tuzak ile karşı karşıyasınızdır. Bu yalnızca dinî değil, seküler ideolojilerin de problemidir. Troçki Komünist devriminden sonra hayatını kaybeden milyonlar hatırlatıldığında “devrim için ödenmesi gereken küçük bir bedeldir o” demişti. Bir kez ütopik bir gelecek farz ederseniz oraya giderken yapacağınız her şeyi makyavelist bir anlayışla meşrulaştırabilirsiniz. Ne de olsa her şeyi “İslam alemi veya aydınlık bir gelecek” için yapmaktasınızdır.  Böyle bir hedefe koşulurken ufak tefek arızalara bakılmaz. FETÖ örneğinde olduğu gibi insan hayatı, din ve ahlak ya araçsallaşır veya terk edilir. Şia ve Sünnilikte mehdi inancı da ütopik bir gelecek vaat ediyor. Mehdiye inanmak gelmeyecek olanı beklemeye başlamaktır. Kısaca mehdi gelecek her şeyi birden düzeltecek.  Şia’da ahbari (rivayet) ekolde olanlar kötülüklere müdahale edilmemeli ki mehdinin gelmesi çabuklasın inancı vardır.  Zaman, tarih ve gerçeklikle bağlarımızı koparmadığımızda, hep ütopyalara sığınırız.

 

Ütopyacı dinî akımların karakteristiklerinden biri de kurtuluş vaadinde bulunmalarıdır. Fakat bu vaat yalnızca kendi üyelerine özgüdür. Meşruiyetini kendinden alan bu tür yapılar üyelerine/cemaatlerine/müritlerine hazır kurtuluş reçetesi sunarlar.  Artık kendilerini “fırka-i nâciye” olarak görürler, “bize katılanlar ve bize yardım edenler kurtulmuş, diğerleri helak olmuştur” ifadeleriyle kendilerine katılımı amaç haline getirirler.

 

Ütopyacı zihniyet geçmişte yaşa(tı)r. Geçmişte ne olduğumuzu konuşmaya devam ettikçe, şimdi ne olduğumuzu konuşmaya cesaret edemiyoruz.

 

İnsanların çoğunluğu kestirmeden cenneti elde peşindedir. Bunun için hiç namaz kılmadığı halde kadir gecesinde milli piyango bana çıkar diye namaz kılar. Bir evliyanın (!) eteğine yapışır bana şefaat (!) etsin diye. Çalışmadan üniversite kazandıracak, çalışmadan zengin olacak dualar peşindedir. Oysa Rabbimiz şu ayetlerle uyarmaktadır:

 

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır (Necm 53:39).” “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur (İsra 17:36).”

 

6-İKTİDARA YAKINLIK

 

Din ile iktidar arasındaki mesafe kaybolunca din ahlak üretemez hale gelir. Dinin devlet ile arasındaki mesafe azalınca din araçsallaş(tırıl)ıyor. Devlet güç eksenli düşündüğü, din hak eksenli düşündüğü için ikisinin mantığı çelişiyor. Din zayıfın ve sivil toplumun yanında bir ahlak kaynağı olmalıdır. Din gücün yanında durmaya başladığında devletin günahlarının fetvacısı konumuna in(dirgen)iyor. Din ile güç (iktidar) karşılaştığında, bazı istisnalar hariç, kazanan hep güç olur. Müslüman toplulukların din ile iktidar ilişkisinin hem pratiği hem de teorisine dair ciddiyetle düşünmeleri gerektiği sonucu çıkıyor. Güç tehlikedir, mutlak güç mutlak tehlikedir. İki insan çeşidi vardır: Zaman geçtikçe hatalarıyla yüzleşen, zaman geçtikçe yüzsüzleşen.

 

Kurtuluşa erme iddialarının sadece kendileri tarafından temsil edildiği, bunun da topluma yayılması gerektiği düşüncesiyle dinî gruplar ister istemez “siyasî iktidarı” elde etmeye yönelmekte yani siyasallaşmaktadır. İktidarın güç ve otoritesini yedeğine alarak yeni üye devşirme yoluna girmelerine sebep olmaktadır.  Bu süreçte dini-ahlaki ilkelerden ve davet ilkelerinden ödün vermeye başlanır. Dinî grup ve cemaat benzeri oluşumların sivil toplum görünümünde ortaya çıkarak meşruluk kazanmaya çabasına girerler. Sonra mevcut iktidarı silahlı kuvvetler ve yargı gücüne sızarak veya halk hareketleri başlatarak ya da dış güçlerden yardım alarak devirmeye yeltenirler.

