LÜGAT

 

AHLAK VE BAĞLI OLDUĞU KUR’AN KAVRAMLARI

Hüseyin K. ECE

 

-Ahlâk ve önemi

Ahlâk; ‘huluk veya hulk’un çoğuludur. Bu da seciye, tabiat, huy, karakter  demektir. Arapça sözlüklerde insanın fiziksel yapısı için ‘halk’, manevi yapısı için de ‘hulk’ kelimeleri kullanılır.[1]

İslâmi kaynaklar iyi ve kötü huyları, insanın seviyesini yülselten veya alçaltan davranışları ahlâk kavramıyla anlatırlar. Ayrıca günlük hayatın her alanında takdire değer davranışlara ‘edep (çoğulu: âdap)’ denmiştir.[2]

Herkesin kendine göre huyları, o huylara yön veren karakteri vardır. İyi ve kötü huy nitelemesi herkese göre veya her inanca kültüre değişse de, kişinin ortaya koyduğu eylemler sonuçta onun huyu, ahlâkı diye isimlendirilir.

İslâm; “Allah’a saygı duymak (ibadet etmek), ve O’nun yaratıklarına güzel davranmaktır” şeklinde tanımlanabilir. Bu da İslâmda güzel ahlâkın yerini ve önemini belirler.

Kur’an ibadet etmeye ve güzel davranışta bulunmaya ‘sâlih amel’ diyor. Bunun bir kısmı ibadetler ise de büyük bir kısmı güzel ahlâktır. Bundan dolayı “güzel ahlâk İslâmın tâ kendisidir” denilmiştir.

Hz. Muhammed’in elçi olarak gönderiliş amacı da budur. “Ben, ahlâkın güzelliklerini (keremini) tamamlamak için (elçi olarak) gönderildim.”[3]

İslâm’da bütün hükümlerin ve ilkelerin kaynağı Kur’an ve Sünnet olduğu gibi, güzel ahlâkın dayandığı anlayış ve ölçüler de böyledir. Bu yargı hem Kur’an’daki ahlâki ilkeleri kapsar, hem de Peygamberin örnek ahlâkını.

Kur’ân ahlâki konuları herhangi bir ahlâk kitabı gibi sistematik olarak ele almaz. Ama ortaya eksiksiz bir ahlâk sistemi koymuş, bununla ilgili nazarî prensipler ve uygulamaya yönelik kurallar getirmiştir.

Kur’an’da ahlâk kelimesi geçmiyor. Bunun tekili ‘huluk’ ise ‘âdet ve gelenek’ (Şuarâ 26/137), diğeri de ‘ahlâk’ anlamında (Kalem 68/4) geçiyor.

“Pek çok âyette yer alan ‘amel’ teriminin alanı ahlâkî davranışları da içine alacak şekilde geniştir. Hadislerde ise bu terimler yanında ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.”[4]

Peygamber (sav) pek çok sözünde güzel ahlâkı övüyor ve teşvik ediyor. Buna göre en iyi Müslüman kimdir sorusunun cevabı: Ahlâkı güzel olandır.[5]

Burada ahlâkla bağlantılı olan kavramlardan bir kaç tanesinden ve güzel ahlâk üzerinde etkilerinden söz edeceğiz.

 

1-Ahlâk-Âhiret

‘Âhiret’ kavram olarak, öbür dünya, ölümden sonraki hayat demektir. Dünya hayatı için ilk (ûla), ölümden sonraki hayat için ise ‘âhiret (son hayat)’ denmiştir. Bu anlamda ‘dünya’ yakın, ‘âhiret’ ise son ikâmet yeridir.

Kur’an, ‘âhiret’ kavramını sık sık dünya kelimesi ile birlikte kullanmaktadır. Her ikisi arasında sıkı bir ilişki vardır. Âhiret dünya hayatını takip eden, ama ölümsüz bir hayatın adıdır. Bir başka deyişle ‘âhiret’, dünya hayatının sonuçlarının alınacağı, dünya hayatının değerlendirileceği yerdir.