 

7-Duygu PompalaNması

 

Dinin yüksek düzeyde duygu pompalanması ile öğretilmesi ahlaki zaaflar üretir. Ahlak, akıl ve iradeden beslenirken, duygular haz ve şöhretten beslenir.   Hayatı rasyonel bir şekilde analiz etmemiz gerekiyor. Duygular ahlaktan daha çok beslendiğinde hayatın dengesi bozulur. Duygular obezleşir, ahlak açlıktan ölür. Aklı öteleyen ve onu “yanıltıcı bir alet” olarak gören din yorumları ahlak konusunda yetersiz kalıyorlar. Sonrada samimiyetle işlenmiş hatalar dini yapıları kuşatıyor. Cemaat mensuplarının çoğu genelde okumaz. Karizmatik liderlerinin duygu dolu konuşmalarıyla beslenirler. Aklı devre dışı bırakınca, yaptığınız her ahlaksızlığı “ameller niyetlere göredir” düsturunu kullanarak meşrulaştırırsınız.

 

Karizmatik ve otokratik liderler duygu pompalamasını çok başarılı uygularlar. Çünkü kitle psikolojisini iyi bilirler. Kitle gerçekle hayali ayırt edemez. Beynin üretken ve değiştirici oluşu, değişen hayallerin hadiseler karşısındaki analizini yapabilir. Kitlenin beyni olmadığı için gerçek ile hayali olanı birbirinden ayıramamasına sebep olur. Kitle çoğu defa gelişen olayları, hakikate hiçbir yakınlığı bulunmadığı halde, sırf hakikatin yanında durduğu için gerçek diye kabul eder. İnsanları dini söylemler kullanarak bir yerlere kanalize etmek gibi. Kitle dinin ve dindarın yanında olduğunu sanır.

 

8-SİSTEM AHLAKI

Ahlak, bireysel olduğu kadar toplumsal ve sistemsel bir kavramdır. Ahlakı bireysel kavramlarla bireylerin zaaf ya da erdemleriyle açıklamak meselenin bu sistemsel boyutunu kaçırmak demektir. Ahlaksızlık kapitalizm gibi sistemlerde daha yaygın görülmektedir. Çünkü kapitalist toplumlarda bireylerin birbirine güveni kalmaz. İnsanlarda varlıklarını devam ettirmek için bir sınır tanımaz. Kapitalizm üretim ve tüketimin önünde gördüğü aile, sınıf, din, ahlak, kültür vb. engelleri çözülmeye tabi tutarak bertaraf etmeye çalışır. Ahlak ise sınır demektir. Bireysel çıkarını, toplumsal çıkar lehine dönüştürerek medeni bir toplum kurmak insanın özünde vardır. Ahlak üzerine yapılan karşılaştırmalı araştırmalarda ortaya çıkan veriler de bunu doğruluyor: Demokratik bir hukuk düzeni kuran toplumlarda ahlaksızlık azalıyor. Çünkü bir toplumda başkalarına güven arttıkça o toplumda ahlaksızlık azalıyor ve üretkenlik de buna paralel olarak artıyor. Bireyi tanrılaştıran kapitalizme karşı mülkiyeti topluma has kılma tezi ile ortaya çıkan sosyalizmin başarısızlığının temelinde de seküler ahlak vardır. Sosyalizm, materyalist karakteri nedeni ile idealist ahlak inşa etmeyi başaramadığı için devlet kapitalizmine dönüşmek gibi hazin bir sonla yüzleşmiştir. Allah ve Ahiret hayatına inanmayanlar, Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hayvanların yediği gibi, bu nimetlerin gerçek sahibini bilmeden, bunları verene teşekkür etmeden yer ve zevk alırlar. Allah ile karşılaşmayı ummadıkları için dünya hayatından memnundurlar. Onunla tatmin olurlar ve onunla sevinirler. Dolayısıyla işleri çoğunlukla aşırılıktır. Ahlaki davranmakta ise oldukça duyarsız ve şımarıktırlar. Roger Garaudy’nin dediği gibi: “İslam dünyasında çöküş, iman sosyal boyutunu kaybettiğinde başlamıştır.”