İslâm’a göre, hayat ölümle bitmiyor ve dünya hayatı da sonsuz değildir. Günün birinde tıpkı diğer canlılar gibi dünya hayatının tümü sona erecek, yani Son Saat, arkasından da Kıyâmet, yani yeniden diriliş, hesap (mizan) gerçekleşecek. Sonra da dünyada herkes ne için çalışmışsa ona kavuşacaktır. Kim zerre kadar hayr işlerse onu, kim de zerre kadar şer işlerse onu görecektir.

Bu demektir ki âhiretteki kişinin karşılaşacağı sonuç, kendi elleriyle kazandığı, hak ettiği karşılıktır. Kim orada hangi karşılık istiyorsa, bu dünyada onun için çalışır.

Âhirete iman etmek aslında ‘Hesap verme’ bilincidir. Yani hayatın, nimetlerin, amellerin ve emânetlerin hesabını verme inancıdır. Âhiret inancı, yaratılışın, yani dünya hayatının niçin var olduğu sorusunun da cevabıdır.

Dünya hayatında insanın yaptıkları iyi veya kötü, er veya geç karşısına çıkar. Kişi ne için çaba gösteriyorsa ona ulaşır. Ebedi olan âhiret hayatının iyi veya kötü temelleri dünyada iken atılır. Burada yapılanlar, oradaki hayatın rengini belli eder.

İslâm Allah’a ve âhirete iman etmeyi esas alır. Kur’an baştan sonra insanlara Allah ve âhiret gerçeğini hatırlatır. Pek çok âyette kıyâmet sahneleri anlatır, orada gerçekleşecek olaylardan ve sonuçlardan söz eder. Yani muhatabı uyarır. O güne burada hazırlanması gerektiğini haber verir. Zira âhirete iman kişinin dünya hayatını düzenlemesini, aklını başına almasını, sâlih amel dediğimiz yarayışlı eylemler yapmasını sağlar. Üstelik dünya hayatı fânidir. (Ankebût 2:64)

 

-Âhiret yoksa dilediğini yapabilirsin (mi?)

Yaptığının hesabını vermeyeceğinden emin olan, polisten, mahkemeden kurtulacağını adı gibi bilen bir kimse; niye canının istediğini yapmasın ki? “Bana kimse karışamaz, bana hiç kimse hesap soramaz” diye düşünen kimse istediğini yapar.

Bunları frenleyecek bir kurum, engel olacak bir formül yok. Zalimler böyle düşündükleri için zulmetmeye devam ederler ya. Pek çok cani, katil, hırsız,  gâsıp âhireti kabul etmedikleri için böyle olmadılar mı?

Yaptıklarının kayıt alındığına ve günün birinde bunlardan hesaba çekileceğine inanan bir kimse kötülüklerden, haksızlıklardan, günahlardan kaçınmaya çalışır. Bu iman ve bu şuur onu kötü fiillere karşı frenler. Onu iyi amellere, güzel davranışlara teşvik eder.

Ölümü hesaba katmayan hayat ve dirilişi olmayan bir ölüm anlamsızdır. Hesabı verilmeyecek olan bir hayat her açıdan saçmadır. Hesap, mükâfat ve ceza yoksa hayatın anlamı da yok demektir. Ahlâk ve faziletin, iyiliğin, diğergâmlığın, yardım severliğin, adaletin, insana saygının, insan haklarına riayetin, hoşgörünün de önemi kalmaz.

Âhiret inancı, hayatı düzene koyan, iyilik yapma duygusunu artıran, kötülük/günah yapma arzusunu azaltan, kişinin kendisini kontrol etmesini sağlayan en önemli bilinçtir.

Tevhid inancına göre güzel ahlâkın kaynağı öncelikle Yüce Yaratıcı, sonra da âhiret inancıdır. Kişi sonsuz hayata, o hayattaki kurtuluşun veya mutluluğun bu dünyadaki davranışlarla kazanılacağına güçlü bir şekilde inanıyorsa; iyi olmaya, daha iyi olmaya, iyilik yapmaya, en güzel ahlâkı kazanmaya çalışır. Kişi ahlâk denilen şeyin bütün davranışları kapsıyor ve günün birinde bu davranışların karşılık bulacağına inanıyorsa huylarını güzelleştirmeye çaba gösterir.

Âhiret inancı kişiye sorumluluk yüklediği gibi umut da verir. Onu amaçsızlıktan kurtarır, hayatına anlamlı bir hedef gösterir. İnsana haddini de bildirir.

 

2-Ahlâk-Takva

Takva bilinci ile ahlâk arasında da sıkı bir ilişki var. Zira takva duygusu ahlâkı bina eden ve güzel olmaya sevkeden önemli bir dinamiktir.

‘Takva ve ittika’ sözlükte bir şeyi korumak, zarar verecek şeylerden çekinmek, himaye etmek, bir şeyi başka bir şeyle bir tehlikeye karşı korumaya almak, ya da bir şeyi başka bir şeyle gidermek demektir. Bu bir anlamda zararlı şey ile kendi arasına bir engel koymaktır.[6]

‘İttika’nın fail (özne) ismi olan ‘muttaki’; korunan, sakınan, takva fiilini işleyen, kendini koruma altına alan demektir.[7]

Kur’an’da takva tavsiyesinin temelinde sakındırma fikri var. Esasen Kur’an Allah’tan ittika etmeyi hem O’nun azabından sakınmak, hem O’na itaatle kendini dünyada ve âhirette istenmeyen şeylerden korumaya almak, hem de âlemlerin Rabbine karşı, O’nun ilâhlığı karşısında kul olma sorumluluğu ile hareket etme şuuru manasında kullanmaktadır.

Takvada korku anlamı var ama o tek başına korku demek değildir.

Kur’an gelmeden önce Arapça’da takva (veya fiil halinde: ittika) kelimesi, insan ve hayvan gibi bir canlı varlığın kendini, dışarıdan gelebilecek bir zarara karşı savunması anlamına gelmekte idi.[8]

Kavram olarak takva maddi bir tehlikeden değil, manevi azaptan, insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak demektir.[9]

Takvanın pek çok tanımları yapılmış. Ancak Ebu Hureyre’nin şu tesbiti ne kadar yerindedir. Kendisine birisi ‘takva nedir’ diye sormuş, o da şu cevabı vermiş: ‘Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü?’ O da ‘evet’ demiş. Peki o zaman ne yaptın? diye tekrar sormuş.  Soruyu soran; ‘Dikenlerden sakındım, onlara karşı korundum, ya da zarar vermesinler diye kısalttım.’ Ebu Hureyre  o zaman demiş ki; ‘İşte takva budur.’[10]

‘Takva’, basit bir savunma, sıradan bir korku değil, iman ve amelle desteklenen bir dikkatliliktir. Allah’a teslim olma, imanın gereklerini bilinçli bir korku ve titizlikle yapmak, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımaktır.

Takva bilinci, kişiye Vahye uyarak sâlih amel işleme (en faydalı davranışları yapma) anlayışı verir. Kur’an’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçma titizliği sağlar. Lehinde ve aleyhinde olan şeyleri gösterir. Kötülükleri tanıma ve onlardan kaçınma bilinci kazandırır. Faydalı ve sevap olan işleri yapma anlayışı ve dikkatini kazandırır.

Müslüman takva bilinci ile şeytanın hileleri, tuzakları ve davetleri karşısında uyanık ve dikkatli olur. Onun sevimli ve dışarıdan hoş gelen davetlerine aldanmaz. Onun vadettiği bütün sonuçların birer ümniyye (hayal ve aldatmaca) olduğunu bilir.