 

Siyasal baskılar dönemlerinde gerileme yaşayan dinî grupların liderliğinin mutlakçı bir kimliğe büründüğü gözlenmiştir. Ortak kimliğini sürdürmek ve ayakta kalmak için her şeyi yapma hakkına sahip olduğuna inanan grup şiddet kaynağına dönüşebilir ve buna meşruiyet sağlamak için dinî-ahlakî normlar üretir. Büyüsel inançlar (keramet, mehdi, gavs vb) yaygınlık kazanır. Olağanüstü ilahî lütuflarla sıkıntıların sona ereceği büyük bir beklentiye girilir. Hıristiyanî ve Yahudî tasavvurlar yerleşir.

 

9-DeğerLER Erozyonu

 

Toplumsal gerçekliğin bir parçası olan dinî gruplar ve mezhepler, insanların birçok ihtiyacını karşılama noktasında bütünleştirici bir fonksiyon icra ederken, bir yandan da bireylerin mevcut grup bağlarını zayıflatmak, bazen hepten yok etmek suretiyle ayrıştırıcı bir fonksiyon da üstlenebilmektedir. Söz gelimi üyelerinin inanç, ibadet ve ahlakla ilgili meselelerini aydınlatmak amacıyla ortaya çıkan mezheplerin en önemli fonksiyonu, üyeleri arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik tesis etmek ve böylece dayanışma sağlamak suretiyle toplumsal bütünleşmeye yardımcı olmaktır. Ancak üyeleri arasında katı ve güçlü bir bağlılık, inanmışlık ve adanmışlık duygusu oluşturan sık dokulu gruplar ve mezhepler bir takım dinî gerekçelerle üyelerinin gündelik hayatında son derece kuşatıcı ve baskın bir karakter sergileyebilmektedir. Zira bir gruba mensup olan kişinin, çevresiyle olan ilişkilerinde kendi iradesinden ziyade bağlı bulunduğu grup veya mezhebin duygu, değer ve normlarının etkili olduğu görülmektedir.

 

Kitlelerin psikolojisi üzerine yazdığı meşhur eserinde Le Bon’a göre, herhangi bir gruba katılan bireyin akıllı ve sağduyulu davranma yeteneği zayıflar ve kitle psikolojisi içerisinde kendini adeta akıntıya bırakır. Çünkü gruplaşma, çoğu zaman, aklı ve bazen de akılla beraber bedeni ipotek altına aldığı için bilinçli kişiliği, irade ve seçme özgürlüğünü alır götürür. “Dinli/mezhepli/cemaatli” olmaktan “dinci/mezhepçi/cemaatçi” olmaya doğru bir kaymanın yaşandığı bir durumda toplumsal hayat için önem arz eden inançlar, düşünceler, değerler ve normlar aşındırılır ve gerçek değerlerinden uzaklaştırarak basite indirgenir, çoğu zaman da içeriğini boşaltarak değersizleştirilir ve hatta ideolojikleştirme yoluna gidilebilir.

 

Ahlakî değerlere sahip olmak, bir bilinç işidir. Bu bilinç; insana, insana ait olana, insanın “ben”ine, insanın içine, maneviyatına, emeğine, işine, aşına, kutsalına, bilgisine, kültürüne, bütün değerlerine vs. sevgi, saygı ve hoşgörü göstermekle gerçekleşir.

 

Sonuç olarak: Doğruluk, adaletli davranmak, çalışkanlık, sabır, şükür, cömertlik, yardım severlik, tevazu, emanete riayet, işi ehline vermek vefa, iyilik yapmak, gibi Kur’an’i emirler, ahlâklı insanların vasıflarıdır. Yalan, hile, iftira, torpil, kin, haset, kötü düşünce, tembellik, başkalarına zarar vermek, nüfuz hırsızlığı gibi vasıflar, ahlâklı bir kimsede bulunamaz. Dolayısıyla dindar insanın ahlâklı olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Eğer kişi ibadetlerini yerine getirdiği halde, dininin gerektirdiği şekilde ahlâklı olamıyorsa, ibadetlerinin sıhhatini gözden geçirmesi gerekir. Sözün kısası “dindarlık ahlâklılık” demektir. Dinden ahlakı soyutladığınızda geriye sadece ritüeller kalır. Kalorisi olmayan, oksijeni kesilmiş bir din(darlık) anlayışı.

[1] 17/15, 35/18, 39/7, 53/38