Takva; Allah’ı ve O’nun cezalandırmasını hesaba katarak, hevâ’ya (aşırı istek ve tutkulara) uymamak, nefsin gayri meşru isteklerine sınır koymaktır.

Kur’an’ın ‘birr’ dediği erdem (Bakara 2:177) önce İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da onun önem verdiği davranışları sergilemektir. Birr, bütün iman, ibadet ve ahlâka ait iyi huyları kapsamaktadır. İşte bu birr ahlâkına sahip olanlar da muttakilerin ta kendileridir. Bu açıdan takva kalbin ‘birr’ ahlâkıdır diye tanımlanır.[11]

İhsan anlayışının da ahlâkla ilgisi var. İhsan; iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmaktır. Bunları da en güzel şekilde yapmaktır. İhsanın bir anlamı da “Allah’a O’nu görüyormuşcasına ibadet etmedir.[12]

Bu anlamın takvaya yakın olduğu görülüyor. Takva Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranmaksa, ihsan da Allah’ı görüyormuş gibi davranmaktır. Her işini, eylemini, hatta fikrini Allah’ı hesaba katarak, O‘ndan gafil olmadan yapmaktır. Allah yokmuş gibi davranmamaktır.

Ahlâkın güzel olmasında takva ve ihsan bilinci en önemli etkendir. Sürekli Allah’ın huzurunda olduğunu, yaptığı her şeyin O’nun tarafından bilindiğini, yaptıklarının kaydedildiğini ve bunların bir günü bir hesabı olacağını bilen dikkatli olur. Takva ve ihsan bu dikkattir, titizliktir ve hassasiyettir.

Mü‘min takva bilinci ile hareket ettikçe ‘ihsan’ derecesine ulaşır.

Kur’an ihsan sahiplerine ‘muhsin’ diyor ve onları övüyor. (bkz: Nisâ 4:125. Mâide 6:85. A’raf 7:56. Tevbe 9:120)

Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyarak davrananlar, insanlara ait haklara riayet ederler, eşyayı ait olmadığı yere koyarak, ya da yanlış yerde kullanarak zulme, israfa ve taşkınlığa sebep olmazlar. Takvaya yakışan davranış dengeli olmak ve her konuda, herkese ve her şeye karşı adaletli olmak, haktan ayrılmamaktır. Kısaca her alanda ahlâk ilkelerine uygun hareket etmektir.

 

3-Ahlâk-Fıtrat

‘Fıtrat’ isim-masdardır ve yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy anlamlarına gelir.[13]

‘Fıtrat’, hilkattır, yani Allah bir şeyi neyin üzerinde yaratmışsa onun  doğal halidir. Kâinattaki –insan dâhil- bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz.

Peygamber (sav) insanların fıtrat üzere yaratıldıklarını haber veriyor. “Her doğan (insan) fıtrat (yaratılışı) üzere doğar.”[14] Ya da “Her insanı annesi fıtrat üzere doğurur…”[15]

Allah (cc) bütün insanları kendine inanma ve ibadet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde ve bunlara meyilli olarak (fıtrat üzere) yaratmıştır. Bu bakımdan İslâm fıtrat’ın dinidir.

İnsan yapısı gereği iyiye de, kötüye de, iyi insan olmaya da kötü insan olmaya da müsaittir. (Şems 90:7-10) Yaratıcı onu böyle yarattı. Bunun elbette bilmediğimiz sayısız hikmetleri var. Bu özelliklik her insanda potansiyel olarak var. Bu potansiyel doğumla birlikte şekillenmeye başlar, olumlu veya olumsuz gelişerek ölene kadar devam eder.

‘Fıtratullah-Allah’ın fıtratı’ dediğimiz şey, Allah’ın yaratıkları döktüğü kalıbın adıdır. Yani Allah’ın varlık hakkında yaratma tarzıdr. Her şey buna bağlı olarak kendisine bir yol, bir mecra bulur.[16]

Biz buna insane verilen ‘doğal yetenek’ diyelim.

Vahiy insanın bu fıtratını bir hakikat olarak kabul ediyor ve bunun olumlu yönde gelişmesini, fıtratta olan kabiliyetlerin hayra, fazilete ve güzel ahlâka yönlendirilmesini istiyor. Vahyin geliş amacı, ilkeleri ve ölçüleri bu amaca yöneliktir.

Bazılarının zannettiği gibi insan doğuştan kirli, günahkâr doğmaz. Tertemiz bir fıtratla doğar. Âkil-bâliğ olduktan sonra da kendi tercihleri, davranışlarıyla, eylemleriyle ya bu temiz fıtratı korur, ya da kirletir. Ya da Allah’ın fıtrata yerleştirdiği en muhteşem boyayı (doğal hâli) korur, ya da üzerine yapma ve yanlış boyalar sürüp onu çirkinleştirir.

İnsan bir taraftan mükemmel bir şekilde var olan bu düzenle içiçedir, bir taraftan da kendi içine yerleştirilmiş olan tabii, saf ve beşer özelliğine uygun yasalarla başbaşadır. Fıtrat doğal denge olduğu gibi; iyi, doğru ve güzel ahlâk, merhamet, iyiliksever, yardım edici, başkalarını hesaba katan kişiliktir.

İnsanın bu temiz fıtratı aynı zamanda güzel ahlâkı da ifade eder. Yani fıtrata yakışan güzel ahlâktır. Yanlış yapanlar, günah işleyenler, haksızlık ve zulüm yapanlar, İslâmın kötü ahlâk dediği şeyi yapanlar, bu fıtrata aykırı davranmış, nezih yapılarını kirletmiş olurlar.

 

4-Ahlâk-Akıl

‘Akıl’; idrak, diyet, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ, gerçeği idrake götüren manevi kuvvet, anlamak demektir.[17]

Akıl kelimesinin aslı tutmak ve tutmaya gayret etmektir. Akıl, varlıkların güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanlıklarını bilmek, iki iyilikten hangisinin daha hayırlı, iki kötülükten hangisinin daha zararlı olduğunu bilme yeteneğidir.[18]

‘İkal’ (bağ ve engel) kökünden gelen akılda hem bir bağ kurma, yani eşya arasındaki ilişkiyi/bağı tesbit etme, hem de bilginin bir pratik sonucu olarak engel olma anlamı vardır. Yani akıl sadece eşya arasındaki ilişkiyi tesbit eden değil, aynı zamanda bunun gereğini de yaptıran güçtür.[19]

Sözlük anlamından hareketle akla; “ilimle insanı himaye eden, kale içerisine alan, onu mahveden yollara sürüklenmekten koruyan, tehlikeye düşmesine engel olan ruhí bir kuvvettir” demek yanlış olmaz

Akıl gücü insana doğuştan verilen üç önemli yetenektn biridir (diğerleri: gadp/öfke ve şehvet (arzulardır). Kişi ergenlik çağına ulaşınca bu güç olgunlaşır. Gazap ve şehvet kuvvetine, yani nefse akıl hâkim olursa, böyle bir akıl sahibinden reziletler değil, faziletler ortaya çıkar.

Allah (cc) inanç ve değerler dünyasını inşa etmek için iki önemli imkan verdi: Akıl ve vahiy. Allah’ın kullarına gönderdiği iki elçi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki, bu akıldır. Diğeri de dışımızdaki elçidir ki, bu da peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden faydalanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz.[20]

Kur’an’da akıl kelimesi isim olarak geçmez. Ancak bunun fiil hâli “akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma” anlamında bir kaç fiil kalıbıyla kırkdokuz âyette yer alıyor. Aklı fiil halinde kullanan Kur’an, akletmenin ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekiyor.

Akıl (veya akletmek) düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak, doğru ile yanlışın, çirkin davranışlar ile güzel davranışların ayırdetmek içindir. Kur’an birçok âyetinde insanları düşünmeye (tefekkür), anlamaya (tefekkuh), zikretmeye (tezekkür), tedbirli olmaya (tedebbür) davet etmektedir. Bunların çoğu akide ile ilgili olsa da bir kısmı kulluk ve davranışlarla alakalıdır.

Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın anlam ve maksadını, varlığın ve ölümün arkasındaki gerçeği idrak ederler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar. Bu da bir yönüyle güzel ahlâkı kuşanmaktır.

Demekki bir insan muazzam bir yetenek ve imkan olan olan akıl gücünü yerinde kullanırsa iyi ile kötünün, hakikat ile yalanın, faydalı ile zararlının arasını farkeder. Ahlâkın güzelliklerini de idrak eder. Yerinde kullanılan akıl (bir anlamda sağduyu) sahibini güzel davranışlara, iyi huylara, sağlam karaktere yönlendirir.

 

5-Ahlâk-Vicdan

‘Vicdan’ terim olarak insanın içinde bulunan ahlâkî otoritedir. Vicdan ahlâkî değerler ve eylemler hakkında hüküm verme yeteneğini ifade eder.[21]

Denir ki vicdan insanın içindeki âdil hâkemdir. O kalbin derinliğidir. Kalbin en merhametli, en âdil, en sevecen, en insaflı, en insanî faaliyetidir. Vicdan insan fıtratındaki temizliğin, güzele, hayra, iyi olana meylin işletilmesidir. İnsanın hakkı benimsemeye yatkın olan tabiatını belirten ‘fıtrat’ kelimesi vicdanı da içine alan bir içeriği vardır. (Rûm 30:30)

Kur’an’da vicdan kelimesi geçmez. Ama bir çok âyette insanda bulunan ve onun iradî fiillerini ahlâk ölçülerine göre denetleyen, iyilik yapmaktan sevinç, kötülük yapmaktan ıstırap duyan bir ahlâkî melekeden söz edilir. Tövbe de böyle bir vicdanî hesaplaşmanın ürünü sayılır. (Bkz: Nisâ 4:17-18. Mâide 5:38-39. Nahl 16:119).

Kur’an’da yine sıkça geçen kalp kelimesi bazı âyetlerde vicdan anlamına da gelmektedir. Buna göre iyi ve kötü eğilimlerin mücadele alanı olan kalp, imana ve ahlâkî selâmete ulaşma yolunda bir dinamiktir. (Mâide 5:41. Ahzâb 33:53)[22]

Kur’an’da iki âyette “kalb-i selîm-selîm bir kalp” ifadesi geçiyor. (Şuarâ 26/89. Saffat 37/84) Bir kalbin selîm olması hem onun kimliğidir, hem de sahibinin âhirette kurtulma ve Allah’ın huzuruna yüzakıyla gelebilme sebebidir. Selim kalp her türlü sorumluluğun yerine getirilmesinin huzurunu taşıyan vicdanı nitelemektedir.

Tertemiz, arınmış, sağduyulu olarak çevirebileceğimiz ‘kalb-i selîm’ deyimi, inkâr ve şirkten, kibir, gurur, haset, kin, öfke, riya, cimrilik, şüphe, tereddüt, fesat, nifak gibi ahlâkî zaaflardan, nefsânî tutkulardan arınmış, insana olgunluk kazandıran ve faziletli davranışlara yönelten, sapasağlam, isabetli ve geniş düşünen Allah’a bağlı ve imanla dolu tertemiz yürektir. (Mümtahıne 60/4)[23]

Kalb-i selîm sahibi, aklını ve kalbini doğruluk ve olgunluk yolunda kullanan insandır. İnsanların çoğunun iman etmemeleri, kötülük/ahlaksızlık yapmaları; akl-ı selîm ve vicdanlarının doğru çalışmaması yüzündendir.[24]

Kur’an’da 16 âyette geçen ve sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü anlamına gelen “ulu’l-elbab”; daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek maksadıyla kullanılır.

Kalb aslında temiz yaratılmakla birlikte günahlarla kirletilebilir.[25] Bu da bir anlamda vicdanın işlevsiz kalmasıdır.

Nevvas b. Sem’an adlı sahabi bir gün Peygamberimize iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordu. Sevgili Peygamber (sa) şöyle cevap verdi: “İyilik güzel ahlâktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.”[26] Bu da insanın aslında yaratılıştan temiz bir vicdana sahip olduğuna işaret eder.

Dindarlıkla vicdan huzuru arasında bir ilişki vardır. “Kul kalbini rahatsız eden fiilleri terketmedikçe takvânın hakikatine eremez.”[27]

Tevbenin pişmanlık olduğunu ifade eden hadislere bakarsak[28] bunun bir vicdanî muhakeme olduğunu söyleyebiliriz. “Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur.”[29] 

Vicdan, çoğu zaman haktan, doğrudan, merhametten, iyilikten; yani güzel ahlaktan yanadır. Ancak vicdanın üzeri örtülürse, sesi bastırılırsa bu işlevini yapamaz. Her türlü zulmü, haksızlığı, kötülüğü, ahlaksızlıkları yapanların kalpleri/vicdanları vardır ama devre dışıdır. İslâmın ‘küfr, şirk, inkâr, gaflet, cehâlet’ dediği şeyler aynı zamanda vicdanın üzerini örterek onun sesini bastırmaktır. Böyle vicdan sahiplerine Vahyin hakikatleri, akıl ve selim kalp değil, nefsin hevası hükmediyor demektir.

Günah aslında “ruhun ekolojik dengesinin bozulması”, tertemiz vicdan sayfasına bir kirli  lekenin damlaması demektir. Dengesi bozulan ruhsal yapı da sağlıklı değildir.

 

6-Ahlâk-İrâde

İrade sözlükte istemek, dilemek demektir. Terim olarak irâde; “nefsin yapılması gerektiğine hükmettiği bir işi, bir amacı gerçekleştirmeyi istemesi, ona yönelmesi”,

“canlıyı, kendisinden değişik mahiyetteki fiillerin doğmasını sağlayacak bir duruma getiren nitelik”,

“bir fayda elde etme inancının ardından doğan eğilim”[30]

“bir zorunluluk söz konusu olmaksızın -yapılması veya yapılmaması- mümkün olan bir hususta iki taraftan birini tercih etmeyi gerektiren sıfat” şeklinde tanımlanabilir.[31]

İnsan seçkin bir varlıktır. Sebebi ise akıllı ve iradeli bir varlık olmasından. Bu iki özellik hem ona diğer varlıklar arasından özel bir konum kazandırır, hem de sorumluluk yükler. İnsanda irade, yani seçme özgürlüğü, tercih kabiliyeti, bir şeyi isteyerek yapma serbestşiği yoksa, onun biyolojik olarak diğer varlıklardan farkı olmaz.

İnsan belli bir amaç ve hedef için yaratıldı. Bu amacın gerçekleşmesi için ona bazı araçlar gerekir. Akıl, Vahiy, kevnî ayetler ve vicdan bunlardan bir kaçıdır. Kişi aklıyla anlar, farkeder, ölçer-biçer, önünü ve sonunu hesap eder, keşfeder. İradesityle bir şeyi ister ve yapar. O zaman sorumlu olur.

Genel kabule göre İslȃm’ı kabul etme veya etmeme, günah işleyebilme veya ibadet etme, isyan veya itaat etme insanların iradesine bağlıdır. Bunlar insanların kendi seçimleri ve kazançlarıdır. Bunların ırsȋ olduğunu iddia etmek insan iradesini yok saymaktır.

İnsana yakışan da iradesini haktan, faziletlerden, hayırdan, faydalıdan, sâlih olanlardan; yani güzel ahlâktan yana kullanmasıdır.

 

28.04.2020

Zaandam